Suriye’de emperyalizmi nasıl okumalı?

suriye 33Bugün “Suriye muhalefeti” denen şey ılımlı İslam temelinde ve emperyalist merkezlerle tam uyum içinde örgütlenmiş “Özgür Suriye Ordusu” veya “Suriye Ulusal Konseyi”nden ibaret bir oluşum olarak okunmalıdır. Ana kamplaşmanın bu şekilde oluştuğu bir mücadelede sosyalistler, ikirciksiz bir şekilde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı taraftır!

Orhun Demir

Arap coğrafasında yaşanan halk hareketlerinin bir yansıması olarak başlayan Suriye’deki kitle gösterilerinden bu yana köprünün altından çok sular aktı. Bölgedeki gelişmelere müdahil olma yetisini kaybetmek istemeyen emperyalizmin muhalefeti kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme girişimlerinden Türkiye’nin sürece aktif olarak katılma isteğine; siyasal İslamcı bir muhalefetin ipleri ele almasından Suriye devlet güçlerinin silahlı muhalefet güçlerini önemli ölçüde yenilgiye uğratmasına; mülteci kampları, “insani” yardım derken BM Güvenlik Konseyi'nden olası emperyalist bir saldırıya meşruiyet sağlayıcı bir kararın çıkartılmaya çalışılmasından, “barışçıl” Annan Planı’na kadar pek çok önemli gelişme Suriye gündemi özelinden dünyanın gündemine taşınmış durumda. Suriye’nin, parçalı etnik ve mezhepsel yapısı dikkate alındığında ve Kürt sorunu gibi bölgenin en yakıcı konularından birinin merkezinde olduğu gerçeği de dikkate alındığında, sonunun kestirilmesi zor olan bir sürecin devam etmekte olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak, sonunu kestirmek ne kadar güç olursa olsun, sürece dair yapılan analizlerin genel sınırlarını netleştirmek doğru bir siyasi tutum alabilmek için elzemdir. O zaman baştan ifade edelim. Suriye’de yaşanan gelişmeler, emperyalizmin Arap coğrafyasında giriştiği yeniden yapılandırma projesinin en önemli ayaklarından birini oluşturmaktadır. Sözün özü, emperyalizmin bölgedeki en önemli müttefiki olan İsrail’in rahatlatılması, anti-amerikancı odakların en güçlüsü olan İran’ın çevrelenmesi ve zayıflatılması ile bölgede ABD inisiyatifi dışında -hatta ona karşı- oluşan Şii hilalinin (İran-Suriye-Lübnan-Irak) kırılarak “ılımlı İslam” temelinde yeni bir yapılanmanın söz konusu olabilmesi için Esad gitmelidir! Buradan hareketle, genel olarak Arap coğrafyasında, özel olarak da Suriye’de, sürecin başlangıcında gelişen demokratik halk hareketlerini “emperyalizmin komplosu” olarak okumaksa son derece yanlış olacaktır. Halkların özgürlük taleplerinin, meşruiyeti sorgulanabilecek talepler olmadığı aşikardır; ancak aşikar olan başka bir şey varsa, o da bugün “Suriye muhalefeti” denen şeyin ılımlı İslam temelinde ve emperyalist merkezlerle tam uyum içinde örgütlenmiş “Özgür Suriye Ordusu” veya “Suriye Ulusal Konseyi”nden oluştuğudur ki; ana kamplaşmanın bu şekilde oluştuğu bir mücadelede sosyalistler, ikirciksiz bir şekilde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı taraf olmalıdır!

ABD merkezli emperyalist güçler için temel mesele, “Esad’ın ve temsil ettiği korumacı ve görece bağımsız rejimin bir şekilde tasfiyesi” ve yerine “küresel iktisadi ve siyasi güçlerin serbestçe at oynatabildiği yeni bir rejimin kurulması” meselesidir. “Esad’ın nasıl gideceği” sorusuna ise en azından şu an için geçerli bir yanıt verilebilmiş değildir. Toplumsal ve siyasi gelişmelerin akışının emperyalizmi arayış(lar)a yönelttiği söylenebilir. Başlangıçta, Libya’dakine benzer bir durum yaratılmak istenmişse de; Esad’ın hem Suriye’de güçlü denebilecek bir toplumsal desteğe sahip olması, hem de Rusya ve Çin gibi iki büyük devletle kurmuş olduğu iktisadi ve siyasi ilişkiler BM Güvenlik Konseyi’nden askeri müdahaleyi de kapsayan bir müdahale kararının alınmasının önüne geçmiştir. Dolayısıyla emperyalizmin, Libya örneğinde olduğu gibi, NATO kanalıyla bir müdahaleye girişerek elini taşın altına “doğrudan” sokması şimdilik pek de olası değildir.

