Militarist Modernleşme üzerine: “Demokrasinin beşiği Avrupa” efsanesi

33Avrupa’nın tarihin en kanlı iki savaşını, Belge’nin incelediği modernleşme süreci boyunca yaşadığını, üstelik bu savaşlarda Almanya’nın olduğu kadar, Belge’nin sivil modernleşme örneği olarak gösterdiği İngiltere’nin de payı olduğu gerçeğinin göz ardı edildiği açık.

Ali Kızıloğlu

Geçtiğimiz sayıda Murat Belge’nin İletişim Yayınları tarafından Ekim 2011’de yayınlanan kitabı Militarist Modernleşme üzerine bir yazı kaleme almıştık. Söz konusu yazı, kitabın genel amacı, yöntemi ve Murat Belge’nin yakın tarihi yorumlayışı hakkında bir dizi eleştiri içeriyordu. Ancak bu eleştiriler, yer darlığı nedeniyle, ister istemez sınırlı ölçüde yapılabildi. Geçen yazıda, sonraki sayılarda tartışmayı derinleştirmek üzere bazı konu başlıklarından kısaca söz etmiştik. Bu sayıda ise, Belge’nin kitabında verili bir durum olarak aldığı, bütün bir çalışmanın üzerine inşa edildiğini düşündüğümüz fikir üzerine bir tartışma yapacağız: “Demokrasinin beşiği Avrupa” efsanesi.

Buna efsane diyoruz; çünkü ancak bir efsanede bulunacak bazı özellikleri taşıdığını düşünüyoruz. Belirli bir döneme ilişkin özelliklerin zaman mefhumu gözardı edilerek genelleştirilmesi, aykırı görülen örneklerin özensizce ve kendinden menkul bir şekilde “Avrupa dışında” ilan edilmesi, militarizm gibi araçsal bir öğenin esasa ilişkin değerlendirmenin merkezine konulması ve siyasal teoride bunun üzerinden bir “karşıtlık” inşa edilmesi gibi unsurlar nedeniyle, söz konusu analizin bilimsel bir tarih çalışmasından çok bir “efsaneleştirme” çabasını andırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Sonuç olarak Belge’nin formülasyonu, “demokratik Avrupa”nın militarizme mesafeli olduğu “gerçeğinden” hareket ediyor ve modernleşme süreçlerinin militarizme mesafeli olduğunu düşündüğü örnekleri “Avrupa demokrasisinin içinde” ilan ediyor; diğer örnekleri ise bunun karşısına yığıyor. Öyle ya, Avrupa’da askerin değil darbe yapması, siyasetin rutin gidişatını değiştirebilecek bir açıklama dahi yapması düşünülemez Belge’ye göre.

Sivil demokrasinin dayanılmaz hafifliği
Belge’nin kitabı “sivil demokrasi”ye bir güzelleme niteliğinde. Haliyle eskinin bütün kurumlarını, kalıntılarını da kötüleme, yere çalma ve üzerinde tepinme eğiliminde yazar. Öyle ki, kavramsallaştırmasını doğru düzgün yapmadan tarih anlatısına giriş yapıveriyor. Haliyle bir dizi önkabul de beraberinde geliyor. Örneğin demokrasi ile modernizm çoğunlukla birbiri yerine kullanılan kavramlar oluvermiş Belge için. Ancak Almanya, Japonya ve Türkiye hakkında konuşmaya başladığında ayrılıyor bu kavramlar. İngiltere, İtalya ve Yunanistan için söz konusu iki kavram birbirinden pek de ayırt edilemiyor. Neden mi? Çünkü birinci grup, modernleşme sürecini militarist bir yol izleyerek yaşamıştır, ikinci grup ise “sivil” ve demokratik bir yolla modernleşmiştir Belge’ye göre! Gerçekten müthiş bir buluş. Avrupa’nın tarihin en kanlı iki savaşını, Belge’nin incelediği modernleşme süreci boyunca yaşadığını, üstelik bu savaşlarda Almanya’nın olduğu kadar, Belge’nin sivil modernleşme örneği olarak gösterdiği İngiltere’nin de (hatta sömürge paylaşımı konusunda diğer Avrupa ülkelerini yaya bırakacak kadar saldırgan olan İngiltere’yi baş sorumlu ilan etmek bile yanlış olmayacaktır) payı olduğu gerçeğinin göz ardı edildiği açık. Belge’nin sözünü ettiği militarizmden arındırılmış Avrupa demokrasisi, Avrupa’nın (ve dünyanın) bir dünya savaşını daha kaldıramayacağının fark edildiği koşullarda, 2. Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkmış bir olgudur. İnsan hakları, demokrasi ve sivil siyasetin Avrupa’yla özdeşleştrilmesinin kısa tarihi ancak 1946’ya kadar götürülebilir. Kaldı ki saydığımız bu değerler Avrupalı’lara ait bir ayrıcalıktan başka bir şey değildir. Cezayir’de, Çinhindi’nde katliamlar yapan Fransız ordusunu; Folkland Adaları’nı, Irak’ı istila eden İngiliz ordusunu hangi insan hakları ve sivil demokrasi kavramıyla bağdaştırabiliriz? Hele bir de Avrupa’nın bayraktarlığını yapmaya çalıştığı bu liberal demokrasinin Amerikan yorumuna örnekler vermeye başlarsak bu yazıyı birkaç sayfada toparlamamız imkansız hale gelecek. Ancak tüm bunlara edecek lafı da bulunur Belge’nin. Neticede onun analizine konu olan militarizm örneklerinde ordu, karar alma mekanizmasında bulunuyor, bizim saydığımız örneklerde ise uygulayan oluyor. Kararı siviller verdiği sürece sorun yok!

