‘Yeni rejim’in anayasası

anayasAnayasa, –bazı liberallerin öne sürdüğü gibi- toplumsal sorunlara çözüm bulmanın bir anahtarı değil, var olan ya da tesis edilmeye çalışılan toplumsal düzenin özlü bir ifadesi olan, genel bir hukuksal çerçeveden ibarettir. Anayasanın, var olan toplumsal yapıyı değiştirme gücü oldukça sınırlıdır. Devrim anayasaları bile, ancak çok güçlü bir pratikle desteklenirse toplumsal bir değişime katkı sağlayabilir.

2011 Genel Seçimi’nin ardından AKP, arkasına aldığı yüzde 50’lik seçmen desteği ve tek başına iktidarının üçüncü dönemine girmiş olmasının verdiği güvenle, uzun süredir sözü edilen yeni anayasanın yapımı çalışmalarına başladı. Çalışmaların başında AKP’nin önde gelen kurmaylarından, önceki iki dönemde hükümet sözcülüğü yapmış olan, yeni dönemde Meclis Başkanlığı görevini üstlenen Cemil Çiçek bulunuyor. Çiçek’in Meclis Başkanı yapılması ile amaçlananın, “Kurucu Meclis” olarak davranması öngörülmüş olan bir mecliste, hükümetin sözcülüğünü yürütmeye devam etmesi olduğu tespitini yapmak yanlış olmayacaktır. Nitekim Çiçek, hükümet sözcülüğünü uzun bir süre başarıyla yürütmüş; her hal ve hareketiyle iktidar partisinin baskın eğilimlerini siyasal arenada başarıyla temsil etmiştir. Bu anlamda anayasa çalışmalarına başkanlık yapması da iyi planlanmış bir adım gibi gözükmektedir. Zira söz konusu olan “yeni anayasa”, AKP’nin ve onun başarılı bir şekilde temsil ettiği burjuvazinin ve emperyalizmin anayasası olacak. Anamuhalefet partisinin anayasa hazırlıklarına aktif katılımı da Çiçek’in kişiliğine övgüyle başladı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Çiçek’e yönelik övgü dolu sözleri, “burjuvazinin anayasasına Evet” anlamına gelmektedir. Çalışmaların başlangıcından itibaren yaşanan süreç de bunu net bir şekilde ortaya koydu. CHP, çalışma başlıklarının belirlenmesinde tam bir “işbirliği” örneği gösterdi. Zaman zaman BDP’den gelen itirazları bir kenara bırakacak olursak şimdiye kadar meclis içinden anayasanın oluşturulması sürecine ilişkin bir eleştiri gelmemiştir. MHP’nin de işbirliğine pek hevesli olduğu açık bir şekilde gözükmektedir. Tek bir cümleyle durumu tarif edecek olursak, Türkiye burjuvazisinin temsilciliğine soyunan partiler, iktidarıyla muhalefetiyle, yeni bir anayasa yapmak için kolları sıvamış bulunmaktadır.

Neden “yeni anayasa”?

Peki yeni bir anayasa yapmaya neden ihtiyaç duyuluyor? Bu soruya cevap vermeden önce anayasanın işlevine ilişkin bazı hatırlatmalar yapmamız gerekiyor. İlk olarak anayasa, –bazı liberallerin öne sürdüğü gibi- toplumsal sorunlara çözüm bulmanın bir anahtarı değil, var olan ya da tesis edilmeye çalışılan toplumsal düzenin özlü bir ifadesi olan, genel bir hukuksal çerçeveden ibarettir. Yani bir anayasa, yapıldığı dönemde, o toplumda geçerli olan toplumsal ve ekonomik yapıyı ve siyasal eğilimleri ifade eder. Anayasanın, var olan toplumsal yapıyı değiştirme gücü oldukça sınırlıdır. Devrim anayasaları bile, ancak çok güçlü bir pratikle desteklenirse toplumsal bir değişime katkı sağlayabilir. Tek başına devrim anayasalarının dahi hiçbir gücü yoktur. Bu anlamda, uygulanmayan bir anayasa maddesindense sıkı bir şekilde uygulanan bir yasanın etkisinin çok daha büyük olacağı açıktır. Çünkü anayasalar, yasalardan hiyerarşik olarak daha üst sıralarda bulunmakla birlikte, son derece yoruma açık, genel ifadeler içerirler ve yorumu yapacak hükümetlerin ve yargı mensuplarının ideolojik eğilimlerine göre işlev görürler. Bu anlamıyla yeni bir anayasadan bir “demokrasi mucizesi” beklemek anlamsızdır. Yapılacak yeni anayasa, günümüzün toplumsal ve siyasal düzeninin özlü bir ifadesi olmaktan öteye gitmeyecektir.