Diğer bir seçenekse, Suudi Arabistan ve Katar gibi “uydu” aşiret devletlerinin, “yeni Osmanlı” sevdalısı Türkiye ile birlikte Suriye’nin üzerine sürülmesidir ki, “müdahale heveslisi” bu devletlerin kendi başlarına böyle bir işe girişmesi ne askeri açıdan mümkündür, ne de siyasi açıdan bu devletler Suriye’yi yeniden yapılandıracak bir istikrarı sağlayacak kudrete sahiptirler. Emperyalizmin topyekun ve BM kararlarına dayanarak yapacağı bir saldırıda bile siyasi istikrarsızlık oluşabilecekken, “taşeron usulü” bir savaşta istikrarsızlık kaçınılmaz olacaktır. Tam da bu noktada, “emperyalizm siyasi istikrarsızlıktan neden rahatsız olsun ki” minvalinde haklı bir soru sorulabilir. Elbette ki siyasi istikrarsızlık emperyalizm için tek başına “rahatsızlık yaratacak” bir durum değildir. Fakat Suriye’deki ve bölgedeki güç dengeleri göz önüne alındığında, Esad’ın devrilmesinin ardından yaşacanak gelişmeleri kestirebilmek çok da kolay olmayacaktır. Bu, sadece bizler için değil, ABD için de böyledir. İslamcı muhalefetin arzu edilenin dışına çıkarak radikalleşmesi ihtimalinden tutun da, iç savaş durumunun kontrol edilemez bir hal alması olasılığına kadar herşey söz konusu olabilir ki, bu durum sadece bölge ülkeleri için değil emperyalizm için de “rahatsızlık verici” bir istikrarsızlık anlamına gelecektir. Anlaşılacağı üzere, emperyalizm için Suriye her halükarda “üflenerek” yenecek bir lokma statüsündedir. Ancak buradan hareketle “Suriye’ye müdahale olmaz” iyimserliğine de kapılmamak gerekir. “İşgal” emperyalizm için tek seçenek kaldığında kaçınılmaz olarak vuku bulacaktır!
esad1
Annan planı ne anlama geliyor?
Annan planı denilen “barışçıl” müdahale de bu noktada -“işgal seçeneği”nden önce gündeme gelen bir müdahale aracı olarak-devreye girmektedir. “Suriye’deki şiddetin son bulması” için hem Suriye devletine hem de Suriyeli muhaliflere yapılan bir çağrı niteliğindeki bu planın gündeme gelmesinin ana nedeni –işgal seçeneğinin Suriye özelinde ifade ettiğimiz güçlüklerine ek olarak- Rusya ve Çin’in sergilediği tutumdan kaynaklanmaktadır. Fakat Annan planını sadece bu yönüyle ele almak yanıltıcı olacaktır. Annan planı “işgal ve iç savaş dışındaki bir seçenek” olmasının yanında, aynı zamanda “işgal ve iç savaş öncesindeki” bir seçenektir de... Bir başka deyişle, “barış yanlısı emperyalizm”in “savaş yanlısı” Esad’a uzattığı sahte bir “barış çubuğu”dur Annan planı... Bugün çeşitli ağızlardan –özellikle Tayyip Erdoğan’dan- dillendirilen uyarıları düşündüğümüzde, ilerleyen süreçte şöyle bir haberi duymamız olasıdır: “Esad kendisine verilen şansı kullanamadı. Annan planına riayet etmeyen Suriye ordusuna yönelik olarak NATO güçleri bu sabaha karşı saat ...’te hava operasyonu düzenledi”. Sonuç itibariyle, emperyalizmin talimatları ile hazırlanan her “barış planı” gibi, Annan planı da, özü itibariyle bir savaş planıdır demekte bir sakınca yok! Annan planı gibi “barışçıl” planların emperyalizme sağladığı bir diğer kolaylık ise, bu tür “barışçıl” planlar aracılığıyla liberallerin, sosyal demokratların ve hatta bazı sosyalist aydın ve siyasilerin -tabiri caizse- emperyalizm tarafından yemlenmesidir! Filozof ve akademisyen Jurgen Habermas ile ünlü roman yazarı Umberto Eco gibi isimlerin, Esad’a yönelik olarak, BM Güvenlik Konseyi’ne çağrıda bulunmaları ve “katilin öldürme ruhsatını elinden alın” minvalinde yaptıkları açıklamalar “demokrasi sevdalısı apolitik aydın tavrı”nın en açık göstergeleri olarak değerlendirilmelidir. Demokrat aydınlarımız için NATO bombardımanı değil ama Annan planı “arkasına sığınılabilir” güzel bir siperdir!

