Sosyalizm üzerine aykırı notlar-4

rsuyada-devrimLenin’e göre, tarihsel perspektif dikkate alındığında, devletin ilerde sönümleneceğini o aşamada ilân edemezlerdi. O andan sonra bunu hiçbir aşamada ilân edemediler. “Stalinizm” partinin devletleşerek bütün topluma hükmetmesi ise, bu süreç o sıralarda, Savaş Komünizmi döneminde başladı.

Yavuz Alogan

İki tanığın (Fyodor Alliluyev ve Vyaçeslav Molotov) anlattıklarına göre, Ekim Devrimi’nden sonra Sovyet Hükümeti’nin ilk resmi toplantısında Kamenev ve Troçki, o zamana kadar bütün devrimci partilerin programlarında yer alan bir maddenin uygulanması için önerge vermeye hazırlanırlar. Konu, orduda idam cezasının kaldırılmasıdır. Tartışmaya kulak misafiri olan Lenin, “Bu ne saçmalık!” diye bağırır. “İnsanları kurşuna dizmeden nasıl devrim yapabilirsiniz!”. “Stalinizm” devlet bürokrasisinin fiziki tasfiye yoluyla yenilenmesi ise, sürecin o anda başladığını söyleyebiliriz.

Mart 1918’de toplanan VII. Parti Kongresi’nde Nikolay Buharin, parti programında “devletin olmadığı gelişmiş sosyalist düzen” ifadesinin yer almasını önerir. Lenin karşı çıkar; “Şu an için biz kayıtsız şartsız devleti temsil ediyoruz,” der. Lenin’e göre, tarihsel perspektif dikkate alındığında, devletin ilerde sönümleneceğini o aşamada ilân edemezlerdi. O andan sonra bunu hiçbir aşamada ilân edemediler. “Stalinizm” partinin devletleşerek bütün topluma hükmetmesi ise, bu süreç o sıralarda, Savaş Komünizmi döneminde başladı.

Mart 1921’de toplanan X. Parti Kongresi’nde sendikaların işlevi karara bağlandı ve Lenin’in sendikaları devletten bağımsız tutan ve işçilerle ilişkilerde baskıdan çok ikna yöntemlerini esas alan önergesi kabul edildi. Troçki ise sendikaların üretici birliklerine dönüştürülmesini ve iç savaş sırasında uygulanan “zorunlu emek seferberliği”nin sürdürülmesini isteyerek, Stalin’in 1927’den sonra hızlı sanayileşme için getirdiği katı çalışma kurallarının habercisi oldu. Gene bu kongrede parti içi hizipler yasaklandı; böylece, Kasım 1927’de Troçki ve Zinovyev’in, ardından NEP siyasetlerinin terk edildiği dönemde Buharin, Rikov ve Tomskiy’nin partiden atılması mümkün oldu. Başka deyişle, “Stalinizm” denilen şey “monolitik parti” anlamına geliyorsa, bu süreç X. Parti Kongresi’nde Lenin tarafından başlatılmış, Stalin tarafından sadece abese vardırılmıştır.

1923’te Troçki işçi-köylü ittifakını bozacak hızlı bir sanayileşme programı için baskı yapmış; Stalin köylüleri savunan Buharin’le birlikte bu “sol sapma”ya karşı çıkmış, fakat dört sene sonra, 1927’de, Troçki’nin önerdiğinden çok daha hızlı ve baskıcı bir sanayileşme süreci başlatmıştır (Ernest Mandel bütün kitaplarında Troçki ve Stalin’in programları arasındaki maliyet farkını ortaya koymuş, birincisinin uygulanması halinde toplumsal yıkımın sadece “daha az” olacağını öne sürmüştür).

Peki bu kadar hızlı bir sanayileşme, ancak “monolitik” bir parti yapısıyla; baskıcı bir askeri devlet, çok güçlü bir istihbarat örgütü, infazlar yoluyla aşağıdan yukarıya doğru sürekli yenilenen bir bürokrasiyle gerçekleştirilebilecek bir sanayileşme, neden gerekliydi? Bu sorunun cevabını, 1920’de parti merkez komitesinin üç sekreterinden biri, parlak bir iktisatçı ve talihsiz bir devrimci olan Preobrajenskiy (1936’dan sonra ne zaman tutuklandığı ve nasıl öldüğü bilinmez) her türlü siyasi kaygının ötesinde, açıkça ifade etmiştir: “Sovyetler Birliği’nde büyük ölçekli sosyalist ekonominin kurulmasını ve genişletilmesini finanse etmek için gerekli sermaye birikimi, ancak küçük üreticiden, esas olarak köylüden sağlanan fazlalara fiilen el konulması halinde mümkündür.” Preobrajenskiy bu sözlerle aslında Stalin ve Troçki’nin niyetlerini ortaya koymuştur.

