Bir acayip ittifak: Sol ve Din

20070828BizReligion dm_500Milyonların bu ekonomik eşitsizliğe isyanı “ne gelirse Allah’tan” ideolojisiyle devlet eliyle bastırılmaya çalışılırken, günlük hayatında çok daha seküler bir yaşam süren iş adamları ve iş kadınları da kendi zenginliklerinin karşısında fakirliğin ve işsizliğin korkunç boyutlarını gördükçe bu kaderciliği desteklediler.

Çiğdem Oğuz


Son yıllarda, aslında çok eski bir geçmişi olan, din ve sosyalizm tartışması yeniden gündeme gelmeye başladı. Eski tartışmadan farklı olarak özellikle 1970’lerin sonuna doğru ortaya çıkan ve yeni sağ olarak özetlenen siyasal konjonktürün egemenliği, neo-liberal hükümetlerin muhazafakârlıkla kurduğu, genel anlamda ekonomik çöküşleri ahlaki çöküşe bağlayan düşüncenin ittifakı ve bu hükümetlerin dini topluma sunuş şekli solda yeniden değerlendiriliyor. Solun marjinalize olmasını da toplumun dinî değerlerine yabancılaşması ve bu değerleri yadsımasıyla açıklayanlar dinî düşünce ve sosyalizm ilişkisinin bu bağlamda yeniden tartışılması gerektiğini savundular.

Özellikle “Arap Baharı” olarak adlandırılan siyasi gelişmeler İslam’ın da bir tür muhalif harekete dönüşebileceği ve anti-emperyalist bir dinamik kazanabileceği şeklinde yorumlandı. Bu bağlamda sosyalistlerin bir bölümü de İslami hareketi ittifak yapılabilecek bir potansiyel olarak değerlendirdiler. Sol ve dini uzlaştırma çabası İslam’ın esasında eşitliğe adaletten daha çok vurgu yapan bir din olduğu, kitlelerin harekete geçmesinde aşağıdan gelen bir hareket olarak kullanılabileceği, dinin ezilenler üzerinden kurduğu söylemin siyasallaşacağı öngörüsünden yola çıktı.

Toplumu her türlü “ilerici” vasıflarla dönüştürme isteği Jakobenlikle itham edilirken, İslami düşüncenin sosyalistler tarafından dışlanması ise topluma yukardan bakmak, toplumun gerçeklerine yabancı olmakla eleştirildi. Bir toplumsal düzen önerilecekse bu toplumun dinamikleri gözetilmeliydi. Fakat, sol bu tartışmalarla paralize olurken günümüzde çok da iyi görülüyor ki bir toplum yukardan aşağı yozlaştırılabiliyor. Tam tersi de mümkündür, sosyalizm de topluma uyum sağlama projesi değil onu dönüştürme projesidir. Toplumdaki dinamikleri iyi analiz etmek de bu dönüşümün en gerekli esaslarındandır, sosyalizmi topluma uyarlamanın değil.

Öncelikle unutulmaması gerekir, toplumun dinî potansiyeli özellikle son 20 yılda neo-liberal muhafazakar hükümetler eliyle yükseltilmiştir, din adeta çeşitli kurumlar aracılığıyla topluma pompalanmıştır. Bütün dinler, özellikle İslam, sadece toplumsal değil, siyasal bir düzen de önermiş, dinin bu politik olma hali kimi zaman ön plana çıkarılırken kimi zaman da geri planda bırakılmıştır. Günümüzde yaşanan ise neoliberalizm ve küresel sermayenin yıkıcılığı karşısında kaderciliğin organize bir şekilde yükseltilmesidir. Milyonların bu ekonomik eşitsizliğe isyanı “ne gelirse Allah’tan” ideolojisiyle devlet eliyle bastırılmaya çalışılırken, günlük hayatında çok daha seküler bir yaşam süren iş adamları ve iş kadınları da kendi zenginliklerinin karşısında fakirliğin ve işsizliğin korkunç boyutlarını gördükçe bu kaderciliği desteklediler. Onlara verilen ihaleler, mal varlıkları, yatırımları, ettikleri kârlar da kitlelerin gözünde kader ve talih olmalıydı. Allah onlara çok vermiş, diğerlerine de ellerindekilerle yetinmesini ve kendilerininkine göz dikmemesini salık vermişti. Madende ölmek de “kader”di, taşeron şirketlere madenleri pazarlayıp voliyi vurmak da…

