Marksizm-Leninizmin reddi: Post-Marksizm-2

P32-Richard-Wolff-1Marks, “bütün”ü dönüşürken gördü ve bir sonraki dönüşümün “bütün” teorisini yazdı. Marksizm-Leninizm’de devrimin “bütün” olması, teorinin “bütün”lüğüne bağlı; ya da Lenin’in ünlü deyişiyle “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.” Bütün olmayan bir devrimci teoriden devrimci bir pratik çıkması ise imkânsızdır.

Cengiz Alemdar

Yarınlar’ın geçtiğimiz sayısında Post-Marksizmin teorik altyapısını ve sınıf analizini incelemiş, Post-Marksist yazarlar Resnick ve Wolff’un Marksist kuramı nasıl tahrifata uğrattıklarını açıklamaya çalışmıştık. Bu yazıda Resnick ve Wolff’un çalışmaları üzerinden Post-Marksizmi incelemeye devam edeceğiz.

Post-Marksizm’in SSCB’ye ve planlamaya bakışı
Marksizm tahrif edilir de SSCB bundan payını almaz mı? Tabii ki alıyor. Resnick ve Wolff, kitaplarının “Devletin Marksiyen Teorisi” başlıklı bölümünün altında kapitalist devleti tanımlıyor ve onu asli kapitalist sınıfsal sürecin varlığını sürdürmesini sağlayan süreçlerin uygulanmasıyla ilişkilendiriyor. (1) Devletin “Marksiyen” muhasebesine girişmeden hemen önce de, yukarıda yazdığım gibi, Stalin ile Hitler’i bir tutuyor ve ikisinin de çok korkunç bir diktatörlük ve kitlelerin özgürlüklerini elinden alan liderler olarak bize sunuyor. (2) Uzunca bir muhasebe kısmında sonra, Lenin’in Devlet ve Devrim kitabına atfen koydukları altbaşlığın altında devrim ile reform ayrımını sunuyorlar. Devrimin reformdan öte bir şey olduğunu ve reformların devrim gibi algılanmaması gerektiğini söylüyorlar. Reform çizgisini geriden çekmiyorlar ve örneğin, ABD’de iktidarın Cumhuriyetçi Parti’den Demokrat Parti’ye geçmesi bir devrim veya reform niteliğinin taşımadığını belirtiyorlar. Burada bir sorun yok. Sorun Sovyetler Birliği konusu gelince başlıyor. Onlara göre, 20. yüzyıldaki sosyalist veya komünist hükümetler, ki bunlar Sovyetler Birliği, İskandinavya, Çin, Doğu Avrupa, Afrika’daki ve Latin Amerika’daki bir takım hükümetler, devrimci bir dönüşüm yapamamış; sadece reform niteliğinde dönüşüm yapabilmişler. (3) Devletin, eskiden özel mülkiyetin sahası sayılan bazı alanları ulusallaştırması, Resnick ve Wolff için sınıf ilişkilerini değiştiren bir süreç değil; en iyi ihtimalle sınıf ilişkilerini değiştirme potansiyelinde olan bir süreç. Önemli olan kapitalizmde karşılaştığımız sınıfsal süreçleri ortadan kaldıracak bir devlet modeli; yalnızca bu türden bir devlet Resnick ve Wolff tarafından devrim olarak nitelendirilebiliyor.

Açıkçası söylenenler Sovyetler Birliği kastedilmediği müddetçe sorunlu gözükmüyor. Asli kapitalist sınıfsal süreci, ya da daha basit bir ifadeyle, sömürüyü ortadan kaldıran bir devlet devrimcidir; kaldıramazsa en fazla reformisttir, tezi doğru bir tez olarak görünüyor. Ta ki Sovyetler Birliği’ni İskandinavya ile bir tutana kadar. Doğrusu, ben post-Marksistlerin tersten başladığını düşünüyorum. Sovyetler Birliği’ni küçümsemek için bir teori kuruyorlar; ancak kitaplarında en son bölümlere Sovyetler Birliği analizlerini koyuyorlar. Böylece okurlar, kurulan teorinin sonucu olarak Sovyetler Birliği’nin küçümsendiğini düşünüyorlar.

