Devletin tiyatrosu ve muhafazakar sanat

sahne 3İktidarın ucuz popülizminden etkilenen kitleler, tiyatroyu finanse etmek için harcanan paranın, özelleştirmenin ardından ceplerinde kalacağını düşünebilirler. Oysa devlet otuz yıldır sürekli olarak özelleştirmelerle harcamalarını kısmasına rağmen, halkımız hala iki yakasını bir araya getirmeyi başaramamıştır.

Uğur Erözkan

Bir süredir devam eden muhafazakar sanat tartışması, Nisan ayında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun tüzüğünde yapılan değişiklikle iyiden iyiye alevlendi. Ve ardından beklenen açıklama Tayyip Erdoğan’dan geldi. Tiyatrocular, oyunlara müdahale edilmesinden rahatsız mıydı? Öyleyse devlete ait tiyatroları özelleştireceklerdi. Böylece dileyen, dilediği oyunu sergilemekte özgür olacak, devlet de istediği oyunlara sponsor olacaktı. Zaten gelişmiş ülkelerde devlet eliyle tiyatroculuk diye bir şey yoktu. Böylece “devlet tiyatrosu” konusu tartışmaya açılmış oldu.

Özelleştirdikçe yoksullaşıyoruz
Birkaç yıl önce ODTÜ’de, Devlet Tiyatroları oyunlarının afişlerinin üzerini bir parti afişiyle kapatan İşletme Topluluğu’ndan iki kişiye, neden boş duvara asmak yerine afişlerin üzerini kapattıklarını sormuştum. Aldığım yanıt ise “biz devletin tiyatrosu olmasına karşıyız” olmuştu. Doğrusunu söylemek gerekirse bu olayı yıllardır, liberalizmi yeni öğrenmiş iki üniversite öğrencisinin “uçuk” akıl yürütmesi olarak anlatıyorum. Dinleyenlerden aldığım tepki ise hoş bir gülümseme ile sesli bir kahkaha arasında değişiyor. Şimdiye kadar ciddi anlamda bu fikirle tartışmak zorunda kalmadım; bu iki arkadaşa, yapıştırdıkları afişleri toplatana kadar takındığım ciddi yüz ifadesini saymazsak. Ne diyelim, kısmet bugüneymiş. İki yeniyetme üniversitelinin parlak fikrini Başbakan’ın ağzından duyduğumuz zaman ister istemez ciddiye alıp yazmak gerekiyor. İktidar böyle bir şey ne de olsa. 9 yıllık deneyimimiz gösteriyor ki, Tayyip Erdoğan’ın “yapacağız” dediği herhangi bir şeyi yapıyorlar gerçekten de. Hele söz konusu olan özelleştirmeyse.

Alışkın olduğumuz için önce meselenin ekonomik yönüne değinelim. Özelleştirmelere, birkaç idare hukukçusu, sosyalistler ve kamu emekçileri sendikalarının haricinde şimdiye kadar halktan herhangi bir itiraz gelmemesinin en büyük nedeni şüphesiz özelleştirilen kamu kurumlarının zarar ettiği yönünde yapılan propagandadır. Zaten hayat gailesinden usanmış olan halkımızın, kendi vergileriyle devlete ait bazı kurumların, teşekküllerin sürekli sübvanse edilmesine pek de hayırla bakmadığı, otuz yıllık özelleştirme deneyiminden anlaşılmaktadır. Devlet Tiyatroları da bunun istisnası olarak görülmeyecektir. İktidarın ucuz popülizminden etkilenen kitleler, tiyatroyu finanse etmek için harcanan paranın, özelleştirmenin ardından ceplerinde kalacağını düşünebilirler. Oysa devlet otuz yıldır sürekli olarak özelleştirmelerle harcamalarını kısmasına rağmen, halkımız hala iki yakasını bir araya getirmeyi başaramamıştır. Her bir özelleştirmenin ardından ceplerindeki üç beş kuruşun daha da azaldığını, yani sonuç olarak bu işten bizzat yoksul halkın zararlı çıktığını ise bıkıp usanmadan anlatmak bizim boynumuzun borcudur. Kimseyi ikna edemesek de hala iki çay parasına güzel bir oyun seyretme fırsatı varken, herkesi bu özgürlüğün tadını çıkarmaya davet edebiliriz.