Ekim Devrimi gerçekleştiğinde durumun farkında olan ve bunu ifade eden kişi Lenin’dir. Yakın zamanda Batı’da (gelişmiş kapitalist ülkelerde) devrim olmadığı taktirde, bu devrimler gerçekleşene kadar çok zor koşullarda “Kale”’yi savunmak zorunda kalacaklarını; bu süreç içinde kendilerini bekleyen tehlikenin “Asyatik Despotizm”e dönüşmek olduğunu belirtmiş ve yüzünü doğuya dönmüştür (Devrimci Doğu Halkları Kurultayı, Bakü, 1920). Doğu’dan da 1925-27 Çin Devrimi’ne kadar ses çıkmayınca, Kale’yi savunmak Stalin’e düşmüş ve Lenin’in hep kaygılandığı “Asyatik Despotizm” proletarya diktatörlüğü adı altında Rusya’ya hâkim olmuştur.

Olanlara ilişkin en özlü anlatım Troçki’ye aittir. İhanete Uğrayan Devrim’de (1936) şöyle der [köşeli parantezler bana ait –Y.A.]: “Savaştan sonraki [I. Dünya Savaşı] devrimci buhran Avrupa’da sosyalizmin zaferine yol açmadı. Sosyal Demokratlar burjuvazinin imdadına koştu [1918-1923 Alman Devrimi’ni kastediyor]. Lenin ve arkadaşlarına kısa bir ‘soluklanma nöbeti’ gibi görünen o dönem [Brest-Litovsk Antlaşması, NEP vb.], koskoca bir tarihsel kesite [Kulakların, ardından Nepmanların tasfiyesi ve hızlı sanayileşme] uzandı. Sovyetler Birliği’nin çelişkili toplumsal yapısı ve devletin-ultra-bürokratik karakteri, aynı zamanda kapitalist ülkelerde faşizme ve faşizm-öncesi gericiliğe yol açan bu yegâne ve ‘beklenmedik’ tarihsel duraklamanın dolaysız sonuçlarıdır.”
Hızlı sanayileşme, hayal edilemeyecek kadar zor, açlık yüzünden kitlesel ölümlerle, kapitalist gelişmenin hiçbir evresinde görülmeyen ağır çalışma koşullarıyla süren, iç savaş benzeri bir dönemdi. İşçi-köylü ittifakı sona ermiş ve ideolojik öncü (Parti) köylülere savaş açmıştı. Zengin köylüyü, Kulak sınıfını, yoksul köylüden ayırmak mümkün olmamıştı. Stalin, kitlesel hoşnutsuzluğun bir muhalefet hareketi olarak çevresinde toplanabileceği bütün eski Bolşevikler’i 1936-1939 arasında tasfiye etti. Bu süreç içinde III. Enternasyonal Sovyet dış politikasının bir aygıtına, Moskova’ya bağlı bütün komünist partileri de Sovyet istihbaratının uzantılarına dönüştü.

Dönemin bütün devrimcileri tek ülkede sosyalizmin nihai olarak kurulamayacağını biliyordu. Marks ve Engels’in kitaplarını henüz papaz okulu öğrencisiyken okuyan, Rus Sosyal Demokrasi’sinin bütün tartışma ortamlarında yer alan Stalin’in de, sosyalizmin kurulduğunu (!) birkaç kez ilan etmesine rağmen, bunu bildiğinden kuşku duyamayız. Burada mesele Kale’yi savunurken “sosyalizme geçiş süreci” perspektifini kaybetmemekten ibaretti. Ne var ki maddi koşullar, II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım ve bütün bir Marksist entelijansiyanın yok olması bu süreci yozlaştırdı.