Meseleye bu açıdan baktığımızda AKP ve burjuvazinin yeni bir anayasa yapmaya kalkışmak için iki temel nedenleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İlki ekonomik yapıya ilişkindir. Eski anayasa, birçok neoliberal yapılanmanın temelini atmakla ve esas olarak 24 Ocak kararlarına göre şekillenmiş olmakla birlikte, kapitalizmin neoliberalizmden önceki örgütlenme şekli olan refah devletinin nüvelerini taşımaktadır. Nitekim AKP’nin tek başına iktidarında onlarca anayasa değişikliği ile delik deşik edilene kadar, sermayenin istediği şekilde serbestçe at oynatabildiği bir sistem kurulamamıştır. Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT)’lerin özelleştirilmesi, sosyal güvenlik sisteminin tasfiye edilmesi, her alanda taşeronlaştırmanın inşa edilmesi, sendikaların ve meslek örgütlerinin açtığı davalarda verilen yargı kararları sayesinde sekteye uğratılmıştır. Bu yargı kararları çoğunlukla anayasadaki bazı hükümlerin yorumlanması ile verilmiştir. Bu anlamda burjuvazi için sorun, AKP’nin yargı içindeki örgütlenmesiyle, yargı organlarının yapılarının değiştirilmesiyle ve anayasanın “pürüz çıkaran” hükümlerinin değiştirilmesiyle büyük ölçüde aşılmış bulunmaktadır. Ancak sözünü ettiğimiz anayasa değişiklikleri, anayasanın ruhuna aykırı olduğu şeklinde eleştirilmektedir. Siyasi iktidarın zayıfladığı bir durumda, şimdiye kadar yapılan anayasa değişikliklerinin sorunu çözmek için yeterli olmayacağı ortaya çıkabilir. Nitekim koalisyon hükümetlerinde bunun örnekleri görülmüştür. Bugün anayasa, daha önce yapılan anayasa değişikliklerinin öngördüğü şekilde formüle edilerek yeniden oluşturulmak istenmektedir. Yeni bir anayasa yapılmak istenmesinin bir nedeni budur ve bu konuda burjuvazi içindeki kliklerin, göstermelik bazı itirazlarını saymazsak, tam bir ittifak halinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Burjuvazi içerisindeki kutsal ittifakın, sosyal devletin tasfiyesinde emperyalizmin ve küresel burjuvazinin de büyük çıkarları olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Türkiye’nin sosyal harcamaların en aza indirildiği bir ucuz işgücü cenneti olması hem küresel burjuvazinin hem de yabancı sermayeyi kırmızı halıyla karşılayan yerli işbirlikçilerinin ağzını sulandırmaktadır.

