Dink cinayeti hangi devletin işi?

hrant dinkRakel Dink’in eşinin öldürülmesinin hemen ardından bahsettiği “bir bebekten katil yaratan karanlık” hala zifiri rengini korusa da Dink cinayetini yalnızca bir nefret ve milliyetçi histeri ile açıklamak cinayetin kanını elinde taşıyanların Türkiye’yi yeniden yaratma eylemlerine destek olmaktan öteye gitmez.

Çağlar Kılınç

Hrant Dink’in öldürülmesi, her siyasi cinayet gibi nefret ve kine dayalı bir ideolojinin açığa vurulması olmakla birlikte sadece nefret ve kin unsurlarıyla açıklanamayacak politik hesapların bir sonucuydu. Yine Hrant Dink’in öldürülmesi birçok siyasi cinayetten farklı olarak Türkiye siyasetinin yeniden ve köklü bir değişime karşılık gelerek şekillenmesi sürecinde kritik bir halkayı oluşturdu. Yani Dink cinayeti bir yönüyle devletin kendi varlığı ile bağdaştıramadığı unsurların temizlenmesi gibi klasik bir anlamı barındırmakla birlikte diğer yönüyle devletin el değiştirdiği bir sürece karşılık gelmesiyle de politik bir operasyonu ifade ediyor.

Her devlet organizasyonu gibi Türkiye de köklü bir siyasi cinayetler geleneğine sahiptir. Reşit bile olmayanların parmaklarının bastığı tetikler, bu ülkenin yetiştirdiği birçok değerinin toprak altına gitmesiyle sonuçlandı ve bunların her birinde görülen devletin parmağı, tetiği çekenin yine devlet eliyle işlenmiş nefretini kendisinin hiç de hesaplamadığı bir biçimde kullanmayı başardı. Rakel Dink’in eşinin öldürülmesinin hemen ardından bahsettiği “bir bebekten katil yaratan karanlık” hala zifiri rengini korusa da Dink cinayetini yalnızca bir nefret ve milliyetçi histeri ile açıklamak cinayetin kanını elinde taşıyanların Türkiye’yi yeniden yaratma eylemlerine destek olmaktan öteye gitmez. Üzerinden geçen beş koca yılın ardından Dink cinayetini yerli yerine oturtmak ve cinayeti takip eden siyasi operasyonlar dizisi ile mücadele etmek en az Samast’ları yetiştiren karanlıkla mücadele etmek kadar elzem bir görevdir.

Cinayetin öncesi ve hemen sonrası

Cinayetin öncesinde Dink’in başı devletle yine dertteydi. O dönem AKP’nin yeterince Türk bulunmaması temelinde muhalefet gösteren milliyetçi odak içinden Büyük Hukukçular Birliği adını verdiği avukat grubunun başını çeken Kemal Kerinçsiz “Türklüğe hakaret” üzerinden 301. maddenin ihlal edildiği gerekçesi ile çeşitli aydınlar hakkında davalar açmaktadır. Hrant Dink de dava edilen bu aydınlardan biridir. Şimdi Ergenekon tutuklusu olan Kerinçsiz ve Veli Küçük’ün de dahil olduğu destekçi grubu, Dink’i savunmasını yapacağı mahkemede protesto ederek akıllarınca milletin vicdanında mahkum ediyorlardı. Kerinçsiz benzer bir biçimde Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenmesi planlanan “Ermeni Konferansı”nı da iptal ettirerek namına nam katmaya devam etti. Bugünden bakıldığında Hrant Dink’in açık hedef haline getirildiği linç ortamını örgütleyen bu şahısların neredeyse takım halinde Silivri’de kamp yapıyor olmaları Dink’in öldürülmesini takip eden operasyonlar dizisinin ilk bağlantı halkasını oluşturdu. Bu bağlantı üzerinden Dink cinayetinin Ergenekon’a ihale edilmesi çabası bugün hala son derece canlı bir biçimde yürütülüyor. İlk bakışta gerçekçi görünen bu analiz cinayetin arından geçen beş yıl değerlendirildiğinde Türkiye gerçeğine yeteri kadar oturmadığı gibi Dink cinayetinin basit bir nefret cinayeti olarak kalmasını sağlayacak en temel dayanağı oluşturuyor. Celalettin Cerrah sıcağı sıcağına ne demişti: “Cinayetin herhangi bir siyasi boyutu ve örgüt bağlantısı yok. Zanlı, milliyetçi duygularla cinayeti işlemiş."

