İşaya Üşür: Türkiye solu krize yanıt üretemedi

ankusur2Avrupa Birliği’nin krizi görünüşte iktisadi bir kriz olmasına rağmen aynı zamanda siyasi bir krizdir. Bizde bunun üzerinde çok durulmuyor. Yani bir Avrupa Birleşik Eyaletleri siyasi bir birlik haline gelemedi. Bunu AB projesinin nihai iflası olarak alamayız belki; fakat orada bir kriz var.

Avrupa’daki ekonomik kriz üzerine genel bir değerlendirme yapacak olursanız, bunun genel anlamda neoliberal sistemin krizi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Avrupa’nın krizi, tabii genel olarak bakıldığında neoliberal krizden ayrı düşünülemeyecek bir olgudur. Dış görünüş itibariyle baktığınızda gerçekten yaygın adlandırılmasıyla neoliberalizm, benim hiperliberalizm demeyi tercih ettiğim süreçle ilişkili ama bütünüyle onunla bağlantılı değil. Özellikle 1980’lerden itibaren -biraz daha önceye gider tarihi bunun ama- kapitalist dünya ekonomisinde bir hegemonik kriz ortaya çıkmıştır. ABD’nin öncülüğünü yaptığı hegemonik devletler grubunun krizinin üzerine -veya bununla birlikte- kapitalist kriz olunca işler iyice karışmaya başladı ve sistem bazı konularda iyice tökezler duruma geldi. Şimdi ABD’nin öncülüğündeki bu hegemonik grup esas itibariyle Kanada, ABD, İngiltere ve İsrail çizgisini belirtir. Şimdi bu dördünü bir çizgi olarak düşünmek, zincirin halkaları olarak düşünmek lazım ve birbirinden bağımsız değillerdir. Zaman zaman ve yer yer bir tür işbölümünden bile bahsetmek mümkün ama ben bu kısa konuşmada o kadar ayrıntıya girme taraflısı değilim; doğru da olmaz. Şu anda dünya ekonomisinde hegemonik bir durum gerçekleşmiş değil. Fakat çeşitli kutuplar oluşuyor. ABD ve Avrupa aşağı yukarı 1950’lerin ikinci yarısından itibaren tek başına bu işin üstesinden gelinemeyeceğini, yani diğer kapitalist ülkelerle herhangi bir yarışa giremeyeceğini -ki o zaman ABD tartışmasız hegemon bir ülkeydi- farkına vardılar. Çeşitli aşamalardan geçilerek bugünkü Avrupa Birliği aşamasına gelindi. Son olarak da para birliği anlaşması yapıldı. Fakat bu proje esası itibariyle bir tür ABD yaratma projesiydi. Yani Amerika Birleşik Devletleri diyoruz ama o Türkçeye yanlış olarak çevrildi öyle de gidiyor. Oradaki “state” bizim bildiğimiz yani günlük olarak kullandığımız, Marksist teorideki “state”den farklı anlama geliyor; aynı zamanda eyalet anlamına geliyor. Şimdi Avrupa devletlerinin yapmaya çalıştıkları tek bir merkezi devletin olması; Avrupa Birleşik Eyaletleri oluşturulmak istendi. “Euro” para birliği de bunun çok önemli bir aşaması olarak gerçekleştirildi. Fakat imal edilen politikalardan biri şuydu; para politikasının maliye politikasını da kapsadığı veya öyle yorumlanabileceği yanılgısına düştüler. Özellikle bu finansal meselenin kontrol edilebileceği IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar -ki bunların sayısı da çok az değildir- ve şirketler burada ön plandadır. Geçenlerde bir İsviçre bankası bir rapor yayınladı. Bu çok önemlidir, Türkiye basınında gözden kaçırılmıştır. 