Sol ve İslam’ı bağdaştırmaya çalışanlar öncelikle bu egemen ideolojiyle bağları olmadığını belirten, bu kadercilikten ayrı bir “gerçek İslam”ın olduğunu savunarak işe başladılar. Örneğin, Birikim dergisinin “Sol ve İlahiyat” sayısında bir yazıda “Asıl mesele, otoriter rejimlerin meşrulaştırılmasında bir araç olarak kullanılan dinin, halkın gerçek çıkarlarını korumak için egemen sınıflara karşı mücadelede ideolojik bir silah olarak nasıl bir işlev göreceğidir”(1) deniliyor. İslam sosyalizme göre yorumlanamayacağına göre, sosyalizm, bu projeye uygun yorumlanıyor: “Zira sosyalizm, insanın tanrı tahayyülünün olumsuzlanmasında ifadesini bulan öz bilinci değil, bilakis insanın müspet öz bilincidir. Bu da şüphesiz Marksizmi artık bir zamanların Moskova’daki ebleh ideolojik otoritelere bağlı, kapalı ve donmuş bir sistem değil, çeşitli yorumlara açık ve dolayısıyla yeni bir İslami yoruma da elverişli devinim halinde bir düşünce sistemi olarak algılamayı icap ettirmektedir.”(2) Bu düşünceye göre ne sosyalizm ne de İslam şimdiye kadar gerçek anlamlarıyla hiç var olmadıkları için uzlaşamadılar, Marksizm Moskova’da “ebleh”çe uygulandığı için, İslam’ı da egemenler kendilerine göre yorumladıkları için bu ikisini özünde birleştirecek elverişli bir ortam oluşmadı.

Benzer şekillerde Kuran’dan ve hadislerden mülk edinme, fakiri doyurma, ezilenlerin yanında olma söylemleri bu çerçeveyi desteklemek için kullanıldı. Kısaca, İslam iyiydi ama egemenler onu ele geçirmiş, kendi amaçları doğrultusunda kullanıyorlardı. Burada İslam’ın iyiliği ya da kötülüğü üzerine tartışmayacağız, fakat aklımızdaki soru neden dinin sosyalizmle uzlaştırılmaya çalışıldığıdır: Sosyalizmi dinamik tutmak için dine neden ihtiyaç duyulsun?

Bu soruların cevabı da, soruların kendisi kadar politiktir. Toplumun İslam ve sosyalizm ekseninde uzlaşıp egemenlere başkaldıracağı düşüncesi ilk bakışta naif gelse de sol açısından tehlikeli bir yönelime yol açmaktadır. Özellikle sol-liberal olarak adlandırılan çevrelerin desteklediği bu yaklaşım, egemenlerin elinden İslam’ı almak yerine, İslam’ı daha da kurumsallaşmış halde karşımıza çıkarmaktadır. Bu kurumsallaşmanın liberal düşüncenin sivil toplumcu anlayışıyla da ilgisi vardır. Şöyle ki, İslam devletin elinden çıkıp, sivil topluma (Gülen cemaati de bu sivil toplum bağlamında değerlendirilebiliyor) devrediliyor ve böylece kitleler dinini yaşamada “daha özgür” olabiliyor.

Üstelik açık bir politik tutum gerektiren durumlarda, örneğin anayasa referandumu tartışmasında, Kürt hareketine yakın olmayan bütün İslamcılar ve sol liberaller evet oyu kullandılar. Daha önce sorduğumuz sorunun, yani sol ve İslam neden uzlaştırılmaya çalışılıyor sorusunun cevabı için de bu örnek ele alınabilir. Bu uzlaşma, toplumun değerlerine yakınlaşmak ve bu değerleri kabul etmekten çok, mevcut iktidarla uzlaşmayı hatta iktidarla stratejik bir ortaklık kurma durumunu yaratmıştır.