Suriye meselesinin bölge içi dinamikler açısından değerlendirilmesi ise ayrı bir önem taşımaktadır. Türkiye’nin “yeni Osmanlıcı” dış politikası açısından ele alındığında, Suriye’deki gelişmelerin AKP’yi duvara toslattığı rahatlıkla ifade edilebilir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “ecdadının tarihsel ve kültürel hinterlandı”nda at koşturma heveslisi
“yeni Osmanlı”sı her açıdan duvara toslamıştır! “Komşularla sıfır sorun” politikasının emperyalizmin aktif taşeronluğuna dönüştüğü, “İsrail’e dayılanma siyaseti”nin, Suriye gibi, yakıcı sorunlar karşısında nasıl bir anda bittiği açık seçik ortadadır! Evet Türkiye hala emperyal hevesleri bünyesinde barındırmakta hatta dış politikasını söylem düzeyinde hala aynı emperyal hevesler üzerine oturtmaktadır. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da yapılan “Suriye’nin dostları” toplantısında takındığı tutum hatırlanacak olursa bu emperyal heveslerin devam ettiği söylenebilir. Erdoğan’ın toplantıda sarf ettiği , “Şam işbirliği yapmazsa BM'nin dur demesi kaçınılmaz olur” ve “Suriye rejiminin hiçbir surette bu planı zaman kazanmak için kullanmasına izin verilmemeli” cümleleri bu durumun en net göstergeleri olarak okunabilir. Ancak burada önemli olan; AKP iktidarının göbeğinden emperyalizme bağlı olduğu gerçeğinin bir kez daha ortaya çıkmasıdır. Bunun adı savaş kışkırtıcılığıdır; bağlı bulunduğu emperyalist ittifaka yapılmış bir çağrı niteliğindedir; yoksa bağımsız bir “emperyal vizyon”dan bahsetmek pek de olası değildir. Uzun lafın kısası, dış politikadaki uşaklık kesintisiz devam etmektedir!

Bölgesel konjonktür ve Kürt sorunu
Bu konuyla ilgili olarak değinilmesi gereken bir diğer nokta ise, hiç kuşkusuz, komşusu Suriye’de Esad’ın devrilmesinin akabinde gelişecek olan siyasi istikrarsızlıktan Türkiye’nin rahatsızlık duyup duymayacağı meselesidir. En kudretli emperyalistlerin bile “doğrudan işgal” hakkında takındıkları ikircikli tutuma rağmen, Türkiye’nin yaptığı savaş kışkırtıcılığını nasıl okumak gerekir? Yukarıda bahsettiğimiz “emperyal heves” bir yana, savaş kışkırtıcılığının bir açıdan daha önem arz ettiği öylenebilir: Kürt sorunu... Türkiye’nin, Suriye’deki muhaliflerle yakın ilişkiler geliştirmesiyle de paralel olarak hesabı, olası bir rejim değişikliğinde sürecin dışında kalmak istememesinden kaynaklanmaktadır. Herkesin bildiği üzere, Suriye’deki Kürtlerin de Irak’takine benzer bir otonomi kazanmasının önünün açılması, AKP hükümetinin müdahil olamadığı bir biçimde gerçekleşirse, Türkiye’nin eli zayıflayacaktır. Bu bağlamda Suriye’deki Kürt bölgesinde AKP’nin nüfuz sahibi olması sürece müdahil olmasından geçmektedir. Bu konuya daha sonra başka açılardan da değinmek suretiyle şimdilik bir virgül koyalım.

Bölgedeki İran-Suudi Arabistan çekişmesi ise Suriye üzerinden gündeme yansıyan bir başka dinamiktir. Ultra-amerikancı Suudi Arabistan, bölgede İran merkezli oluşan Şii hilalinin etkisinin kırılmasından yana açık bir taraftır ve Suriye’deki Baas rejiminin devrilmesini esas olarak bu yüzden istemektedir. Komşusu Bahreyn’deki demokratik kitle gösterilerinin şiddetle bastırılmasından yana açıktan Bahreyn yönetimini destekleyen Suudi Arabistan ve onunla birlikte hareket eden Katar gibi aşiret devletlerinin elbette ki Suriye’deki demokrasi ile samimi olarak ilgilendikleri ileri sürülemez. Bu bağlamda, İran’ın Esad’ı destekleme nedenleri de anlaşılır olmaktadır. Suriye’deki mevcut iktidarın devrilmesi durumunda, bölgedeki etkisinin azalacağını düşünen İran’ın sıranın kendisine geleceğini düşünmemesi söz konusu dahi değildir.

