Samizdat: Operasyonların gerçek şifreleri(*)

cezaevi 33Ergenekon’la başlayan operasyon süreçlerinde, Ergenekon’un, Balyoz’un veya diğerlerinin şifrelerini ortaya döktüğünü öne süren çok kitap çıktı, sanırız Samizdat bunların içinde, operasyonların şifrelerini ortaya dökmeye en yakın kitap. Soner Yalçın, Samizdat’ta sadece kendi başına gelenleri değil, arkası kesilmeyen operasyonların tüm arka planını gözler önüne seriyor üstelik bir polisiye roman tadında...

Ahmet Meriç Şenyüz

Soruşturmaların başından beri Ergenekon’la ilgili çok kitap çıktı. Gazeteciler içeri atıldıkça, Silivri anıları da peş peşe yayımlanmaya başladı. Bütün bu külliyattan sonra bir de Soner Yalçın’ın aynı süreci yazması ilk bakışta çok ilgi çekici görünmeyebilir. Ne var ki başta böyle bir önyargınız olsa bile Samizdat’ı elinize aldıktan kısa süre sonra dağılacaktır. Samizdat’la diğerleri arasındaki farkı yaratan Yalçın’ın meraklı, çalışkan, birikimli bir gazeteci olmakla kalmayıp aynı zamanda bir kurgu üstadı olması... Dramatik yapı kurmak konusundaki maharetini daha önce de yazılarında kitaplarında gösteren, bu yeteneğini Kurtlar Vadisi gibi yapımlarla paraya tahvil etmeyi de beceren Yalçın, şimdiye kadar ki en büyük kurgu ustalığını ise Samizdat’ta sergiliyor.

Samizdat, baskının gerçekleştiği andan itibaren Soner Yalçın’ın ilk 29 gününü ve sonra ileriye doğru bir sıçramayla 395’nci gününü anlatıyor ama bunu yaparken, Yalçın’ın hikâyesiyle sınırlı kalmıyor. Birbirine gayet güzel bağlanan ayrıntılar üzerinden sinematografik ‘flashback’lere başvuruyor ve sonuçta tüm bir Ergenekon sürecinin haritasını ortaya seriyor. Birinci Gün, Soner Yalçın’ın evindeki aramayla başlıyor. Yalçın, kendi evindeki aramanın ayrıntılarını anlatırken, başlıyor diğer arama süreçlerinde yaşananları anlatmaya... Bir anda İşçi Partisi ve Ulusal Kanal’da yapılan aramalarda bulunmadığı halde, delil dosyasına katılan CD’lerin hikayesinin, Oktay Yıldırım’ın gecekondusunda bulunduğu öne sürülen bombaların öyküsünün içinde buluyoruz kendimizi. İkinci Gün, Soner Yalçın, nezarethanede Che Guevara biyografisi okuyor. Cüzzamlıların yardımına koşan Dr. Che’den yola çıkıp başlıyor bizde cüzzamla mücadelenin öncülerinden Türkan Saylan’ın Ergenekon sürecinde başına gelenleri anlatmaya... Üçüncü gün polis mülakatı zamanı, bir bakıyoruz Ergenekon, Kafes, Balyoz dava dosyalarına “sehven” giren “delillerin” içindeyiz.

Yalçın’ın kalemi, bu “f tipi” dava dosyalarının en kuytu köşelerinde gezinmekle kalmıyor bazen tarihsel referanslar üzerinden zaman yolculuğuna da koyuluyor. Aynı zamanda alaylı bir tarihçi de olan Yalçın, kâh giriyor Dreyfus Davası duruşma salonuna, kâh çıkıyor Namık Kemal’in yattığı Magosa Kalesi’ne... Samizdat, bu kurgusallığa göz kırpan yapısı sayesinde, olgularla, dava dosyası ayrıntılarıyla dolu 540 sayfalık kapsamlı bir kitap olmasına karşın, roman akıcılığında okunuyor. Sonuç olarak Yalçın, adına “Ergenekon soruşturması” denen karabasanının boğucu atmosferi içinden garip bir şekilde keyifle okunabilecek bir kitap çıkarıyor. Bunu da yaşananların ağırlığını, önemini hiç azaltmadan, meseleyi hafifleştirip magazinleştirmeye girişmeden beceriyor.