Öte yandan yine bu sol liberallerin kurduğu tarih anlatısında toplumun her daim bir dinî dinamiğinin olduğu kurgusu da vardır. Yani toplum, özünde dini değerlerini laik devlete karşı sürekli korumaya çalışmış, bu ikisi arasındaki gerilim elit/laikin, yoksul/dindar kitleleri ezdiği, dolayısıyla AKP gibi bir parti iktidara geldiğinde yoksul/dindar kesimi temsil ettiği düşüncesiyle bu iktidarın sahiplenilmesini öngörmüştür.

Din ve sosyalizmi uzlaştırmaya çalışan düşünce de toplumu dönüştürmek yerine kolay ve tehlikesiz olanı yani topluma dönüşmeyi seçiyor. Bu seçimin en doğal sonucu muhazafakâr ideolojiye karşı apolitik bir duruş sunuyor. Muhafazakâr dalganın uluslararası gücü de hesaba katıldığında (Türkiye’de evrime savaş açan Adnan Oktar’ın, ABD’li yaratılışçı, akıllı tasarımcı sivil toplum kuruluşlarınca desteklenmesi gibi) İslam ve sosyalizm uzlaştırıcıların pasif kaldığı, hatta bu uzlaştırma çabasının –bilinçli ve bilinçsiz- bu dalgayı desteklediğini söyleyebiliriz.
Solun Aydınlanma’ya sırtını dönmesi ise bu açıdan politik bir intihardır. Kimi sol çevrelerin de sarıldığı Adorno’nun Aydınlanma eleştirisinden yola çıkarak çizilen çerçeve bakın ne boyutlara ulaşabiliyor: “Bireyin ebede yolculuğunda kurtuluşu; kendisine, fiziki ve sosyal çevresine ve yaratıcısına yabancılaşması; anlam ve hürriyetini kaybetmesi; haz endüstrisiyle içine itildiği meta fetişizmi; katil ve canilerin elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor olmaktan ve zalimleri muzaffer görmekten duyulan dindirilemez acı; mağdurların hep mağdur kalmasını görmekten doğan umutsuzluk ve en önemlisi hastalık, yaşlılık ve ölümün önlenememesinden kaynaklanan dehşet; doğal felaketlerin ortaya çıkardığı yıkıcı psikolojik travmalar gibi modern insanın problemlerine seküler felsefenin ve modern bilimin sağlayabileceği hiçbir çözüm yoktur. Bunlar ancak dini inanç sistemleriyle üstesinden gelinebilecek şeylerdir.”(3) Bu bağlamda Bediüzzaman ve Adorno pekâlâ uzlaşabilir!

Fakat hiçbir materyalist, aydınlanmanın temel kazanımı olan, “Tanrı’yı bulutların üzerine hapsetme” başarısından bir adım bile geri gitmeyi kabullenmemelidir. Günümüzde yaşanan muhafazakârlaşmanın da yukarıdan aşağıya pompalandığı, toplumu “el açan” bir pozisyonda bıraktığı ve yıkıcı ekonomik gelişmeler karşısında “kaderciliği” öğütlediği de akılda tutulmalıdır. Bunlara karşı ise sosyalistlerin muhaliflerini iyi belirlemesi gerekmektedir. Togliatti’nin de söylediği gibi, sosyalizmin muhalifleri, “faşist, sosyal demokrat ve Katolik örgütlere katılan yığınlar” değildir, muhalifler bu örgütlerin kendileridir, onlara katılan yığınlar ise “kendi tarafımıza kazanmak için her çabayı göstermemiz gereken işçi yığınlarıdır.”(4) Bir sonraki yazıda, materyalizmden arındırılmaya çalışan solun teorik açmazlarına değinmeye çalışacağız.

Dipnotlar:
1- Kâzım Özdoğan, “Bir Özgürlük Teolojisinin İmkânları Üzerine,”Birikim, sayı: 250, 2010, s.35.
2- A.g.e. s. 36.
3- Bünyamin Duran, “Aydınlanma-Sekülerleşme Eleştirisinde Adorno-Bediüzzaman Diyaloğu”29 Ocak 2011, Çevrimiçi www.bediuzzamansaidnursi.org
4- Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1979, s. 25.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99