İnsan ne zaman ölür?

theo angelopoulosSonsuz sessizlikte sürekli izlersek geçmişi ve bugünü zaten yarım kalan öyküyü tamamlayabilecektik ve onun başladığı öykü hepimiz için başka başka devam edecekti. Zaten öykü hepimizin öyküsüydü, 20. yüzyılda yaşamış olan herkesin, yerinden edilen, yeni bir yere giden, sığınan, yolda olan, yola çıkan, emek veren, evsiz olan, savaş gören, yenilen ve yola devam eden… herkesin…


Şafak Doğu

Bir akordeon sesiyle sahne açılır. Uzun bir yol. Uçsuz bucaksız. Yolda sis var, göz en çok sonsuzluğu görüyor ve sonsuzluğun içinden geçenler var. “Eleni!” diye bağıran bir adam, kırmızı ışıkta duran arabanın başına üşüşen sokak çocukları, elektrik direklerinde insanlar, deniz kenarında uzun beyaz elbisesiyle bir kadın, kıyıda bembeyaz çamaşırlar, nehirden geçen Lenin heykeli, meydanda ölen bir at ve… Müzik sesi daha da yakınlaşıyor. Sis biraz dağılır, bir motosiklet. Tekrar sis…Ve sonsuzluk…

25 Ocak’ta Angelopoulos’un ölüm haberini okudum gazetede. İlk aklıma gelen bir hocama mail atmaktı. İvedilikle yazdım ve gönderdim. 1. Sınıf’ta derste Ağlayan Çayır filmini izleyip izlemediğimizi sormuştu hocamız. İzlemek şöyle dursun adını bile duymamıştık ne filmin ne yönetmenin. Merak edip edindim filmi, izledim. Sonra tekrar… tekrar… Bu sefer baştan sona değil ara ara… Şiir gibi, okuyup kapattıktan sonra hayatına devam ederken bir satırın/sahnenin bir an aklına düşmesi… ipteki beyaz çamaşırlar… Mail bir teşekkür mailiydi ve şöyle bitiyordu: ya o gün Ağlayan Çayır’ın adını anmasaydınız derste, ya bugün ben Angelopoulos’un öldüğünü düşünseydim… Angelopoulos’tan söz ettiği için hocama minnettarım. Önce hayata, mekana, insanlara, yola durup uzun süre bakmanın ne kadar önemli olduğunu öğrenebildiğim için. Durup sadece (yeterince) bakınca ne çok şey görebileceğimi öğrenmeme vesile olduğu için. Sadece hayatın değil, sinemanın da koşmaktan, ölmekten, öldürmekten, heyecandan, gerilimden, olağan dışı olaylardan değil de sessiz bir yolculuktan ibaret olduğunu görmemi sağladığı için. Çok teşekkür ederim, her ikisine de; aceleye getirmeden, mekanı zamana iliştirip ikisini birlikte yaşarsam hayatın ne kadar çok zenginleştiğini fark edebildiğim için. Yola, hayata, yaşadığım topraklara, insanlara, yoldakilere benimle birlikte aynı yolculuğun parçası olan her şeye…

Theo Angelopoulos’u ilk olarak yüzyıl başında yerinden olan/edilen insanların hikayesini anlatırken/izlerken tanıdım. Bir üçlemenin ilkiydi bu film ya, üçüncüsünü çekerken fiziken ayrıldı aramızdan, hikayenin sonunu bize göstermesinin gerekli olmadığını, nokta koymanın gereksizliğini ispatlarcasına. Sonsuz sessizlikte sürekli izlersek geçmişi ve bugünü zaten öyküyü tamamlayabilecektik ve onun başladığı öykü hepimiz için başka başka devam edecekti. Zaten öykü hepimizin öyküsüydü, 20. yüzyılda yaşamış olan herkesin, yerinden edilen, yeni bir yere giden, sığınan, yolda olan, yola çıkan, emek veren, evsiz olan, savaş gören, yenilen ve yola devam eden… herkesin… Filmlerinde sadece bakmamızı istiyordu. Görmemizi sağlamak yerine bakmamızı istemek. Sinema tarihinin en mütevazi eylemiydi, bazılarına sıkıcı gelen uzun, upuzun zaten sonu da olmayan, kamerayı çevirdikten sonra bıraktığı yerde sonsuza dek sürecek olan sekanslar. Alameti farikasıydı bu plan sekanslar, Homeros’tan alıntıladığı bir teknik olarak görüyordu. Hiçbir filminde sorumlularının utançtan altında ezileceği kadar kocaman laflar, büyük büyük mesajlar yağdırmadan anlatıyordu hikayesini, ya da bizlerin hikayemizi. Son hikayesi de aynı şekilde bitti, sessiz, kısa cümleli, puslu ve Karaindrou’nun müziği eşliğinde dudakta yarım bir gülümseme, gözlerde hafif bir nemle...

Dedim ya büyük, ağız dolusu kelimeler sıralamazdı, uzun cümleler, uzun diyaloglar yerine uzun susmalarla anlatırdı hikayesini. Hayatı bir sahnede özetlemenin yolunu bir kez değil, defalarca bulmuştu ya, unutamadığım iki önemli sahne vardır Angelopoulos’tan hayatın özeti olan: Puslu Manzaralar (Landscape in the Mist) filminde karlı bir meydanda gece karanlığında bir kavgaya, bir atın ölümüne ve bir düğüne tanıklık eden iki çocuğun yer aldığı sahne ve Sonsuzluk ve Bir Gün (Eternity and a Day) filminde yaşlı adam ve çocuğun otobüs yolculuğu sahnesi. Otobüsten inenler, sloganlar eşliğinde koşarak otobüse binen kızıl bayraklı eylemci, enstrümanlarıyla gelen ve otobüste de çalmaya devam eden müzisyenler, sessizce onları izleyen yaşlı adam, çocuk ve o yolculukta olduğunu fark etmeyen biletçi…

Son olarak gene Sonsuzluk ve Bir Gün’de küçük çocuğun adama sorduğu soru ve aldığı cevap aslında benim hocama neden teşekkür maili atma ihtiyacı hissettiğimin bir cevabı:
“-İnsan ne zaman ölür?
-Artık hatırlamadığı zaman.
-Başka?
-Artık hatırlanmadığı zaman.”

Angelopoulos’un öldüğünü zannedecektim, onu tanımasaydım. Oysa ki Zamanın Tozu’nda geçtiği gibi: “Hiçbir şey sona ermedi, ermez de... Hiçbir şey asla sona ermez...”

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99