El değiştiren devlet ve ortada kalan ihale

2007 yılı Türkiye siyasi tarihi açısından birçok noktada kırılmalarla doludur. 19 Ocak günü Hrant Dink’in öldürülmesi bu kırılmalardan biri ise 22 Temmuz’da AKP’nin seçimlerden %47 oy oranı ile galip çıkması bir diğeridir. Zira AKP iktidarının ikinci döneminde yukarıda sözünü ettiğimiz milliyetçi muhalefet odaklarına yönelik Türkiye tarihinin en kapsamlı ve en muğlak siyasi operasyonu başlattı. Kendisine “ulusalcı sol” diyenlerden Kerinçsiz gibi azılı faşistlere kadar birçok unsur tamamen etkisiz hale getiririlirken ulusalcı muhalefetin tabanını oluşturan kitlelerin büyük umut bağladığı Cumhuriyet Mitingleri’nin siyasi etkisini de seçim zaferi ile yerle bir etti. Bundan sonrasını takip etmek kolay değil. Açılan onlarca dava, tamamen farklı siyasi odaklara yönelik yürütülen operasyonlarda tutuklanan binlerce insan ve tamamen AKP- Cemaat koalisyonunun eline geçen bir devlet mekanizması…

Yıllar süren yargılamanın ardından mahkeme heyetinin kararını Celalettin Cerrah’ın ilk açıklamasının bir kopyası gibi vermiş olması gerçeği elbette değiştirmez. Hrant Dink devlet eliyle örgütlenmiş bir cinayetin sonucunda öldürülmüştür. Ancak bu tespit de yeterli açıklamayı sağlamaktan uzaktır. Bugünün politik sorusu Dink cinayetinin failinin hangi devlet olduğudur. Zira cinayet tam da devletin el değiştirme sürecinin ortasında işlenmiş ve hemen ardından gelişen süreçte bir kanadın diğerini tasfiyesinde önemli bir araç olarak iş görmüştür. Dink cinayetinin sorumluluğu bu ikiliyi fersah fersah aşmakla birlikte Hrant Dink konusundaki etkinlikleri nedeniyle Kerinçsiz – Küçük ekibinde somutlanan eski devlete mi aittir yoksa AKP – Cemaat eliyle kurulan yeni devlete mi? Sonucu değiştirecek tartışma buradadır.

Peki hangi devlet? Bu sorunun yanıtı konusunda fikir sahibi olabilmek için Hrant Dink’e yönelik linç kampanyasından başlayarak cinayetin planlanması ve üzerinin örtülmesine giden yolda sorumluluğu bulunan kişilerin işlev ve rolleri doğru analiz edilmelidir.

İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan’ın mahkemenin verdiği “örgüt yok” kararının ardından yaptığı açıklama Dink’in sağlığında girişilen linç kampanyasında tutum alan insanların nasıl cezalandırıldığı ya da ödüllendirildiğine dair çarpıcı bilgiler içeriyor. Hrant Dink’e yönelik olarak “Türklüğe hakaret” iddiası ile açılan davada Şişli’deki mahkemede ceza çıkmasının ardından temyiz talebini görüşen Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Yargıtay Başsavcılığı’nın beraat öngören tebliğnamesine rağmen cezayı onamıştı. O gün 9. Ceza Dairesi’nin başkanı olan Hasan Gerçeker bu yaz Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu Başkanlığına getirildi. Başsavcılığın itirazını görüşen ve cezada ısrar eden Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyelerinden Nihat Ömeroğlu’nun çocuğunun nikahının bizzat Başbakan tarafından onurlandırıldığı, yine cezanın onanması için canla başla çalıştığı ileri sürülen kurul üyelerinden Hasan Erbil’in de Yargıtay başsavcılığına atandığı, Dink’e ceza verilmesine itiraz eden Ömer Faruk Eminağaoğlu gibi isimlerin ise sonrasında Ergenekon üyesi olmakla suçlandığı Turgut Kazan’ın son derece yerinde hatırlatmasında bulunan ayrıntılar.