147 şirket -ki bunların nüfusu dünya çalışabilir nüfusunun yüzde 8 küsurunu oluşturmasına rağmen- dünya servetinin tahviller bonolar vs dahil yüzde 80 küsurunu denetliyor. Bu korkunç bir şey. Zaten bu IMF başkanlığı Dünya Bankası başkanlığı vb kuruluşların arkasında yatan bu. G7’ler olmadı G8’i çıkardılar. G8’leri 20’lere çıkardılar. Bunun arkasında yatan da o çünkü artık bunu tek başına bilfiil götüremiyorlar. Peki ama bu kapitalist ülkeler arasındaki emperyalist yarış, rekabet nasıl olacak? Bunun çeşitli araçları vardı, şimdi o araçlar da işlemiyor. Birleşmiş Milletler yeterince çalışmıyor. IMF yeterince görevlerini yerine getiremiyor onlar açısından, Dünya Bankası yapamıyor. Biraz da asi evlatlar var, ILO gibi, UNESCO gibi sistemi zorlayan kurumlar var. Onların paralarını falan kesmeye çalışarak terbiye etme peşindeler şimdilik. Avrupa Birliği’nin krizi görünüşte iktisadi bir kriz olmasına rağmen aynı zamanda siyasi bir krizdir. Bizde bunun üzerinde çok durulmuyor. Yani bir Avrupa Birleşik Eyaletleri siyasi bir birlik haline gelemedi. Bunu AB projesinin nihai iflası olarak alamayız belki; fakat orada bir kriz var. Bunun siyasi olarak üstesinden gelemiyorlar. Ve tabi orada eski ulus-devlet geleneği varlığını sürdürüyor. Anlaşılan bunun çok büyük maliyetleri de var. Orada iki tane metropol ülkeden söz edebilirim. Başta iktisadi olarak Almanya, siyasi olarak da Fransa. Bunlar da ne zaman birlikte davranmaya başlıyorlarsa o zaman kendi aralarında çelişkiler başlıyor. Hep birlikte dünya ekonomisinde silah güçleri de, ordu güçleri de yetmediği için dünya ekonomisine zaten hakim olma durumları yok. Fakat ABD’nin de bunlara baskı yapma durumunda olduğunu biliyorlar. Burada da işte demin sözünü ettiğim çelişkili yapılar ortaya çıkıyor. Kriz bence o. İktisadi boyutu yok değil. Bunun üstesinden gelinebilir mi? Bunun üstesinden aslında iktisadi olarak gelinmesi teknik olarak daha kolay. Bir kısım yıkılan ülkeleri atarsınız arasından biter gider. Teknik olarak bu böyle. Ama siyasi olarak hiçbiri tek başına şu andaki gücünü dahi koruyamaz. Ne Almanya koruyabilir ne Fransa koruyabilir. Bunun da farkındalar zannediyorum. İngiltere’yi de baştan beri çok tercih etmiyorlar. Çünkü İngiltere’yi demin söylediğim, ABD’nin öncülüğünü yaptığı o zincir içinde değerlendiyorlar. İngiltere, AB’ye ABD’nin bir koçbaşı olarak giriyor. Zaten istemiyorlardı. Şimdi onu atsa ya da İngiltere girmese çok da rahatsız olmayacaklar. Dolayısıyla burada siyasi birliği yani Avrupa Birleşik Eyaletleri’ni kurmanın peşindeler. Yunanistan’daki kriz olsun İspanyadaki kriz olsun, bütün mesele benim kanaatimce o. Dolayısıyla ABD ve onun öncülüğünü yaptığı çizgi ile aralarında çelişkiler de var. Bu çelişkiler çeşitli boyutlarda karşılarına çıkıyor. Türkiye’ye yansımaları da oluyor bunların.

