Padişahın hoşgörüsü ve kışlada asker ölümleri

fft99 mf1593424“Hoşgörü dediğimiz sürece bir tarafı hep yüceltirken, geriye kalanları hep daha aşağı ve suçlu görürüz. Bu ise başlı başına sakat bir düşüncedir gün gelir o aşağı saydıklarını hoş görmekten vazgeçer devlet ve sonu katliam olur bunun!”

Ekin Deniz


Hoşgörü toplumu olmak bu denli makbul birşey midir ki, başbakanından tutun en alelade tarihçisine kadar herkes “hoşgörü toplumuyuz” diyerek Türk toplumuna güzellemeler düzmeye çalışırlar. Toplumumuzun ne kadar iyi, olumlu karakterlere sahip olduğunu ifade edebilmek için sürekli bir hoşgörü lafı geçer durur resmi söylemde. Bir de bunun tarihsel temelleri vardır tabi, ne kadar hoşgörülü olduğumuzu kanıtlamak için acayip bir Osmanlı geçmişi yaratılır. Her şeye muktedir, adil, hoşgörülü Osmanlı imajı! Bu çerçevede özellikle devlet ve gayrimüslimler ilişkisinde “yüce Osmanlı Devleti”nin bütün ihtişamına ve kudretine uygun olarak tebaasına nasıl hoşgörülü olduğu hele ki aslında “öteki” olan gayrimüslimlere nasıl da adilane, hoşgörülü muamelede bulunduğu dillere pelesenk olmuştur. Peki gerçekten bu kadar övünülecek bir şey midir hoşgörü toplumu olmak, hele hele 21. yüzyılda hala devlet-toplum, devlet-birey ve topluluklar arası ilişkileri “hoşgörü” gibi muğlak bir kavram üzerinden anlamlandırmaya çalışmak?

Klasik dönemlerde belki ileri sayılabilecek hoşgörü toplumu olmak, 19. yüzyıldan itibaren geri bir kavram haline gelmiştir. Vatandaşlık haklarının gelişmesi toplumsal ilişkilerde temel düstur haline gelmiş ve bu haklar ekseninde devlet-toplum ve topluluklar arası ilişkiler yeniden düzenlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda yaşadığı çelişkilerin bir kaynağı da bu vatandaşlık ilişkilerini toplumsal hayata yedirememesinden, hala klasik “hoş görülenler” ve “hoş görenler” ilişkisini korumaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Hoşgörü gibi bir kavramdan bahsettiğimiz anda ortada iki grubun bulunması gerekir: ilki hoş görenler yani makbul sayılan olumlu, arzu edilen özelliklere sahip olanlar, ikinci olarak ise hoş görülenler yani özünde kabul edilemez ve kötü sayılan özelliklere sahip olanlardır. Osmanlı Devleti döneminde hoş görenler Sünni Müslümanlar iken hoş görülenler geriye kalan dini ve mezhepsel tüm grupları kapsamaktaydı. Türk milliyetçiliğinin yükselişi bu Sünni Müslüman özelliğine bir de Türklük özelliğini eklemiştir. Bu eklenme ile birlikte Müslüman olup farklı etnik gruplara ait olanlar hakim millet içinden çıkarak, hoş görülmesi gerekenler güruhunun arasına katılmıştır. Cumhuriyet döneminde de “öteki” sayılanlar yani Sünni Türklerin dışında kalanlar hoş görülmesi gerekenler olarak değerlendirilmeye devam etmiştir. Hoş görülenler, pek de makbul sayılmayan özelliklerine bir parça sahip çıkacak olsalar karşı karşıya kaldıkları şey yok edilme tehdidi olacaktır. Kimdir bu hoş görülenler? Alevilerdir, Kürtlerdir, Ermenilerdir, sosyalistlerdir, feministlerdir, eşcinsellerdir… Bütün bu ötekiler, kendi kimliklerini inkar ettikleri sürece sorun yoktur, ancak ne zaman ki bir toplumsal sıkıntı çıkar hemen bir çıban başı bulunur. Gün gelir o aşağı saydıklarını hoş görmekten vazgeçer devlet ve sonu katliam olur bunun! Tıpkı tarih boyunca Alevilerin karşılaştığı katliamlar gibi, tıpkı 1915 gibi, tıpkı 1938 Dersim katliamı, tıpkı 6-7 Eylül olayları, tıpkı Maraş, tıpkı Çorum katliamları gibi, tıpkı Sivas’ta diri diri yakılan canlar gibi, tıpkı Hrant gibi…

Bu zihniyetin bir başka halkasını 2012’nin ilk ayında ard arda gelen asker intiharlarında gördük. 1 ayda tam 6 askerin canına kıydığı açıklandı ve tesadüfe bakın ki 6’sı da ya Kürt kökenli idi ya da Alevi. Ve bu ölümlerde ne askerlerin aileleri inandı çocuklarının kendilerini öldürdüğüne ne de kamuoyu. Nedense sıklıkla Alevi veya Kürt çocuklarıdır bu ölen askerler; TSK’dan açıklama gelir, ya eğitim zayiatı denir bu giden canın ardından ya intihar etti, ya da kaza oldu denir. İnanır mıyız peki bu açıklamaya? Aslına bakarsanız açıklamayı yapan bile inanmıyordur bu dediğine… Gün olur Ermeni bir er olur bu canına kıyılan, Türkçü görüşleriyle tanınan bir başka asker çıkar ve herkesin gözü önünde nişan alır er Sevag’a. Sonra açıklama hazırdır, her şey kaza olur bir anda. Sevag’ın öldürüldüğü tarih de manidardır: 24 Nisan, yani Ermeni halkının sürgününün başladığı tarih. Ordu doğru düzgün yargılamaya bile gerekli görmez Ermeni Sevag’ı vuran askeri; birden tahliye ettirir.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1991-2009 yıllarını kapsayan, TSK bünyesinde meydana gelen şüpheli asker ölümleri raporu durumun vahametini açıkça ortaya koymaktadır. Rapora göre: “1991 ve 2001 yılları arasında TSK içinde 815 şüpheli asker ölümü yaşanmış, 433 şüpheli intihar girişimi yaralanmayla sonuçlanmış. 2000 ile 2009 arasında Jandarma Genel Komutanlığı içerisinde 401 şüpheli ölüm gerçekleşmiş.” Bu sayılarla Türkiye asker ölümleri ve asker intiharlarında dünyada birinci sıraya oturmaktadır.

Artık biz aslında hoşgörülüyüz safsatasını bir kenara bırakıp, Kürt’ün Kürtlüğünün, Alevi’nin Aleviliğinin yahut Ermeni’nin Ermeniliğinin hoş görülecek bir kusur değil doğal olduğunu kabul etmek gerekir. Yoksa daha çok Sevaglar, daha çok Kürt ve Alevi erleri askerlikleri sırasında sözde kör bir kurşuna hedef olur ve kaybedilen şey bir hayat değil de alelade bir şeymiş gibi bu ölümler eğitim zayiatı olarak ilan edilir.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99