Sosyalizm Üzerine Aykırı Notlar-6

68 2

Büyük şehre okusunlar diye fırlatılıp atılmış öğrenci kitlesi kendi geleceği dışında her şeyle ilgilenirdi: sinema, tiyatro, kitaplar, mitingler, içki ve karşı cins. Onlar yaşlarına kıyasla daha olgun, hayata ilişkin deneyimleri ve fikirleri olan, edebiyata ve şiire düşkün, kavgacı ve büyük mücadelelere adanmaya hazır 18-20 yaşında ağır delikanlılardı.


Yavuz Alogan

Batı’daki 68 kuşağı bütün bir reel sosyalizm pratiğini felsefi ve eylemsel anarşizmle aşmaya yönelerek işçi sınıfını ayaklandırmaya çalışırken, Türkiye’deki 68 kuşağı Marksist klasiklerle henüz tanışıyordu. Birkaç eski tüfeğin anlattıklarını saymazsak, sol yayınlarla zihni ateşlenen gençlerin geriye baktıklarında örnek alabilecekleri neredeyse hiçbir sosyalist toplumsal pratik yoktu. Dolayısıyla dönemin sosyalist gençlerinin, batıdaki yaşıtları gibi isyan edebilecekleri, sosyalizm adına işlenmiş tarihsel günahlar da yoktu. Ne bir zafer vardı ne de yenilgi. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte, boynuna “komünist” yaftası asılan kişiler ya da parti girişimleri devletin provokasyon malzemesi olarak sürekli takibat altında tutulmuşlardı. Bu dönem 1961 anayasasının sağladığı “kısmi özgürlük” ortamında sona erdi.

Ülkenin yakın tarihinde ne bir genel grev, ne anlamlı bir sendikal mücadele, ne kitlesel bir sol parti ne de kendini hissettiren bir sosyalist kültür vardı. Emperyalizme karşı verilmiş bir ulusal kurtuluş savaşından, “milli hisler”le yapılan linç ve yağma hareketlerinden, ve çeşitli tabuları olan ağır ve ezici bir devlet resmiyetinden başka bir şey yoktu. Sendikalar yasası henüz çıkmış ve “işçiler, köylüler, marabalar,” diye seçim propagandası yapan TİP kurulmuştu (Bir sohbet sırasında Sadun Aren, bu satırların yazarına, askerlerin DP’nin oy tabanı bölünsün diye TİP’in parlamentoya girmesine göz yumduklarını söylemiştir). Her yerde Komünizmle Mücadele Dernekleri kuruluyor ve “komünizm” en büyük suç, neredeyse bir tür “ahlâksızlık” sayılıyordu.

Altmışların sonu aynı zamanda büyük kentlerdeki öğrenci nüfusun arttığı yıllardı. Kısmi refah artışı üniversite öğrenimine olan talebi yükseltmiş, özellikle taşradan gelen öğrenci sayısında büyük bir patlama olmuştu. Fakat üniversitelerin altyapısı ve öğrencilerin barınma koşulları çok yetersizdi. Sonuç, hemşerilik bağlarıyla açılan öğrenci yurtları, derslerde yüzden fazla öğrenciye hocaların mikrofonla ders anlattıkları kalabalık amfiler, büyük bir sıkışıklık ve huzursuzluk oldu. Öğrenci, yatağını denk yapıp elinde tahta bavuluyla gelir; Sivas, Niğde, Diyarbakır gibi şehir isimleriyle anılan köhne bir binaya yerleşirdi. Yurt diye adlandırılan bu binaların, saz çalınıp türkü söylenen, yemek, çay ve şarap kokulu odalarında, kesif bir sigara dumanı altında derin sohbetlere girilirdi (televizyon ve internet yoktu haliyle!).