Yalçın’ın bu çabasının kitabın okunurluğunu artırması dışında da takdire şayan bir yanı var. Yılların kurt gazetecisi, pek çoklarının yaptığı gibi, meseleye sadece Ergenekon’da tutuklanan diğer gazeteciler ve OdaTV operasyonu penceresinden bakmakla da yetinebilirdi. Böylelikle, kendi duruşunu da “haksızlığa uğrayan gazetecilere” sahip çıkmakla sınırlamış, “derin devlet artıklarıyla” arasına kalın bir çizgi çekmiş ve  o “pek çoklarının” varsaydığı gibi  “ayaklarını daha sağlam bir zemine basmış” olacaktı. Oysa Yalçın, kimselerin adını ağza almaktan pek hoşlanmadığı, Doğu Perinçek’in, Muzaffer Tekin’in, Oktay Yıldırım’ın, Fikri Karadağ’ın ve hatta davanın cüzzamlısı Veli Küçük’ün hakkındaki iddiaların kofluğunu, üretilen sahte delilleri, başlatılan karalama kampanyalarını da teşhir etmeye girişiyor. Takdire şayan dememizin iki nedeni var: Birincisi, bu sayılan isimlere yapılan hukuksuzlukları dile getirmek, adınızın bu isimlerle yan yana konması şu içinde yaşadığımız “postmodern faşizm” atmosferinde, Ece Temelkuran’ın deyimiyle “kanaat kurşunlarına” hedef olmanıza neden olacaktır. Bu yüzden bu bir cesaret işi... İkincisi ve daha önemlisi, Yalçın’ın şu gerçeğin farkında olması: Eğer bu operasyon dalgaları, topyekûn bir saldırıysa, bu saldırı en zayıf yanı olan gazeteciler meselesi üzerinden püskürtülemez. Kamuoyunda iddiaların en güçlü olduğuna inanılan yönlerinin ne kadar çürük olduğu ortaya konmadıkça diğer çabalar nafiledir. Misal, Veli Küçük’ün, bu duruşmalarda, JİTEM döneminde işlediğine inanılan suçlarından dolayı değil de tamamen komik iddialarla yargılandığını ortaya koymazsanız, gazetecilere yapılan haksızlıklar üzerinden savuracağınız her kroşe, “ama Veli Küçük” bariyerine çarpıp dağılacaktır. Özetle Yalçın, hem Veli Küçük, Fikri Karadağ, Muzaffer Tekin gibi Ergenekon’un en “şaibeli” isimlerine yöneltilen suçlamaların da gazetecilere yönelen suçlamalardan farklı olmadığını göstererek (tabii onların düşünceleriyle arasına nazik bir sınır koymayı ihmal etmeden) hem cesur hem de akıllıca bir iş yapmış.
Samizdat’ın, en dikkat çekici ve şimdiye dek medyada en çok üzerinde durulan yanlarından biri de, Yalçın’ın hakkında dışarıda yazılan satırları, Silivri’deyken okurken neler hissettiğini anlattığı bölümler...  Yalçın, operasyon günlerinde basında çıkan haber, yazı ve yorumları sıralayarak bu medyaya neden artık “insansız haber araçları” dediğimizi, medyadaki çürüme, zalimleşme, vicdansızlaşmayı ortaya koyuyor. Bu bölümler bu yanıyla kuşkusuz çok önemli ama kitabın bu bölümleri, bize insan ruhuna ilişkin daha derin bir şey daha söylüyor. Yalçın’ın Silivri Zindanı’nda hakkında yazılanları okurken içini en çok acıtan, ona cepheden saldıran “düşmanların” değil, bir şekilde Yalçın’ın içinde yer aldığı muhalefet cenahından gelen “Yalçın’ı hiç sevmem ama bunlar haksızlık” minvalli yazılar. Onu canevinden vuransa yıllardır savunduğu Baykal’ın, Yalçın’ın kendisine komplo kurduğu iddiası karşısında gösterdiği tavır. Pir Sultan’ın “Şu ellerin attığı taş hiç bana değmez, ille dostun bir tek gül yaralar beni” dizesinin evrenselliği bir kez daha ortaya çıkıyor.

Peki, hiç eleştirilecek yanı yok mu Samizdat’ın? Elbet var. Hayır, “Ama Soner Yalçın da zamanında” diye başlayıp, cezaevindeki bir insana bir “kanaat kurşunu” da biz sıkacak değiliz. Yalçın’ın doğal olarak kitabının her yerine de sinmiş olan ulusalcı ideolojik-politik hattı ciddi bir eleştiriye muhtaç. Ne var ki, bunun yeri bu yazı olmadığı gibi zamanı da şu zaman değil. Düzmece iddialarla zindana atılan ulusalcı aydınlarımız hele bir çıksınlar düşünsel kozlarımızı dışarıda paylaşırız. Tıpkı daha önce yaptığımız gibi. Aynı zamanda bir anı kitabı olan Samizdat’ın, bu anı satırlarında zaman zaman kendini hafiften duyumsatan “narsizm” ve “sızlanmacılık”la ilgili birkaç kelam etme hakkımızı da şimdilik erteleyelim. İşini çok özenli yaptığını bildiğimiz Kırmızı Kedi Yayınları’nın 100 bin bastığı bu ilk baskının epey tashih hatası içermesini de yazıldığı koşulların zorluğuna ve kitabı ivedilikle yetiştirme kaygısına bağlayıp geçelim. Ve son sözümüzü söyleyelim: Ergenekon sürecini, kerameti kendinden menkul komplo teorilerinden değil de usta bir gazetecinin yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı, olgularla dolu ama olgulara boğulmayan bir kitaptan öğrenmek istiyorsanız, Samizdat’ı mutlak okumalısınız.

* Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu Remzi Kitap Gazetesi’nin Haziran 2012 tarihli sayısında yayınlandı.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99