Hangi devlet sorusuna yanıt verebilmenin bir diğer ayağı da doğrudan cinayetin tezgahlanmasında ihmali ya da rolü bulunan devlet büyüklerinin işlevleri. Yasin Hayal ve Erhan Tuncel gibi isimleri memleketin siyasi hayatına kazandıran teşkilatı hatırlayalım. BBP bünyesinde faaliyet gösteren Alperen Ocakları’ndan yetişme bu Türk gençlerinin şimdilerde demokrasi şehidi olarak andıkları şefleri Muhsin Yazıcıoğlu ile çekilmiş fotoğraflarını hatırlayalım. Bu ekip içinden Erhan Tuncel’i muhbir olarak Emniyet’te istihdam eden kişinin Ramazan Akyürek olduğunu, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü olan Akyürek’in Dink’e yönelik cinayetin ihbar edildiği teşkilatın başkanı olarak, üstüne bir de cinayeti işleyen çetenin içinde kendi yerleştirdiği bir muhbire de sahip olan bir kişi olarak terfi ettirilmesini hatırlayalım. Üstelik Akyürek’in ödüllendirilmesi daha üst bir görevde kıyıda dinlendirilmesi şeklinde değil, Dink cinayetini takip eden büyük operasyonun, Ergenekon’un yürütülmesinde en kritik işlevi gören Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığına getirilmesiyle yapılıyor. Çok çarpıcı birçok ayrıntısını Merdan Yanardağ’ın bundan iki yıl önce gayet derli toplu bir biçimde yazdığı bu süreçten ilk çıkarılan sonuç yeni devletin Dink cinayetinde masum olmadığıdır. Ramazan Akyürek ve benzer isimler için soruşturma iznini yıllarca vermeyen Başbakan, cinayetin skandal şehirlerinden İstanbul’un valisini de milletvekili yaparak cinayetin aydınlatılması karşısında nerede durduğunu yıllardır gösteriyor.
Ergenekon’a yıkmak yeni cinayetlerin katillerini aklamaktır

Tartışmanın bugünkü boyutu, mahkemenin 17 Ocak’ta cinayette örgüt olmadığına karar vermesi, 19 Ocak’ta binlerce kişinin Dink’i anma yürüyüşüne katılması ve anma etkinliğinde yapılan konuşmada mahkeme kararına tepki olarak Ergenekon vurgusunun yapılması ile yeniden şekillendi.

Kendilerine Hrant’ın arkadaşları adını veren -ki bu ifadede herhangi bir yanlışlık yoktur- liberal aydın grubu açısından olayın Ergenekon bağlamında örgütlü bir suç olarak kabul edilmesi, bu şekliyle Mustafa Balbay’dan Ahmet Şık’a kadar uzanan bir üye listesinin üzerine yıkılması iç ferahlatıcı olabilir. Onlar AKP hükümetinin kirli işlere bulaşmadan devlet olduğunu, derin devleti tasfiye ettiğini, demokratik hukuk devleti niteliğini kazandığını iddia ettikleri için bunda şaşılacak bir şey görmemek gerekir. Davanın görüldüğü mahkemenin de örgütlü bir suç bulamaması, Erhan Tuncel’i serbest bırakması gayet normaldir, zira devletin adam öldürmesine cinayet denmez!

Dink cinayetinin önümüzdeki dönem hükümet açısından hangi bağlamda ele alınacağını ise bizim vakıf olamayacağımız türlü hesaplar belirleyecek. Erdoğan Hükümeti yargının kararına saygılı olup sessizliğini muhafaza da edebilir, son mahkeme kararına gelen tepkileri kendi havuzunda biriktirmek amacıyla Ergenekon bağlamında yeni bir saldırıya da geçebilir. Bizim Dink cinayetinden bu tartışma bağlamında gördüğümüz ise eskisiyle yenisiyle devletin bu cinayetten soyutlanamayacağıdır. Devletin yeni sahipleri onlara direnen eski sahiplerinin uzantılarınca tasarlanan bir cinayet planının yolunu açmış, ardından bu cinayetin yarattığı siyasal ortamı kendi iktidarının tesisinde etkili bir biçimde kullanmışlardır. Devletin bugünkü sahipleri tarafından yürütülen bu operasyon karşısında sağlam bir siyasal pozisyon sosyalistler için büyük önem taşımaktadır.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99