Demek ki “sivil, demokrasi, insan hakları” gibi kavramları kullanırken bazı noktaları açıklığa kavuşturmamız gerek. İmal edildikleri yerde kullanıldığı şekliyle ithal ettiğimiz sürece yaptığımız analizlerde sorun yaşayabiliyoruz. Tarihsel koşullar gözönüne alınmadan yapılan her türlü analizde benzer sorunlarla karşılaşmak olasıdır. Şöyle tanımlıyor Belge militarizmi: “Militarizmin bence şaşmaz özelliği, “askeri değerler” dediğimiz şeyleri, veya askeri norm ve kuralları, toplumun tamamına, yani asker olmayan kesime de kabul ettirmeyi amaç edinmiş bir zihniyettir.” (Belge, 2011: 147-148) Bu tanımlamasının ardından, Alfred Vagas’tan da militarizm üzerine alıntılar yapıyor. Biz de bu alıntılardan dikkat çekici birkaç cümleyi paylaşalım: “Militarizm asker kişinin sivile egemenliğini, devletlerin hayatında yer alacak ruh ve idealler, değer ölçekleri arasında askeri taleplerin aşırı önemi ve önceliğini vurgulayagelmiştir” (Vagst, 1959:14. Aktaran: Belge, 2011:148). “Savaşa değil de askeri erkana hizmet etmek üzere oluşturulmuş bir ordu militaristtir” (Vagst, 1959:15. Aktaran: Belge, 2011:148). “Militarizm barışseverliğin karşıtı değildir; gerçek karşıtı, sivilliktir” (Vagst, 1959:17. Aktaran: Belge, 2011:148). Belge’nin militarizm tanımını kullandığı Vagst’ın, belirgin bir askeri yönetimi analiz ettiği açıkça gözükmektedir. Belge ise bu analizi, bütün bir modernleşme sürecinin geneline atfederek kullanmaktadır. Böylece militarizmi bir şekilde “demokrasi karşıtlığı” ya da “demokrasi arızası” halinde kullanıyor Belge. “Ancak asker giderse demokrasi gelir” şeklindeki formülasyonun arkasında yatan bu genellemeden başka bir şey değildir.

Uludere’de sivil demokrasi
Belge’nin Avrupa’ya atfettiği sivil demokrasinin dünyanın çeşitli ülkelerindeki yansımlarından örnekler verdik yukarıda. Türkiye’de de, Belge’nin hakkını teslim ettiği bir “sivilleşme” süreci yaşanıyor son yıllarda. Şu sıralar doruğa çıkmış olan bu çalışmaların neticesinde sivil iktidarın askeri yönetimi tam anlamıyla denetimine aldığı açıktır. Belge’nin sözünü ettiği zorunlu askerlik ve vicdani hakkın tanınmamış olması gibi sorunlar da en azından tartışılabilir düzeye gelmiştir. Bu yüzden, eğer “her şeye rağmen ordu hala iktidarda” demeyecekse, Belge’nin artık Türkiye’de sivil bir iktidarın varlığına itirazı olmayacaktır. Ancak demokrasi adına, askerin egemen olduğu dönemle, sivillerin egemen olduğu dönem arasındaki farkı açıklarken teorik düzeyde ifade edilenin pratikteki karşılığı şu oluyor: Bundan sonra kararları siviller verecek, yani bir saldırı emri verilecekse bu karar da sivillere ait olacak. Uludere’de olduğu gibi insanların başına bomba yağdıracak olanlar siviller olacak. İşte bütün bir “sivilleşme” tantanasının gerçek hayattaki karşılığı budur.