Meselenin ekonomik yanını bir kenara bırakacak olursak gerçek tartışma “devlet tiyatrosu olur mu?” ya da “devlet tiyatro yapar mı?” şeklinde bir noktaya gelmiş bulunuyor. “Devlet patiska satar mı?” diyerek Sümerbank’ın özelleştirildiğini düşünecek olursak bu çok da yeni bir argüman değil. Ekonomiye ilişkin dezenformasyonla ikna edemediklerini devletin rolünü çarpıtarak ya da abartarak ikna etmeye çalışıyorlar. “Gelişmiş ülkelerde yok” da bu argümanın bir parçasını oluşturuyor. Ancak konu tiyatro olunca bir de “sanata müdahale ve sansür” işin içine giriyor. Haliyle bu argümanı destekleyecek liberal bir ekip bulmakta güçlük çekmeyecekleri kesin.

Devletin tiyatrosu olmaz mı?
Evet, aslında özelleştirmenin gündeme gelmesine vesile olan İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun tüzüğünün değiştirilmesi meselesi idi. Oynanacak oyunlara sanatçıların değil, bürokratların karar vermesini sağlayacak bu değişikliğin ardından bazı sanatçılar istifa ederek tepkilerini gösterdiler. İstifa etmeyenler de durumdan son derece rahatsız olduklarını; ancak kurumu terk etmek yerine mücadele vermek gerektiğini söylediler. Hemen ardından da protestolar başladı. Önce oynadıkları oyunları yarıda keserek slogan attılar, ardından yürüyüş yaptılar ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin önünde sabahladılar. Gerek Kadir Topbaş’ın gerekse Tayyip Erdoğan’ın yaptıkları açıklamalara bakacak olursak AKP için ortada yanlış yapılmış bir şey yok. Hatta düzeltilmesi gereken yanlış, devletin tiyatro kurması.

Tiyatronun devlet eliyle sunulan bir hizmet olması zaman zaman tartışılmıştır elbette. Bazı sanatçılar devlete ya da belediyelere ait tiyatrolarda “otosansür” uygulandığı gerekçesiyle kendi sahnelerini kurmuşlardır. Ancak yine de devlet tiyatrolarının ülkenin sanat yaşamında çok önemli bir yer tuttuğu inkar edilemez bir gerçektir. Her şeyden önce tiyatroyu, geniş kitleler için ulaşılır kılmıştır. Devlet Tiyatroları’nda bilet ücretleri, öğrencilerin ve yoksulların da tiyatroya gidebilmesini sağlayacak düzeydedir. Özel tiyatroların, büyükşehirlerin dışında pek bir etkinliğinin bulunmadığını, zaman zaman düzenlenen turneler dışında Anadolu’nun birçok kentinde yegane sanatsal etkinliğin Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi gibi kurumlar tarafından yürütüldüğünü de ayrıca hatırlatmak gerekir. Hali hazırda 21 ilde Devlet Tiyatroları ve 6 ilde de Devlet Opera ve Balesi faaliyet gösteriyor. 2011 yılında Devlet Tiyatroları’nın sattığı bilet sayısı 1.7 milyon. Devletin bu alandan elini çekmesi halinde bu sayının yükselme ihtimalinin olmadığını herkes teslim edecektir herhalde. Sayının azalması ise mukadderdir. Bu nedenle devletin sanat faaliyetlerini sürekli desteklemesi lüks değil, zorunluluktur. “Halk gitmiyorsa kapansın” denebilir mi? Birkaç ay önce TRT 3 radyo kanalının yayın süresini kısaltırken aynı mazereti kullanmışlardı. “Halk klasik müzik dinlemiyor” denmişti. Muhafazakar popülizmin en sık kullandığı yöntemlerden biridir bu ve tümüyle gerçek dışı bir önerme olduğu satılan bilet sayısından anlaşılıyor.