İkinci neden ise toplumsal yapıya ilişkindir. 1982 Anayasası, her ne kadar neoliberalizmin kapısını açan, askeri darbenin ürünü bir anayasa olsa da kendinden önceki anayasaların devamı niteliğindedir ve onların da ürünü olduğu bir toplumsal yapıyı ifade eder. Öz bir şekilde ifade edecek olursak, 1924’ten beri tüm anayasalar hemen hemen aynı Cumhuriyet tarifi üzerine kurulmuştur ve ifade ettikleri toplumsal yapının göstergesi olarak da benzer bir devlet ve yurttaş tarifi yapmışlardır. Bu tarif; demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti ve o devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olan insanlar şeklinde ifade edilebilir. İfade ediliş tarzı bakımından oldukça modernist bir burjuva devletinden ve bu devletin örgütlendiği modern bir toplumdan söz edebiliriz. Ancak yeni anayasada söz konusu yapının değişmesinin öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Nitekim benzer şekilde, Avrupa devletlerinin anayasaları neoliberalizm döneminde gözden geçirilmiştir ve yeniden formüle etme çalışmaları uzunca bir süredir devam etmektedir. Anayasada formüle edilen şekliyle liberal demokrasi, neoliberalizm döneminde bazı saiklerle yeniden ele alınmıştır. Yeni liberalizmin değerleri, eskisinden bazı farklılıklar içermektedir. Örneğin tek bir ulustan söz etmek artık “çağ dışı” olarak değerlendirilmektedir. Bunun yerine etnik ve kültürel değerlere saygılı olma ilkesi ikame edilmektedir. Benzer şekilde merkezi bir devlet örgütlenmesinin yerine de yerel otoritelerin güçlendirilmesi ve yetki paylaşımı ilkesi doğrultusunda yeni bir siyasal örgütlenme oluşturulması amaçlanmaktadır. Ulus devletin yeniden formüle edildiği bu dönemde yurttaş kimliğinin yerine de etnik, kültürel, dinsel vb. kimlikler ön plana çıkmaktadır. Yeni anayasada da bu yönde bir revizyon yapılacağı, ilk tartışmalardan anlaşılmaktadır. Böylelikle cemaat ve tarikatlara mensup olanların kimlikleri anayasal güvence altına alınacak ve toplumun din kurallarına göre yeniden örgütlenmesi hukuki dayanak kazanmış olacaktır. Böyle bir Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD emperyalizminin ne kadar işine yarayacağı açıktır.

AKP rejiminin anayasası

Burada bir parantez açarak yeni anayasanın öngördüğü toplumsal yapıya ilişkin bazı sol kesimlerin ve Kürt hareketinin beklentileri hakkında kısa bir hatırlatma yapmak yerinde olacaktır. 1982 Anayasası’nın yurttaş tanımının “Türk kimliği” ile eşitlenmesinden haklı olarak rahatsız olan ve bunun değiştirilerek yerine örneğin “Türkiyeli” olarak adlandırılabilecek bir kimlik konulmasını talep eden Kürt hareketinin, anayasayı yapan esas güç olan AKP’nin politikalarını görmezden gelerek yeni anayasa çalışmalarına, sırf bu saikle destek vermesi, görünüşe bakarak özü ıskalamak anlamına gelecektir. Kürt kimliğinin anasayal düzeyde tanınması elbette bir zorunluluktur ve Kürt hareketinin uzun yıllardır süren mücadelesinde önemli bir aşama anlamına gelecektir. Ancak sosyal devletin ve laikliğin saf dışı edildiği, hukuk devletinin esamesinin okunmadığı bir anayasanın ifade ettiği toplumda Kürtlere biçilen pay da Kürt ulusal hareketinin yerini Hizbullah’ın alması, Kürt ulusal mücadelesinin çözmek için büyük bedeller ödediği feodal bağların güçlenmesi olacaktır. Aynı durum, Kürtlerle benzer niyetlerle yurttaş kimliğinin yeniden tanımlanmasına destek veren diğer toplumsal muhalefet grupları için de geçerlidir. Örneğin bazı eşsinsel örgütleri anayasa çalışmalarına, toplumsal kimliklerinin tanınması beklentisiyle destek vermektedirler. Bizzat bakanının eşcinselliği hastalık olarak tanımladığı AKP hükümetinin bu soruna bir çözüm getirmesini beklemek saçma değil midir? Her şeye rağmen anayasada bu kimliklerin tanınmasının olumlu olacağını düşünenlere, yeri geldiğinde anayasanın da delindiği yüzlerce davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kapılarında “adalet” aradığını hatırlatalım. Yapılacak yeni anayasa, AKP’nin siyasi gücüne ve devlet içindeki örgütlenmesine dayanan yeni rejiminin anayasası olacaktır. Bu anayasadan ne emekçilerin ne Kürtlerin ne kadınların ne eşcinsellerin ne de diğer ezilen kesimlerin lehine olumlu bir şey çıkmayacaktır.