Bunu söylerken askeri yönetimin sivil bir yönetimden hiçbir farkı olmadığını iddia etmiyoruz. Elbette baskının genelleşmesi ve hayatın her alanına sirayet etmesi gibi özellikleri düşünüldüğünde askeri yönetim despotluktan başka birşey değildir. Ancak dünya üzerindeki tek despotluk örneği de askeri yönetimlerde görülmez. Tutuklu 100’ün üzerinde gazeteciyle, onlarca belediye meclis üyesi ve belediye başkanlarıyla, siyasi parti liderleri, sivil toplum örgütleri yöneticileri ve üyeleriyle, Kürt sorununu askeri ve yargı operasyonları ile çözmeye çalışmasıyla AKP iktidarı, herhangi bir askeri yönetimi aratmayacak kadar despottur.

Son olarak kitapta yer alan ikinci bir denklem üzerine bir şeyler söyleyerek bitirelim. Militarizmden uzaklaşan toplumların demokratikleştiği tezi, toplumların serbest piyasaya yaklaştıkları ölçüde demokratikleştikleri şeklindeki liberal tezle aynı ideolojik yapıdadır ve çoğunlukla aynı ağızlar tarafından dile getirilmektedir. Demokrasi ile serbest piyasanın eşitlendiği tez, soğuk savaş antikomünizminin en çok öne sürülen tezlerindendi. Bugün hala Kuzey Kore, Küba gibi örnekler üzerinde benzer söylemler zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Ancak bu söylem, soğuk savaş dönemi boyunca ABD tarafından birçok kez savaş mazereti olarak kullanıldığı için artık inandırıcılığını kaybetmiştir. Buna ek olarak bu tez, Sovyet Bloku’nun varlığı koşullarında geçerliydi ve taraftar toplayabiliyordu. O yüzden bu tez günümüzde çoğunlukla terk edilmiştir. Demokratik olmanın koşulu artık militarizm karşıtı/sivil demokrasiden yana olmak, kültürel kimlikleri öne çıkarmak/tek ulus kimliğinden vazgeçmek, merkezi devletin tek başına egemenliğini bir kenara bırakmak/yerel otoriteleri öne çıkarmak olarak görülmektedir. Bu demokrasinin pratikteki karşılığı ise Avrupa Birliği’nin inşası olarak gözükmektedir. Avrupa’da soğuk savaş sonrası dönemde ortaya çıkmış olan bu eğilimler doğrultusunda da tarih yeniden yazılmak zorunda kalmıştır. Türkiye’de bu işin üzerine atlayan da Murat Belge olmuş gibi gözüküyor. Ancak kalkıştığı işin, Avrupa’ya yüzümüzü dönerek bütün bir tarihi, o dönemin Avrupa’sının değerlerine göre yeniden okumanın, daha önce İttihatçılar tarafından yapılandan yöntem ve amaç bakımından pek bir farkının bulunmadığını söylememiz gerekir. İttihatçılar “Medeni Avrupa”ya övgüler dizip “Türk Milleti’nin özünde bu hasletlere sahip olduğunu” öne sürerken; Belge, “Demokratik Avrupa” için aynısını yapmaktadır. Her ikisinin de yeni kurulmakta olan bir rejimin tarih tezini inşa etmeye giriştikleri de açıkça gözükmektedir. Belge’nin inşasına giriştiği “yeni tarih tezi” konusunu önümüzdeki sayıda etraflıca ele almaya çalışacağız.

* Vagst, Alfred. A History of Militarism. 1959. Meridian Books. Aktaran: Belge, Murat. Militarist Modernleşme: Almanya, Japonya, Türkiye. 2011. İstanbul: İletişim Yayınları.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99