Büyük şehre okusunlar diye fırlatılıp atılmış öğrenci kitlesi kendi geleceği dışında her şeyle ilgilenirdi: sinema, tiyatro, kitaplar, mitingler, içki ve karşı cins. Onlar yaşlarına kıyasla daha olgun, hayata ilişkin deneyimleri ve fikirleri olan, edebiyata ve şiire düşkün, kavgacı ve büyük mücadelelere adanmaya hazır 18-20 yaşında ağır delikanlılardı. Batı’daki 68 kuşağıyla tek benzer nokta da burada ortaya çıkıyordu. Aile değerlerinden ve kültüründen hızlı bir kopuş, üniversitelerin ders programlarının içeriğinden, gelecek kaygısından eleştirel ve çok hızlı bir uzaklaşma, yeni fikirleri inanılmaz bir ciddiyetle benimseme, Türkiye’deki 68 kuşağının önemli özellikleri arasındaydı.

Öğrenci aleminde genel bir huzursuzluk, anlam arayışı ve gruplaşma eğilimi vardı. Üstelik ülke bir darbeden (27 Mayıs) ve iki darbe girişiminden (22 Şubat ve 21 Mayıs) geçmişti. 20-21 Mayıs (1963) gecesi Ankara’da silah sesleri sabaha kadar sürmüş, ses duvarını aşan jetler yüzünden Yenişehir semtindeki evlerin camları kırılmıştı. TİP’in parlamentodan ve miting meydanlarından yükselen sesi, sistemin ideolojik hegemonyasında gedikler açıyor, memleketin her yanında devrimci rüzgârlar esiyordu.

Geleceğin bütün devrimci gençlik önderlerinin fiilen katıldıkları ve polisle çatıştıkları Kıbrıs mitingleri (“Ya Taksim ya Ölüm”); komşu ülkelerde meydana gelen olaylar (mesela Irak’taki askeri darbeler, Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın emperyalizme kafa tutması; Sovyetler Birliği’ne yakın bir “Arap Sosyalizmi”nin doğuşu, Filistin kurtuluş hareketleri); ayrıca Vietnam savaşı; ayrıca bütün Latin Amerika kıtasına yayılan gerilla savaşları ve isyanlar da gençliğin siyasallaşmasında etkili oldu.
deniz 3 gray
Bu ortamda öğrenci kitlesi bir iki yıl içinde büyük bir hızla ayrıştı ve dönüştü. Tekil öğrenci bireylerin yaşadıkları dönüşümün hızını bugünden bakınca kavramak kesinlikle imkânsızdır. Mesela “kolej bebesi” sıfatıyla anılabilecek 18 yaşında bir genç sadece bir iki ay içinde belinde silahla okul damlarında nöbet tutan, demir çubukla dövüşen bir militana dönüşebiliyordu. Herkes her şeyi okuyor ve hızla öğreniyor; fikrin ve teorinin “en berrak” ve “en uç” söylemini arayıp buluyor ve savunduğu şeyin doğruluğuna kesinlikle inanıyordu. “Milli mesele” de sosyalizmin sınırları içinde öğrenci gençliğin gündemine girmişti. Doğu Anadolu’yu bilmeyen kentli öğrenciler için “milli mesele” çok yeni bir olguydu. (Mesela ben, bir süredir birlikte olduğum arkadaşların günün birinde kantinde daha önce hiç duymadığım bir dilde konuştuklarını görünce şaşırmıştım.)

1968-1972 dönemini 1974-1980 dönemiyle kıyaslarsak, devrimci gençlerin birinci dönemde çok daha yüksek bir özgüvene sahip olduklarını; bir ruh hali olarak devrimciliğin, farklı ilgi alanları ve görece yüksek bir kültür düzeyiyle çelişmediğini görürüz. Marksist klasikler ve Lenin; Mao, Giap, Kastro, Bayo, Che, Pomeroy, Marigella, Fanon, Baran-Sweezy-Magdof; ama aynı zamanda, Rus klasikleri, Kazancakis, Kafka, Sartre, Dos Passos ve Brecht okunur; AST ve Halk Oyuncuları’nda devrimci tiyatronun ilk örnekleri izlenir; Ruhi Su’nun sesi her yerde duyulurdu. Sosyalizm ve devrim düşüncesi, savunucuları toplum genelinde küçük bir azınlık olsa da çok üstündü; “sosyalist” olmak genç insana itibar kazandırırdı. Orta sınıf aileler çocuklarının mücadelesine saygı duyarlardı.