Bugün demokratik bir anayasa mümkün mü?

Bir anayasanın demokratik olup olmaması büyük ölçüde onu yaratan toplumsal koşullar ve siyasal öznelere bağlıdır. Dünyada, faşist yönetimlerin devrildiği dönemlerde, halkın yoğun ilgisi ve talebi ile oluşturulmuş demokratik anayasa örnekleri vardır. Apartheid rejiminin ardından yapılan Güney Afrika Anayasası, Chavez yönetimi döneminde yapılan Venezuela Anayasası bunlara örnek olarak verilebilir. Demokratik anayasa oluşturulmasının temel koşulu halkın, anayasanın hazırlanışı aşamasına, çeşitli siyasal araçlarla dahil olmasından geçer. Bu araçlar ise siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları ve derneklerdir. Bugün anayasa çalışmaları yürütülürken karşımıza çıkan tablo, kitle örgütlerinin üzerinde büyük bir iktidar baskısı kurulduğunu açıkça göstermektedir. Mecliste grubu bulunan muhalefet partilerinin milletvekilleri de dahil olmak üzere birçok siyasi partinin yöneticileri ve üyeleri çeşitli davalarda tutuklu olarak yargılanmaktadır. Aynı durum AKP yandaşı olmayan sendikalar, meslek örgütleri ve dernekler için de geçerlidir. Halkın örgütlenmesinin önüne yasal ve fiili her türlü engel bizzat AKP tarafından konulmaktadır. Sonuç olarak AKP, seçim sandığında elde ettiği yüzde 50 oranında oyu, halkın temsilcisi olduğu iddiasına kılıf olarak kullanmakta ve toplumsal örgütlenme araçlarını kendisine tabi kılmaya, bunu başaramadığı durumlarda da etkisizleştirmeye çalışmaktadır.

Anayasanın hazırlanış sürecinde demokratik bir ortamın oluşturulmasının bir diğer koşulu ise mevcut tartışmaların halka ulaştırılabileceği bağımsız kitle iletişim araçlarının olmasıdır. Medyanın, kapitalist sistemin parçası olan bir endüstri halini aldığı ve bunun bir sonucu olarak sermaye gruplarının kontrolüne girdiği uzun yıllardır bilinen ve birçok çevrenin dile getirdiği bir gerçektir. Ancak AKP’nin ikinci kez seçimi kazandığı 2007 yılından bu yana, sermaye grupları arasında önceden var olan ve bazı siyasi tartışmalarda farklı seslerin çıkmasını sağlayan rekabetin de tümüyle silindiği, o günden bu yana AKP’nin medyayı tümüyle kontrolü altına aldığı ortadadır. Televizyonlarda ve gazetelerde, önemli siyasi tartışmalara ilişkin AKP’yi eleştiren tarzda yayın yapmak imkansız hale gelmiştir. Medyaya ayar verirken AKP çeşitli araçlar kullanmaktadır. “Suç”larının büyüklüğüne göre ya da toplumdaki tanınmışlık derecesine göre, AKP’nin çıkarları doğrultusunda yayın yapmayan gazetecilerin payına işten atmadan tutuklanmaya kadar çeşitli “ceza”lar düşmektedir. Memlekette tutuklu gazetecilerin sayısı 100’ü geçmiş; onlarca gazeteci ise işsiz kalmıştır. Gazetecilerin bu denli büyük bir baskı altına alındığı günümüzde, özellikle genç kesimin haber kaynağında önemli bir yer tutan internet ise yasal düzenlemelerle “güvenli” hale getirilmeye, internet siteleri sansürlenmeye ve AKP ya da cemaat aleyhine yazılar yazan internet kullanıcıları soruşturulmaya başlanmıştır. Tüm bunlar, AKP’nin halkın genelini temsil etme iddiası ile birleştiğinde ortaya çıkan gerçek çarpıcıdır. Anayasa hazırlığı sürecine dahil olabilen az sayıdaki kitle örgütü ya AKP yardakçısı sivil toplum örgütlerinden ya da sermayenin temsilcilerinden oluşmaktadır. Yıllardır emekçilerin her türlü kazanılmış hakkını elinden alarak sermayenin önüne dikensiz bir gül bahçesi seren AKP’nin yapacağı anayasadan emekçilerin payına kölelikten başka bir şey düşmeyeceği aşikardır.