Meselenin bir yönü de Başbakan’ın özelleştirmeye niyetlendiklerini açıkladığı tiyatroların bağımsız olup olamayacağı. Bilindik liberal tez, sanatın devlet tarafından sunulan bir hizmet olmaktan çıkması halinde bağımsız olacağı yönünde. Benzer bir durum televizyon için de gündeme gelmişti. TRT’nin 1980’ler boyunca yaptığı yayınlardaki aşırı devlet müdahaleciliğine karşı, içinde sosyal demokratların da yer aldığı, geniş bir kesim tarafından özel televizyonların yayın yapması desteklendi. Beklenti, özel televizyonların, devletin tekelinde olan televizyon yayıncılığını daha demokratik hale getireceği ve daha geniş kesimlerin sesinin duyurulmasını sağlayacağı yönünde idi. Bugün yüzlerce özel televizyon yayın yapıyor. Devletin herhangi bir televizyonun yayınını sınırlaması için o televizyonun devlet televizyonu olması gerekmediği açık bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Bunu anlamak için Doğan grubunun, Doğuş grubunun yayın politikasının birkaç yıl içerisinde geldiği noktaya bakmak yeterli olacaktır. Aynı şey sanat için de geçerlidir. İstanbul Şehir Tiyatroları örneği üzerinden söyleyecek olursak, karar merciine sanatçıların yerine bürokratların atanmış olması, Kültür Bakanlığı’nın teşviklerinden faydalanmadan ayakta kalamayacak olan özel tiyatroların karşı karşıya kaldıkları mali baskının bir versiyonundan başka bir şey değil.

Muhafazakar sanat olur mu?
Sanatçıların karşı karşıya kaldıkları derin bir çelişki söz konusudur. Ya sahnelerini ayakta tutmak için iktidarın suyuna gidecekler ya da eleştirinin sanatın bir gereği olduğunu her türlü baskıya direnerek söylemeye devam edecekler. Bu ikilem, sanatın toplum için dönüştürücü etkisinin olup olmadığı tartışmasına dayanıyor. Sanat, halka doğruları göstermenin aracı mıdır? Sanat, politika yapmanın aracı mıdır? Sanat, ideolojik bir savunma hattı oluşturabilir mi? İktidarın dilediği şekilde, suya sabuna dokunmadan sanat yapılabilir mi? Sanat yol gösteren midir, yoksa ortalamayı yansıtan mıdır?

Mizahi haberler yapan zaytung.com internet sitesinde, geçenlerde “Bülent Arınç İlk Senaryo Denemesinde 3 Çocuk Babası, Dindar Bir Belediye İşçisinin Aşırı Çay Tüketimine Karşı Verdiği Mücadeleyi Anlatıyor” başlıklı bir haber yayınlandı. Bu kara mizah örneği, “muhafazakar sanat” denilen şeyin nasıl bir şey olacağını pek de abartmadan, en çarpıcı şekilde gösteriyor. Sanat, belki de insan faaliyetleri arasında sürekli olarak iktidarlarca denetlenmeye çalışılıp bir türlü başarılamayan tek alandır. Her iktidar aynı tarih bilmezlikle bu işe kalkışmış; ancak başarılı olamamıştır. Halkın dile getiremediği acılarını, sıkıntılarını, yoksulluğunu, başına gelen türlü cefayı, baskıyı ve zulmü anlatır sanatçı. Kendi politik bilinci, toplumda şahit olduklarıyla var olur ve bu sayede toplumun saygısını, desteğini kazanır. İktidarın dümen suyuna girmiş sanatçı ise kral soytarısından başka bir şey olamayacağını herkesten iyi bilir. Zalim bir kralın kese kese önüne attığı altınlardansa yoksul halkın desteğini yeğlemesi bundandır. AKP’nin elindeki her türlü araçla kuşatma altına aldığı sanatı teslim alması mümkün olmayacaktır. Çünkü “sanat, içinde geleceği barındıran bir silahtır”* ve namlunun ucunda her zaman zalimler bulunur.

* Gabriel Celaya

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99