Türkiye’deki yansımaları nasıl oluyor bunların? Hem iktisadi bakımdan hem de siyasi bakımdan.

İktisadi bakımdan şöyle: Türkiye ekonomisi ithalat ihracat bakımından esas itibariyle yüzde 70 dolaylarında Avrupa’ya bağlı. Fakat işin ilginç tarafı Avrupa şirketlerinin finans sermayesi içindeki payları zannedildiğinden daha az. Orada ABD ve sözünü ettiğim çizgi daha güçlü. Avrupa sıfırdır demiyorum ancak siyasi olarak ABD daha güçlü. Fakat şimdi Türkiye’nin özgün koşullarından -burada ayrıntılar üzerinde duramayacağım ama- demokrasi gibi insan hakları gibi sorunları var. Şimdi Avrupa emperyalizminin geliştirdiği yeni bir yol ve yöntem var. Bunları küçümsemek için bir kenara atalım demiyorum. Amerikan emperyalizmi çok pratik, pragmatik ve biraz da pervasızca gidiyordu. Şimdi de öyle fakat Avrupa biraz daha, tarihin de verdiği imkanla insan hakları demokrasi vs buna benzer cazip, insanlara daha yumuşak gelecek, insanları etkileyebilecek argümanlarla oyuna girmeye çalıştı. Tabii bunu Avrupa’daki kapitalistlere mal etmenin, burjuvazinin has malıymış gibi görmenin de bir anlamı yok. Bu Avrupa’da ortaya çıkıyor ama Avrupa işçi sınıfının, çalışan kesimlerin, mağdur ve mazlum kesimlerin çok büyük katkısı var. Kanla, gözyaşıyla elde edildi bunlar. Şimdi bundan vazgeçmeleri de kolay değil. Yani kültürlerinin bir parçası olagelmiş. Ama neoliberal kapitalizmde bu hak ve özgürlükler ve demokrasi de açmaza giriyor. Bu Türkiye’ye iki bakımdan yansıyor. Benim görebildiğim kadarıyla İngiltere, ABD, İsrail ve Kanada çizgisi kesinlikle Türkiye’yi kendi denetim ve kontrollerinde bir alt emperyal ülke konumuna getirmek istiyorlar. Ve bunu çeşitli açılardan destekliyorlar. Avrupa da buna çok hayır demiyor ama oraya bu insan hakları, demokrasi ve başka yollarla müdahil olmak istiyor. İktisadi açıdan baktığınızda esas olarak, Avrupa’daki bu görünüm itibariyle, iktisadi boyuttaki meselelerin Türkiye’ye yansıması her zaman gündemde. Türkiye ekonomisi öyle iddia edildiği gibi çok sağlam bir yapıya sahip değil. Özellikle finans kesimi bakımından -ki sermayenin en saldırgan, en pervasız, en belirsizlik yaratan, çok istenmeyen ama onun dışında bir şey de yapılamayan bir sermaye grubu- bunlar bizim kar olarak adlandırdığımız bir tür ranta el koyuyorlar. Yani bunlar doğrudan doğruya üretken sermayenin yarattığının üzerinden, paradan para kazanmanın peşindeler. Bunun da bir sınırı geliyor. Bu sefer kendi aralarında kavgalar, dövüşler başlıyor; Avrupa yer almak istiyor. Para politikasını düzenlemek istiyorlar ama onu da beceremiyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin etkilenmemesi mümkün değil, bir şekilde etkilenecek. Tabii bu etkilenmenin derecesi, yoğunluğu siyasi iktidarın niteliğine bağlı olacak. Ama ondan da önemlisi içeride çalışan kesimlerin mücadelesine, görüşlerinin sağlam ve sağlıklı olmasına ve sürekli olmasına bağlı. Bunun da nedeni kısa süreli sonuç almanın mümkün görünmemesi. Ben buna uzunca bir süre iğneyle kuyu kazma işi diyorum. İçinde bulunduğumuz bu yeni aşama -emperyalizmin 4. bunalım dönemi de diyebiliriz- 60’lı 70’li yıllardan bir hayli farklı. Her şeyden önce sosyalizm itibar kaybına uğradı. Türkiye’deki koşullarla sol biraz daha baskı altına alındı. Bunların ayrıntılarınıı hepimiz yaşadık, biliyoruz. Şimdi dönem bu itibarı kazandırma, yani neoliberal kapitalizmin işlemediğini kitlelere aktarma, onlarla birlikte hareket etme, direnme, mücadele etme ve yeni düşünceler üretme zamanıdır. Bunların üstesinden sol ne kadar gelebilirse, toplumsal meşruiyetini kabul ettirme çabasını ne kadar yoğunlaştırabilirse, zannediyorum o kadar iyi olur solun gelişmesi açısından.

Peki günümüzde sol sözünü ettiğiniz eşitsizliklerin toplumda yol açtığı rahatsızlığı etkili bir biçimde örgütleyebiliyor mu?