Bu konuda Resnick ve Wolff’un kendi silahlarıyla kendilerini vurduklarını görüyorum. “Geleneksel özcü” Marksistleri sürekli indirgemecilikle suçlayan post-Marksistler, Sovyet Devrimi’ni İskandinavya’daki birkaç fabrikanın kamulaştırmasına indirgiyorlar. Onlar için Sovyet Devrimi’nin getirdiği yenilik birkaç yasal düzenlemeden ibaret. (4) Kapitalistin yaptığı sömürüyü devlet üstleniyor ve böylece sınıf ilişkileri bâki kalıyor. Kapitalistin kalmadığı bir ülkede, devletin kapitalistler hesabına çalışmadığı ve kapitalistlere savaş ilan ettiği bir ülkede hangi “kapitalist sınıfsal süreci”nden bahsedebiliyoruz? Belki de şöyle sormak daha doğru olur: Resnick ve Wolff’un anladığı anlamda devrim nasıl olabilir, kapitalist sınıfsal süreci ortadan kaldıran bir devlet nedir? Bu soruya verdikleri cevap ise “Marksiyen” gelenekte bunun cevabının henüz oluşturulmadığı yönünde. Ancak bu cevabı verirken çok ilginç bir kavram kullanıyorlar: “Asli komünist sınıfsal süreç”. Herhangi bir Marksistin tüylerini diken diken eden ve post-Marksistlerin komünizm tasavvurunda sınıflar mı var, sorusunu bize sorduruyorlar.

Devlet konusundaysa bir dipnot veriliyor ve Jack Amariglio’nun bir kitabı kaynak gösteriliyor. Maalesef ben Amariglio’nun orada kaynak gösterilen kitabına sahip değilim; ancak bende daha yakın bir tarihte yayınlanmış Amariglio’nun Modern İktisatta Postmodern Uğraklar kitabı var. Ne yazık ki bu kitap da cevap sunmak yerine daha çok soruyu beraberinde getiriyor. Marksizmin “modernist” okumasının karşısına post-modernist okuması sunulan kitapta çok çarpıcı bir biçimde post-modernist okumanın planlamayı reddini görüyoruz. Yazılanlar çok net: Sovyetler Birliği’nde tanık olduğumuz merkezi planlama, post-marksistlere göre piyasa mekanizmasından daha düzenli değil. Yani, planlayan Sovyetler Birliği vatandaşları, piyasa anarşisinin altında sömürülen Amerikalılar kadar özgür. Post-Marksistlerin önerdikleri ise kısmilik (ya da parçalılık) ve rölativizm. (5) Rölativizm hakkındaki görüşlerimi yukarıda sunmuştum. Kısmi kurtuluşların ise Türkiye’de doğrudan herhangi bir etkisi olabileceğini sanmıyorum. En basitinden Türkiye’deki bütün solcular, eylemlerine “Kurtuluş yok tek başına! Ya hep beraber ya hiçbirimiz!” diye başlıyorlar. Ancak ve ancak dolaylı etkileri olabilir, ki birazdan bunun etkilerini örnekle açıklayacağım. Bundan önce Marksizm’de parçalılığın ne kadar yeri var, bunu tartışma niyetindeyim.