Sosyalistlerin tutumu ne olmalı?

Yeni anayasa tartışmalarında sosyalistlerin takınması gereken tutum, anayasanın oluşturulması sürecini tarif ederken aşağı yukarı ortaya çıkmıştır. Yeni anayasa çalışmaları tam bir tiyatroya dönüşmüş durumdadır. Özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi kavramları açıktan açığa alaya alan bir komedi oynanmaktadır. Ancak böylesi bir komedi dahi, bazı sosyalist çevrelerde “sürece müdahale etme” yanılsaması yaratabilmektedir. İşçi ve emekçilerin temsilciliğini yapma iddiası taşıyan bazı sosyalist partiler, TBMM Anayasa Komisyonu’nun, “usulen” düşüncelerini almak üzere kendilerine yaptıkları başvuruları, bazı noktalarda eleştiriler getirmekle birlikte, olumlu bir havada karşılamaktadırlar. Emek Partisi (EMEP)’in, TBMM Anayasa Komisyonu sözcüleriyle yaptığı görüşmede, 12 Eylül Anayasası’nın toplumsal ihtiyaçlara cevap vermediği vurgulanarak “yeni bir anayasa yapma zorunluluğuna” işaret edilmiştir. EMEP’in Yeni anayasa yapımından beklentisi ise daha fazla toplumsal katılımın sağlanması yönündedir.

EMEP’in fazla iyi niyetli değerlendirmesini bir kenara bırakacak olursak, daha önce anayasa değişikliği için yapılan referandumda “yetmez ama evet” tavrı takınan, başta Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) olmak üzere bazı sosyalist çevreler, anayasa çalışmalarına balıklama atlama niyetindeler. Ne de olsa “yetmez” dedikleri şeyler için bir adım daha atma imkanı buluyorlar. Referandumda takındıkları tutumun ardından dozu gitgide artan ve Kürt hareketini, sosyalistleri, gazetecileri ve akademisyenleri hedef alan siyasi operasyonlara ortak olmanın utancının yanına AKP’nin gerici anayasasının bileşeni olma ayıbını eklemeye son derece hevesli gözüküyorlar.

Sonuç olarak sosyalistlerin yeni anayasa hakkındaki tutumu “ama” demeden karşı çıkmak olmalıdır. Anayasa hazırlığı sürecine itiraz edip, yeni bir anayasanın AKP öncülüğünde oluşturulmasına olumlu bakmak, bu kötü komedide saf bir figüran olmayı kabullenmek demektir. Zira sosyalistlerin başrol oynamasını sağlayacak bir siyasal etkilerinin olduğundan ya da emekçilerin yeni bir anayasanın hazırlanmasında bir baskı unsuru olarak öne çıktığı bir tarihsel süreçten söz etmek imkansızdır. Bu anayasanın işlevi, AKP’nin inşa ettiği dinci-piyasacı yeni rejimin hukuki çerçevesini çizmekten ibarettir. Bu son derece baskıcı rejime karşı çıkan herkes, bu anayasaya da karşı çıkmak zorundadır.


yem_Yeni anayasaya karşı çıkmak eskisini savunmak mıdır?
Anayasa tartışmalarında, AKP’ye ait oldukça tanıdık bir argüman, yeni anayasa savunucularının diline dolanmış bulunuyor. Tartışmalar ilerledikçe bu argümanı daha sık duyacağımızı tahmin edebiliriz. “Yenisine karşı çıkıyorsun demek ki eskisini savunuyorsun” ya da “sivil anayasaya karşı çıkıyorsun, demek ki darbe anayasasını savunuyorsun” şeklinde özetlenebilecek bir akıl yürütmeyle oluşturulan bu argüman, 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği referandumu tartışmalarında da Evet’çi cephenin temel argümanlarından biriydi. Referandum tartışmaları sırasında, özellikle sosyalistler arasında bu argümanın büyük bir etki yarattığını söyleyebiliriz. Nitekim birçok sosyalist aydın ve çevre, sırf 12 Eylül Anayasası’na destek veriyormuş gibi gözükmemek için “Burjuvazi içindeki çatışmalar bizi ilgilendirmez” diyerek tutum almamayı tercih etmiş ya da aynı saikle “Boykot cephesini örgütleme”ye girişmişlerdi. Bu argüman referandumda yüzde olarak ne kadarlık bir etki yaratmıştır bilinemez ama bu tutumu takınan sosyalistlerin siyasi bir gündeme etki etme şanslarının, yalnızca toplumsal etki gibi nesnel nedenlerin dışında “siyasetsizlik” olarak nitelendirilebilecek öznel nedenleri de olduğunu göstermiş oldu.