Belki paradoks gibi görünecek ama, Sovyet sosyalizmi, yönetici bir kast olarak devlet bürokrasisi tasfiye dışında kendisini yenileyecek bir yöntem geliştiremediği için çöktü. Rusya’da ne Troçki’nin öngördüğü “politik işçi devrimi” ne de Stalin’in savunduğu “tek ülkede sosyalizm” gerçekleşti. Sonuç olarak Paris Komünü iki ay, Rusya’da sosyalizm deneyimi ise 74 yıl sürdü.
Tarihte bireylerin rolü elbette önemlidir. Ancak bir Marksist, bireyleri de maddi koşulların yarattığını bilir. Troçki’yi sürgüne gönderen, Stalin’i ise Çar’ın postuna oturtan aynı maddi ve siyasi koşullardır. 1917 yılında Stalin, Bolşevik Partisi içinde her türlü sınavdan geçmiş ve çevresine en geniş militan grubu toplamış tek liderdir. Diğerleri uzun mültecilik yıllarından sonra Amerika’dan gemiyle, Almanya’dan mühürlü trenle gelmişlerdir. Eski Menşevikler’den ya da orta yolculardan (“Ağustos Bloku” gibi) ayrılıp Bolşevikler’e katılanlar da olmuştur. Oysa Stalin, Avrupa’da kaldığı çok kısa süreler dışında Kiev’den Vladivostok’a, Gürcistan’dan Sibirya’nın kuzey kutup dairesine kadar sürekli hareket halinde olan, Lenin’e kişisel olarak bağlı bir militandır. Lenin’in ona “milli mesele” üzerine bir kitap yazdırması da rastlantı değildir. Böylece onu bir teorisyen olarak da geleceğe hazırlamıştır. 1905’te Petrograd Sovyeti’nin sözcüsü olarak “Devrimin Büyük Çanı” lakabını kazanan Troçki’yle “küçük çıngırak” ya da Sçedrin’in lafazan avukat tiplemesinden mülhem “Balalaykin” diye dalga geçen Lenin’in, 1917’de onu devrimin baş ajitatörü olarak Parti’nin en üst kademesine yükseltmesi de bir deha örneğidir.

Devrim’in en kritik günlerinde Stalin Pravda’yı tek başına çıkarıyordu. İç Savaş sırasında Troçki Kızıl Ordu’nun başına bir tür “siyasi komiser” olarak atanmışken, Stalin en stratejik cephede, Moskova’yı Kuzey Kafkasya’ya bağlayan Çaritsin’de (daha sonra Stalingrad) Krasnov ve Denikin’in Beyaz Rus Orduları’yla savaşmıştır. Klimenti Voroşilov, Semyon Budyonni ve Grigoriy Kulik gibi İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü komutanları Çaritsin cephesinden, Stalin’in yakın çevresinden çıkmışlardır. Hepsi yoksul köylü ailelerinden gelmedir. Birincisi, babası ayakkabı tamircisi olan bir maden işçisi; ikincisi, bir süvari çavuşu; üçüncüsü ise Çar’ın ordusunda topçu eriydi. Gene Çaritsin’de Stalin, Kızıl Ordu Komutanı Troçki’nin çok değer verdiği Çarlık Ordusu’ndan kalma yüksek rütbeli “askeri uzmanlar”ı kurşuna dizerek gelecekteki büyük çatışmanın ilk kıvılcımını ateşlemiştir. 1927’ye gelindiğinde, hem Bolşevik kadroların güvenini kazanan hem de askeri başarıları olan Stalin’in karşısında görkemli Troçki’nin hiç şansı kalmamıştı.

Ama öte yanda, en güvenilir Rus Devrim tarihini (hem 1905 hem de 1917) yazan; 1928-1933 arasında faşizmi ve nazizmi, 1936-1939 İspanyol İç Savaşı’nı adım adım analiz eden; yaklaşan dünya savaşını Lenin’in emperyalizm teorisini de geliştirerek haber veren ve III. Enternasyonal’in (Lenin’in) mirasını sadakatle koruyan ve geliştiren de Troçki’den başkası değildir. Verili dünya koşullarında Lenin’in teorisi Troçki’nin, pratiği ise Stalin’in şahsında gelişmiş gibidir; fakat birincisi, Lenin sonrası devrimci marksist teoriyi geliştirirken, ikincisi giderek Rus Anavatanı’nın Çarı’na dönüşmüştür.

Rus devrim tarihi hakkında yazılanlardan öğrenilecek çok şey vardır. Ancak o dönemin tartışmalarını, hâlâ aynı maddi ve siyasi koşullar geçerliymiş gibi bugüne aktarmak ya da 1900’lerin dünyasından günümüze bir süreklilik varsayımıyla teori geliştirmek, tam bir anakronizmdir. Stalin-Troçki çatışmasının tarihsel ve maddi zemini ortadan kalkmıştır. Mezarlarından çıkma imkânı bulsalardı, Rusya’da yeni bir Bolşevik Partisi kurarlar, aralarındaki sorunu da sadece toplantı aralarında tartışırlardı.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99