Komünistlerin, kapitalizme karşı verdiği savaşta “bütün” kavramının ve “bütün” düşünmenin önemini en çok vurgulayanlardan biri Lukacs’tır. Orjinali 1920’lerde çıkan ve Türkçe’ye Tarih ve Sınıf Bilinci olarak çevrilen kitabında Lukacs, proletaryanın teorisinin pratiğiyle ne kadar ilişkili olduğuna defalarca vurgu yaptıktan sonra “Marksist Olarak Rosa Luxemburg” başlığı altında yayınlanan makalesinde çok önemli bir noktayı işaret eder: “Tüm Marksist sistemi ayakta tutan veya yok sayıldığı anda çökerten ilke şudur: Devrim, bütün kategorisinin baskın çıktığı bir anlayışın ürünüdür… Ya toplumun bütün tarihini Marksist açıdan, yani Bütün olarak kavramak, emperyalizmin fenomeniyle de buna göre teoride ve pratikte hesaplaşmak ya da böyle bir yüzleşmeden kaçıp ayrışık momentleri şu veya bu özel bir disiplin çerçevesinde analiziyle yetinmek… Ayrışık alanları ‘kılı kırka yararcasına’ betimleyerek, özgül durumlar için ‘zaman dışında veya ebediyen geçerli yasalar’ bulup buluşturarak bu hareket emperyalizmi önceki tarih dönemlerinden ayıran farklılıkların üstüne sünger çekiyor.” (6) Burada Lukacs’ın hesaplaştıkları II. Enternasyonel oportünistleri; ancak bu alıntıda yazanların bugün için de anlamlı olduğuna inanıyorum. Alıntıya göre, “Bütün” kategorisi terk edildiğinde emperyalizm algılanamıyor. Bu durumun proletarya mücadelesine yansıması ise bütünlüğün terk edilmesi, dolayısıyla sosyalizmin bir hedef olmaktan çıkarılması oluyor, ki planlamanın reddi de tam da bu noktada bağlama oturuyor. Marks’ın ve Lenin’in planlamaya ne kadar önem verdikleri ve tekrar tekrar vurguladıkları bilinen bir gerçek: “Komünizm, kendinden önce gelen bütün üretim ve karşılıklı ilişkilerin temelini altüst etmesi bakımından, bütün doğal öncülleri, ilk kez, bizden önceki insanların yarattıkları öncüller olarak bilinçle ele alması bakımından, bu öncülleri doğal niteliklerinden soyup onları birleşmiş bireylerin gücüne bağımlı kılması bakımından, ayrılır. Bundan ötürü, komünizmin örgütlenmesi, esas olarak, ekonomiktir, bu birliğin koşullarının maddi üretimidir.” (7) Özetle, komünizmin örgütlenmesi iktisadidir ve bu örgütlenme bireylerin iktisadı kendi kontrollerine almalarıdır. Buna, bugün planlama diyoruz. Lenin de Devlet ve Devrim kitabında planlamanın sosyalizm için öneminden defalarca bahsediyor. O halde planlamanın reddi ne anlama geliyor? Sosyalizmin reddi ya da benim de içinde sayılabileceğim “geleneksel” Marksistlerin anladığı anlamda bir komünizm idealinin reddi ve post-Marksist bir komünizm mi? Büyük ölçekli hiçbir hedefi olmayan, parçalı bir komünizm mi? İki sorunun da cevabı, evet. Post-Marksistlerin komünizmi ile Marksistlerin komünizm idealleri aynı değildir. Post-Marksistlerin komünizm ideali parçalıdır ve yereldir. Planlama anlayışları da yereldir. Pat Devine’ın tasarladığı “Katılımcı Planlama” makalesinde açıkça yazıyor; (8) “mülkiyet” kaldırılmıyor ve piyasa mekanizması, belli ölçüde, yaşamaya devam ediyor. Leninizmin, belki de politika biliminin demek daha doğru olur, bize öğrettiği en önemli derslerden biri de ikili iktidarın uzun sürmeyeceği, kısa sürede iktidarlardan birinin diğerini yenmesiyle sonuçlanacağıdır. Peki, o halde “Katılımcı Planlama” bu ikiliği, bir yanda planlamayı, öte yanda ise piyasa mekanizmasını, ne kadar sürdürebilecek? Bu soruya “Katılımcı Planlama”nın bir çözümü yok. Doğrusu, Devine’ın, bunu bir soru veya sorun olarak gördüğünü de sanmıyorum. Çünkü Althusser çizgisinden gelen post-Marksizmin politik özneyi hesaba katmadığını Metin Çulhaoğlu’ndan okuyabiliyoruz. Çulhaoğlu daha da ileri gidiyor: “Peki, althusserci bir Marksist ne yapacak? Kendi adıma, bu sorunun yanıtını bulabilmiş değilim. Althusserci olmanın pratikte, yani siyasal eylemde ne anlama geldiğini anlatan bir metne de rastlamadım.”(9) Althusser geleneğinden gelen ve Althusser’de parçaları “eklemlenmiş bütün”e oturtanın “son kertede” ortaya çıkan ekonomi olduğunu (10) ve aşırı-üst-belirlenimci post-Marksizmin bu “son kerte”yi de ortadan yok ettiğini düşünürsek, “bütün” bakmayan post-Marksistlerin, kapitalizme “bütün” bir alternatif sunmak türünden bir çabaları yok. Parçalı düşünme eyleminin bir sonucu olarak parçalı bir komünizmle karşılaşıyoruz. Tam olarak bu sebepten ötürü de kapitalizme alternatif sosyalizmin somutlaşması olarak görebileceğimiz SSCB’ye ve planlamaya karşı çıkıyorlar.
lenin stalin
Parçalı üretim ve kapsamlı anlayışın yitimi
Peki, bu post’lar nereden çıkıyor? Bunun açıklaması için ise yeniden iktisadi altyapıya ve sınıf ilişkilerine dönmek gerekiyor.

Kapitalizmin 1973-4 krizi sonrası sermayesini deniz aşırı ülkelere taşımasının bu süreçte başat rolü oynadığını düşünüyorum. Üretimin parçalanması, Reagan ve Thatcher türünden faşizan hükümetlerin başa geçmesi ve sınıf hareketlerinin, komünist olmayanının da, çok ciddi bir biçimde bastırılması ve devamındaki gerici dalga, “post” hareketlerin ortaya çıkışına sebep oldu. 1789’da başlayan ve 1917’yle sonlanan devrimlerin yüzyılının etkileri hemen silinemedi. Sovyetler Birliği’nin varlığı da gerici dalganın gelişini yavaşlattı. 1973-4 krizinden sonra gelen on- on beş yıl ise gericiliğin yayılma yılları oldu. Post’lar bu ortama doğdu. Gerici dönemin ideolojileri oldular. Gericiliğin verdiği depresifliği, kötümserliği taşırlar. Kapitalizm, ya da emperyalizm, onlara hiç yenilmeyecekmiş gibi görünür. Bu yüzden, yapılabilecek en doğru hareket, en doğru mücadele biçimi, kendimize ait alanlar, kapitalizmin taarruzundan bizi koruyabilecek sığınaklar yaratmaktır. Bu, kapitalizmin egemenliğini kabul etmektir. Bu mücadele biçimi, kapitalizmin egemenliğini kabul edip, ondan bazı alanları rahat bırakmasını rica etmektir. Yerele hapsolmuş mücadelelerin kaderi budur.