Gelelim yeni anayasacıların kullandığı yutturmacaya. Yuttrumaca diyoruz; çünkü açık bir şekilde yeni anayasanın eskisinden daha iyi olacağı, demokratik olacağı, sivil olacağı yutturmacasına dayanıyor. Yukarıdaki yazıda hem anayasanın oluşturulması sürecine ve bu süreçte yaratılan terör ortamına ilişkin hem de anayasanın üzerine inşa edileceği değerlere ve toplumsal yapıya ilişkin yaptığımız incelemede AKP’nin anayasasının 1982 Anayasası’nı bile mumla aratacak bir anayasa olacağını ortaya koyduk. Birçokları, durumun böyle olduğunu bile bile, tıpkı referandumda yaptıkları gibi ya tutum almamayı tercih edecek ya da “Ne de olsa darbe anayasasından iyi olur” gibi bir iyi niyetle tartışmalara ucundan kıyısından dahil olmaya çalışıyor. Böylece, zamanında 12 Eylül’ü de, onun anayasasını da çiçeklerle karşılamış olanların “12 Eylül’le hesaplaşma” dümenleri tıkır tıkır işliyor. Bu yüzden emekçilerin, sosyalistlerin, Kürtlerin referandumu öncesindeki tartışmaları, sonuçlarını ve referandum sonrası iyiden iyiye gemi azıya alan AKP faşizminin icraatlarını etraflı bir şekilde değerlendirip ona göre tutum almaları gerekmektedir. Aksi halde aynı çukura yeniden düşmek kaçınılmaz olacaktır.


yemleme kutusu_1Anayasa hazırlığında “yemleme” taktikleri
Yeni anayasa tartışmalarında, AKP’nin en önemli silahlarından biri, anayasaya konulacak ve “demokratik” bir atılım havası yaratma amacını güden maddeler olacak. Daha önce 12 Eylül 2010’da yapılan referandumda kullanılan bu “yemleme” taktiği, özgürlük ve demokrasi gibi kavramları toplumsal içeriğinden soyutlayarak bireysel bazı hakların anayasal düzeyde tanınmasına aşırı önem atfeden liberallerin ağzına bal çalmak için kullanılıyor. Referandum sürecinde de tanık olduğumuz üzere, bu bal çalmalar, muhatapları tarafından olumlu birer adım olarak görülüyor. Bu durum bir bütün olarak anayasanın işlevini değerlendirmelerine engel oluyor ve bu çevreleri AKP’nin projesine destek olmaya itiyor.

Kullandığımız “yemleme” tabirinin hoşgörülmesini isteyerek özgürlük ve demokrasi adına bu oltaya gelmenin geri dönülmez sonuçları olacağını belirtmemiz gerekir. Uluslararası alanda “demokratik yönetim” makyajını korumak ve yalnızca İslamcıların destek vermediği, toplumun bütün kesimlerinin arkasında durduğu bir anayasa yapıldığı imajını yaratmak için kullanılan bu yöntemin deşifre edilmesi bir zorunluluktur. Emekçilerin bütün sosyal ve ekonomik haklarının ellerinden alndığı, sağlık, eğitim gibi en temel kamu hizmetlerinin piyasanın insafına terk edildiği bir anayasada birtakım bireysel hakların tanınması demokrasi adına olumlu bir adım olarak görülemez.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99