Dev-Genç hareketi bu dönemin doruğudur. Çevresindeki diğer örgütlü gruplarla birlikte bu hareket gerçek anlamda kitleselleşme, daha üst bir örgütsel yapıya evrilme potansiyeli ve sonuna kadar devrimci mücadeleyi sürdürme iradesi taşıyan sahici bir güçtü. Zamanında geri çekilmeyi, taktik esnekliği becerebilse ve liderlerinin topyekûn imhasını engelleyebilseydi, bugünkü sosyalist hareket çok farklı olurdu. Bu hareketin lider kadrosu Narodnaya Volya gibi yüksek bir idealizm ve erdemle halka güvenmiş ve ona yönelmiş, başına gelen her şeyi vakarla karşılamıştır.

Lider kadroların imhası aynı zamanda büyük bir özgüvenin kaybolması anlamına gelir. Kızıldere ve idamlardan sonra hiçbir devrimci, Mahir Çayan’ın “Kesintisiz Devrim”, Hüseyin İnan’ın “Türkiye Devriminin Yolu” ya da İbrahim Kaypakkaya’nın “Kürecik Bölge Raporu” ya da “Çorum İlinde Sınıfların Tahlili” gibi yakın stratejik hedef gösteren çözümlemeler yazamadı. Bu metinler bugünden bakıldığında biraz eklektik, hatta çocuksu görülebilir. Fakat onların kaleminden çıkan her görüş, bugünün bazı teorik sosyalistlerinin yazdıklarına kıyasla yazıldıkları dönemin dünyasındaki gerçeklere, o günkü hayata çok daha yakındı. Bilgiye ulaşmak zordu, ulaşılan bilgi yetersizdi ama en azından insanın kendi eyleminden emin olmasını sağlayacak ölçüde sağlamdı. Şimdi ise her yerden, ekranlardan, kâğıtlardan, sokaklardan bilgi yağıyor; ancak hangisinin sahte, hangisinin manipülasyon, hangisinin doğru olduğunu anlamak için özel bir maharet gerekiyor.

Tarihsel olarak eylem önce, teori ise ondan sonra gelir. Önce hareket vardır; önce bir işçi eylemi, bir halk ayaklanması ya da bir karşı-devrim ya da yeni bir iktisadi ve siyasi sistem ya da ideolojik/kültürel bir hegemonya, yani bir değişim olur; teori bu oluşumu/değişimi çözümler; ondan sonra teoriyi temel alan bir örgütlenme ve eylem biçimi gelişir ve teoriyi pratikte sınar. Elbette bu, etki-tepki ardıllığıyla süren mekanik bir süreç değildir; organiktir ve her türlü etkiye, toplumda var olan bütün güçlerin oluşturduğu bileşkeye ya da parçalanma dinamiğine, bütün bunların yaratabileceği her türlü etkiye açıktır. Türkiye’de 1968-1972 dönemi hem hareketin hem de teorinin aynı anda ve kaotik biçimde geliştiği/keşfedildiği bir dönemdi. Teori, deneyimlerden değil kitaplardan geliyor; kitaplardan gelen teori yenilgi görmemiş insanların aşırı özgüveniyle ülkenin oluşum halinde ve dünya/tarih ölçeğinde henüz emekleme çağında olan sınıf mücadelesine, iktisadi ve sosyal yapısına bir şablon gibi oturtuluyor, strateji ve taktik düzeyinde çok iddialı tezler geliştiriliyordu. Bu eşikte, genel tarih bilgisinin eksikliği, yanı sıra “diyalektik ve tarihsel materyalizm” anlayışının Stalin-Jdanov yorumu belirleyici oldu. Tarihin durdurulamaz tekerleğiyle uygun adım ve cesaretle ileriye koşmak ve onu hızlandırmak, bu koşuda düşenler olsa da nihai olarak zafere götürecekti.