Efendim tabii orada şu yanılgıya düşmeyelim. Doğru, Türkiye’de bir kriz var fakat şunu da göz ardı edemeyiz, kaynakları itibariyle krize teşne ve temayül eğilimi çok güçlü bir biçimde taşımasına rağmen bu halk kitlelerine yansıtılmadı dikkat edin. Büyümenin sağlıklı büyüme olduğunu iddia etmiyoruz. Her an beklenmedik bir durum ortaya çıkarabilir. Bölüşümde adaletsizlik derinleşti, işsizlik arttı ama şimdi bunları telafi edecek dinsel ağırlıklı kurumlar da oluşturdular. Fakat sol işin tuhafı -genel anlamda sol, Marksist solu kastetmiyorum sadece, sosyal demokratları da kast ederek söylüyorum- buna ne teorik ne pratik bir cevap getiremediler. Bana sorarsanız, mücadelelerini küçümsemeyi, haksızlık etmeyi hiç istemem ama sonuç verici şeyler yapamadılar, üretemediler. Ve bunu anlatamadılar da. Bütün üzerinde durdukları AKP’nin dinci yönü. Fakat dinci yönüne vurdukları sürece de tarihsel nedenlerle AKP’ye daha da güç kazandırdılar. Halbuki sağlık meselesi gibi çok ciddi sorunlar var. Bu günleri bile aratacak düzenlemeler yapıyorlar, muhalefet, sosyal demokrat denilen muhalefet olsun marksist sol olsun, hala bunları kitlelere ulaşıp anlatamıyor. Dolayısıyla teşbihte hata olmaz diye bir sözümüz vardır, bu şeye benziyor, Hitler iktidara geldi ama çok güçlü olduğundan gelmedi, muhalefetin kendi aralarında bir türlü birleşememesi nedeniyle gelebildi. Baktığınız zaman toplam olarak muhalefet daha güçlüydü ama birleşemediler. Benim kanaatim o ki, yarın seçim olsa AKP oylarını kaybetmemiştir hatta belki de yüzde 55’e çıkarmıştır. Bu onların çok güçlü olduğundan değil, başka kimse yok. Doğru dürüst söyleyecek bir şey yok. Ve bir de ideolojinin gücünü çok iyi kullanmaya başladılar. Tabii burada demin sözünü ettiğim bu emperyalistler arası çelişkide sermaye grupları özellikle bu ideolojik araçları çok iyi kullanıyorlar. Örgütlenmeleri de çok başarılı. Bana sorarsanız bugün en Leninist parti AKP’dir. Yani politik olarak söylemiyorum, çalışma tarzı olarak. Çünkü onlar bu işleri ev ev, kişi kişi dolaşarak yapıyorlar. Solcular politik reflekslerini kaybettiler. 


 davutogluYeni sermayenin gücü “Emperyal Türkiye” için yetersiz

Hocam son olarak bu “emperyal Türkiye” tartışmasına da değinebilir miyiz kısaca? Şöyle özetleyeyim, Yiğit Bulut “emperyal Türkiye”nin oluşmaya başladığını öne sürdüğü yazılar yazıyor, başka bazı köşe yazarları da özellikle Türkiye’nin Ortadoğu’daki son dönemde artan diplomatik etkinliğinden hareketle benzer değerlendirmeler yapıyorlar. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Burada her şeyden önce bir etik sorun da var. Şunu söylemek istiyorlar: Biz sömürülen bir ülke olmayalım, sömüren bir ülke olalım. Osmanlıcılık meselesi de böyle. Merak etmeyin kimsenin Osmanlı’yı geri getirmeyeceğini senden benden iyi biliyorlar. Onu bir retorik düzeyinde kullanıyorlar. Bütün imparatorluklar esas itibariyle işgalcidir. Yani Roma da böyleydi, Bizans da böyleydi, Osmanlı da böyleydi. Şimdi dağıldı, bundan pişmanlık duyalım istiyorlar. Ne yapacağız? Demin sözünü ettiğim o ittifak Türkiye’nin alt emperyal bir ülke olmasını destekliyor. Hükümetin bu yöndeki politikaları son derece yanlış bana göre. Arap Baharı denilen olayda bunu çok net, berrak biçimde gördük. Suriye’ye ağabeylik yapmak istiyor, Libya’ya benzerini yaptı. Bu, onların tezahürleri, böyle bir niyet var. Peki Türkiye burjuvazisinin gücü tek başına yeter mi buna? Özellikle AKP’nin yarattığı bu yeni sermaye grubunun buna gücü yeter mi? Bana göre yetmez. Eğer uluslararası sermaye grupları olarak -ki bizim büyük sermayenin buna gücünün yetmeyeceğini hepiniz biliyorsunuz- siyasi baskılarla, ekonomik kararlarla baskı araçlarıyla bunu ikna edebilirler ve ikna etmiş gibi de görünüyorlar. Tabii bir de ideolojiyi AKP’nin kullanış tarzına dikkat edin. Başbakan gitti Mısır’da laiklik dersi vermeye başladı. Yani hem burada, içeride kendisini meşru kılmaya başladı yerleşik düzen açısından hem de onlara, fakat esas itibariyle o ABD çizgisindeki ülkelere “ya biz İslam retoriğini kullanıyoruz ama biz iyi müslümanlarız biz öyle terör merör -tırnak içinde kullanıyorum- yoluna başvurmayız” mesajı verdi. O bakımdan da bir terfi kazanma imkanı var. Bu gerçekleşir mi? Bazı özel koşullarda mümkün olabilir belki ama o yönde arzu ve istek, hatta tutku olduğunu ben kuvvetle tahmin ediyorum. Bu tabii, kendi aralarındaki çelişkiye bağlı olarak, nerede sonuçlanacak bugünden kestirmek kolay değil.

 

 

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99