Yukarıda da söyledim, bu düşüncelerin Türkiye solu üzerinde doğrudan hakimiyet kazanmaları mümkün gözükmüyor. Dolaylı etkileri ise büyük. AKP iktidarıyla birlikte gericiliğin artması ve AKP diktatoryasının kurulması post’ların önünü açtı. Bir defa, finansman olanakları çok arttı. Radikal ve Taraf gazeteleri post’ların örgüt gazeteleri gibi çalışıyor. Tirajları düşüyor, zarar ediyorlar; ancak inatçılar, bu gazeteleri çıkartmaya devam ediyorlar. İkinci olarak AKP’nin gerçekleştirmekte olduğu “bütün” dönüşümü, Türkiye solunun görmesine engel oluyorlar. Aynı davanın farklı duruşmaları olarak okunması gereken Ergenekon, Balyoz, KCK ve Devrimci Karargah davalarının tümüne karşı mücadele veren solcuların sayısının bu kadar az olmasının sebebi, kapsamlı anlayışın yitimi olarak gözüküyor. Tabii bütün sorumluluğu post’lara yüklemek güçlerini abartmak olur; üretimdeki dönüşüm ve genel gerici dalganın etkisi de son derece büyük. Ancak Radikal ve Taraf benzeri gazete ve dergileriyle bu taarruza katkı sağlıyorlar. Bugün bazı örgütlerin KCK ve Devrimci Karargah davalarına karşı çıkıp, Ergenekon ve Balyoz davalarında sonuna kadar gidilmesini istemeleri, “bütün”ü görmemek veya görememekten kaynaklanıyor. Tersi için de aynısı geçerli. Ergenekon ve Balyoz davalarına karşı mücadele edip Devrimci Karargah ve KCK davaları hakkında hiçbir şey söylememek de miyopluktur. Çok açıkça söyleyeyim: Bu türden parçalı bakışlar, tümüyle AKP’nin ekmeğine yağ sürüyor. AKP Türkiye’sinin kurulması sürecine muhalif kesimlerin, AKP dönüşümlerinin bir kısmı hakkında hiçbir söz söylememeleri, ve hatta zaman zaman, destek vermeleri, kabul edilebilir bir şey değildir. Bu davaların hepsi aynı “bütün”ün farklı uğraklarıdır. Bu “bütün”ün okunamayışı, Gazi Olayları’nın solun üstüne yıkılmasıyla sonuçlandı, gördük: Ergenekon davasında sonuna kadar gidilmesini isteyen bazı örgütler, iddianamede Gazi Olayları’nın sorumluları olarak kendilerini gördüler.

Unutulmamalı ki Marks’ın tüm hayatı devrimci yüzyıl olarak adlandırabileceğimiz dönemde geçmiştir, “bütün”ün dönüştüğü yüzyıl da diyebiliriz. Marks, “bütün”ü dönüşürken gördü ve bir sonraki dönüşümün “bütün” teorisini yazdı. Marksizm-Leninizm’de devrimin “bütün” olması, teorinin “bütün”lüğüne bağlı; ya da Lenin’in ünlü deyişiyle “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.” Bütün olmayan bir devrimci teoriden devrimci bir pratik çıkması ise imkânsızdır.

Referanslar:
(1) Resnick & Wolff. A.g.y. s. 234
(2)Resnick & Wolff. A.g.y. s. 245
(3) Resnick & Wolff. A.g.y. s. 268
(4) Resnick & Wolff. A.g.y. s. 268, 271
(5) Ruccio, David F.; Amariglio, Jack. Post Modern Moments in Modern Economics. Princeton University Press, 2003. s. 251
(6) Lukacs, György. Tarih ve Sınıf Bilinci.
(7) Marx, Karl. Alman İdeolojisi. http://www.kurtuluscephesi.com/marks/almanideoloji.html
(8) Devine, Pat. Participatory Planning Through Negotiated Coordination. Science & Society. Vol 66, No.1, Spring 2002.
(9) Çulhaoğlu, Metin. Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu. YGS Yayınları, 2003 s. 319
(10) İbid. s. 318

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99