ula mahir1974-1980 döneminde böyle şeyler olmadı. Devrimci teori alanında özgüven kalmamıştı; devrimini yapmış ülkelerin teorileri ve kendi aralarındaki ayrılıklar (Moskova, Pekin, Tiran, Küba) ayrıntısına kadar tartışılıyor ve en makbul teorinin hangisi olduğu araştırılıyordu. Mesela, THKPC geleneğinden gelen bir grup Mao Zedung Düşüncesi’ne meyledince, kendisinin Aydınlık geleneğinden ne kadar farklı olduğunu göstermek için Kızıl Bayrak adlı bir dergi çıkarıp Arnavutluk Emek Partisi’nin dokümanlarından hareketle “üç dünya teorisinin” sağ yorumuna (!) karşı bu teorinin sol yorumunu (!) yapabiliyor ve bu türden yorumlardan türetilen bir siyasi çizgiyle gecekondu semtlerinde militan çalışma sürdürebiliyordu. Bu türden kutuplara savrulmayan ya da bu kutuplardan gelmeyen “merkezci” hareketler de vardı. Bunlar da daha sonra “demokrasi” mücadelesi verdiklerini, toplumu kuşatan faşist militer güçlere direndiklerini ve en büyük hatalarının “örgütlenememek” olduğunu söyleyeceklerdi.

1968-1972 döneminde devrimcilerin her eylemi ve başlarına gelen her şey gazete manşetlerinde, olumlu ya da olumsuz ama önemle yer alıyordu. İzleyen dönemde bunun tam tersi oldu. Hayatlarını ortaya koyarak mücadele eden militanların eylemleri, söylemleri ve vurulup düşmeleri, basında “adli olaylar” gibi, giderek istatistik rakamları olarak yer aldı. Devlet ana-akım medyayı kuşatmaya başlamıştı. Aslında bu dönemi de 1977 öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak gerekir. 1 Mayıs mitinginde yaşanan olaylar ve 40’a yakın insanın ölümü bir dönüm noktası oldu; sol ve “demokrat” güçlerin faşizme ve yaklaşan askeri diktatörlüğe karşı birleşme imkânlarını ortadan kaldırdı ve militan sosyalist gruplar arasındaki yabancılaşmayı artırdı. Ardından gelen katliamlar ve çatışmalar 12 Eylül darbesine giden yolu hazırladı.

En genelde 1968-1980 arasında bütün sosyalist gruplar ve bireyler “inanç” temelinde örgütlenmişlerdir. Bir şeye inanılır: en başta DEVRİM’e; daha sonra, mesela Sovyetler Birliği’nin “sosyal emperyalist” olduğuna ya da Troçki’nin her konuda haklı Stalin’in ise haksız olduğuna ya da tam tersine; Enver Hoca’nın daima doğru söylediğine; Che Guevara’nın hatasız olduğuna; 72’de katledilen devrimci önder kadronun teoride ve eylemde şaşmaz üstünlüğüne vs. Bir şeye inanç, inanılan şeyin aksi kanıtlanıncaya ya da ortaya çıkıncaya kadar sürer; ondan sonrası yılgınlıktır; ya da saplantıdır ve/ya da bir tür siyasi profesyonelliktir. Lenin, devrime “inanıyor” muydu mesela? Ondan mı Şubat 1917 Devrimi’nden birkaç ay önce depresyona girip karısına, “Devrim’i asla göremeyeceğiz, Krupska,” demişti? Önemli olan, devrimci Marksist geleneğe sahip çıkarak yaşanan dönemi doğru “anlamak” ve “çözümlemek”tir. İnanç, her neye inanılacaksa, sonra gelir ve asla temel alınmaz. İnsan hayal kurarken düşünce ürettiğini sanmamalı. Bunlar farklı şeyler. Devrimci solun hiçbir kesiminin Leninist anlamda “somut koşulların somut çözümlemesi”ni, zaman zaman böyle bir çözümlemeye yaklaşanlar olduysa da yapamadığını söylemek yanlış olmaz. Bunun istisnası Aydınlık hareketidir. Fakat o da bunu, günümüzde de sürmekte olan bütün telafi çabalarına rağmen, devrimci Marksist geleneğe ilişkin kendi yorumunu feda ederek yapabilmiştir.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99