davutoluKürt sorunu bölge coğrafyasının en önemli meselelerinden biridir ve Suriye’deki olayların etkisiyle daha da sıcak bir hal almıştır. Kürtler Suriye nüfusunun yaklaşık %8 ile %12’si arasında bir nüfusa sahip olan önemli bir azınlıktır. Özerklikleri tanınmamış olmasına rağmen Suriye’deki mevcut merkezi ikidarla ciddi bir çatışma halinde de değildirler. Nitekim, Suriye’deki mevcut çatışmalı ortamda Kürtler’in büyük çoğunluğu en azından şu ana kadar aktif bir rol oynamamışlardır. Suriye Ulusal Konseyi’nin ve emperyalist merkezlerin tüm çabalarına karşın, bir kaç küçük grup –İstanbul’daki Suriye’nin dostları toplantısına katılan Azadi Partisi- dışında Suriyeli Kürtlerin işgal çığırtkanlıklarına kapılmadıkları da rahatlıkla ifade edilebilir. Bu bağlamda Suriyeli Kürtlerin politik yönelimleri ile Irak Kürtlerinin Saddam Hüseyin dönemindeki politik yönelimleri arasında ciddi farkların olduğunu da söylemek gerekir. Kürtlerin temsil düzeyi yüksek gruplarının Suriye Ulusal Konseyi’nden yana taraf olmaması, herşeyden önce emperyalizmin hamle yapmasını güçleştiren bir etki yaratmaktadır. Anlaşılan o ki, ilerleyen süreçte emperyalistler ve yerli işbirlikçileri Suriyeli Kürtleri ikna uğraşlarına devam edeceklerdir. Fakat yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, Suriyeli Kürtler Esad yönetiminin “doğal düşmanı” pozisyonunda değildirler. Türkiye’deki Kürt siyasi hareketine yakınlığıyla da bilinen Demokratik Birlik Partisi (DBP), Kürt halkının siyasi özerkliğinden yana haklı bir tavır alsa da, Esad ile müzakere yapabilen ve merkezi yönetimden demokratik refomlar talep edebilecek kadar “Suriyeli” bir oluşum görünümü arz etmektedir. DPB’nin de içinde yer aldığı Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Merkezi (DDUKM)’nin temel politikası da Suriye’deki demokrasi sorunlarının merkezi yönetim ile müzakere edilerek çözülmesi ve bu bağlamda kesinlikle işgal veya dış müdahalelere karşı çıkılması yönünde... İşgal çığırtkanlığı yapan Türkiye medyasında çıkan “Esad PKK’ya kucak açıyor”, “PKK’lılar Esad güçleriyle birlikte sivil halka saldırıyor” gibi haber ve değerlendirmelerin de bu bağlamda nereye oturduğu ortaya çıkmaktadır!

Kürt sorunu ile ilgili olarak, son olarak, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin takındığı tutumu ele alabiliriz. Kürt siyasi hareketinin, BDP’li siyasetçiler üzerinden meseleye dair üç ayrı tutum geliştirdiği söylenebilir. Birinci tutum tamamen iç siyasete yöneliktir. AKP iktidarına ve Erdoğan’a yönelik olarak, özetle “Suriye’deki demokrasi ihlallerinden dem vuracağına, Türkiye’de Kürt halkına yönelik baskı ve şiddet siyasetine bak” diyen söylemler anlaşılır ve işlevseldir. İkinci tutum ise –doğru tutum budur- 1 Nisan’da İstanbul’da yapılan “Suriye’nin dostları” toplantısına karşı, BDP’nin de bileşenlerinden biri olduğu HDK’nın da katılımıyla gerçekleştirilen protesto gösterilerinde sergilediği tavırdır ki, meşru ve anlaşılır olmanın yanısıra anti-emperyalist bir tavırdır da. Üçüncü tutum ise, “mevcut durumdan ne çıkabilirim” pragmatizmidir. BDP’li heyetin ABD’ye giderek Kürt sorununu anlatmaya çalışması ne Suriyeli Kürtlere olumlu bir katkı sunabilir -tam aksine eğilimi merkezi iktidarla müzakere yürütmek olan DBP’nin işini zorlaştırır- ne de Türkiye’deki Kürt halkı bundan kendine yönelik bir fayda sağlayabilir. BDP Genel Başkanı Demirtaş’ın Suriye Ulusal Konseyi’ni meşru bir oluşummuş gibi gösteren ifadeleri “Suriye’nin dostları” toplantısını protesto eden anti-emperyalist tutumla da çelişmektedir. Biz sosyalistler, bunların üzerinden atlayarak değil, bölgedeki ulusal hareketler için anti-emperyalizmin bir “lüks” değil bir “zorunluluk” olduğunu dostane eleştirilerle hatırlatarak tarihsel yükümlülüklerimizi yerine getirebiliriz. Halkların kardeşliği şiarının gerçek ve süreklilik arz eden bir politikaya dönüştürülmesi için, halkların ve onların siyasi temsilcilerinin öncelikli görevi bu olmalıdır!

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99