Aydınlar Ocağı’ndan cemaate Türkiye’de düzenin hegemonya arayışı

ahmet-kabakli-ve-ibrahim-kafesogluAynı dönem keşfedilen başka bir gerçek ise, her ne kadar darbeciler söylemlerini Atatürkçülük üzerine inşa etmiş olsalar da, darbenin bütünlüklü bir ideolojik programının bulunduğu ve bu programın da Türk-İslam Sentezi üzerine kurulu olduğuydu. Söz konusu sentezi üreten kurum ise Aydınlar Ocağı’ydı.

Fatih Yaşlı


1980’li yılların ilk yarısı geride bırakılıp darbenin o ilk etkisi atlatılmaya başlandığında, Türkiye solu 12 Eylül’e dair analizler yapma arayışı içerisine girdi. ekonomi-politik açıdan bakıldığında, 12 Eylül’le 24 Ocak Kararları arasındaki ilişki net bir şekilde görülebiliyordu: 24 Ocak ve 12 Eylül, Türkiye kapitalizminin uluslararası işbölümü içerisindeki yerini değiştirmeye yönelik bir operasyondu. Türkiye, görece devletçi-kalkınmacı-planlamacı nitelikler taşıyan ithal ikameci birikim modelinden vazgeçecek ve neoliberal politikaları yürürlüğe koyarak liberalize edilmiş bir ekonomiyle ihracata dayalı birikim modeline geçecekti. Emekçi sınıflara yönelik büyük bir saldırı anlamına gelen bu geçiş sürecinin “normal” politik ve toplumsal koşullarda gerçekleşmesi imkânsızdı. Sendikaların son derece güçlü ve İşçi sınıfın hiç olmadığı kadar politize olduğu, grevlerin yalnızca iktisadi nitelik taşımaktan çıkıp politik bir veçheye büründüğü ve Türkiye solunun sokaktaki varlığının hissedildiği bir konjonktürde, 24 Ocak Kararları’nın hayata geçebilmesi için Türkiye egemen sınıfı “olağanüstü” bir yönetim biçimine ihtiyaç duyuyordu. 12 Eylül darbesi tam da bu ihtiyacı karşılamak için yapıldı ve üstelik başarılı da oldu. 80’lerin ilk yarısında, Türkiye ekonomisinin askeri yönetim altında liberalleştirilerek yerli ve uluslararası sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmesine tanıklık edildi.

Aynı dönem keşfedilen başka bir gerçek ise, her ne kadar darbeciler söylemlerini Atatürkçülük üzerine inşa etmiş olsalar da, darbenin bütünlüklü bir ideolojik programının bulunduğu ve bu programın da Türk-İslam Sentezi üzerine kurulu olduğuydu. Söz konusu sentezi üreten kurum ise Aydınlar Ocağı’ydı. Ocak, solun 1960’lar boyunca entelektüeller, bürokratlar ve öğrenciler üzerinde yaratmaya başladığı hegemonik etkiye milliyetçi-muhafazakâr bir yanıt verme arayışı neticesinde bir grup sağcı entelektüel tarafından 1970 yılında kurulmuştu. Ocağın ilk başkanlığını Türk-İslam Sentezi teriminin de yaratıcısı olan İbrahim Kafesoğlu üstlenmişti. Yüksel Taşkın’ın da belirttiği gibi Türklükle İslam’ın sentezlenmesinin gerisinde, seküler milliyetçiliğin tek başına anti-komünist mücadelede kitleleri mobilize edebilecek bir güce sahip olmadığının fark edilmesi yatıyordu:
“Nihal Atsız’ın, İslamı algılayışı bakımından Kemalist mirasın açık tesiri altındaki soy Türkçülüğü ile, Kafesoğlu’nun stratejik kaygılarla kotardığı sentez arasındaki asıl fark, ikinci çizginin zamanla, milliyetçi muhafazakar iktidar stratejisinin avantajlarını kavramasıyla ilişkilidir. Yani söz konusu olan, Türkiye örneğinde fazlasıyla kurgusal ve kitabi kaçan milliyetçiliğin, kitlelerle bağ kurmak için İslam’ın, muhafazakâr bir yorumuna ihtiyaç duymasıdır.”(1)

Aydınlar Ocağı 1970’li yıllar boyunca devletle milliyetçi-muhafazakâr entelektüeller arasındaki ilişkinin somutlaştığı bir kurum haline geldi. Söz konusu entelektüeller, “devletin bekası” adına yürüttükleri komünizmle mücadelenin aynı zamanda resmi ideoloji içerisindeki “pozitivist, batıcı, materyalist” unsurların temizlenmesini gerektirdiğini düşünürken, devlet sol hegemonyaya karşı mücadele edecek organik entelektüellerinin ve resmi ideolojik söyleminin yetersizliğinin farkındalığıyla, milliyetçi-muhafazakâr entelektüeller ile bir uzlaşma içerisine girmişti.
Aydınlar Ocağı, başka bir çalışmada ortaya koymaya çalıştığım üzere 1970’li yıllar boyunca iki misyonu birden üstlenmişti:

“Ocak, 1970’ler boyunca özellikle Kafesoğlu ve Deliorman şahsında bir yandan ders kitapları yazımı aracılığı ile eğitim alanında etkili olmaya çalışırken bir yandan da Türk-İslam sentezi aracılığıyla egemen blok ile Türk sağının merkezde yer almayan unsurları arasında bir mutabakat zemini oluşturmaya çalıştı. Bu zemin devletin Türk-İslam sentezinin önüne açacağı alanla doğru orantılıydı kuşkusuz. Ocak, birinci Milliyetçi Cephe hükümetinin kuruluşunda da önemli rol oynadı. Ocak mensubu akademisyenler bu doğrultuda bir çağrı yayınladılar ve MHP’nin de koalisyona dâhil edilmesi için büyük çaba gösterdiler. Bu, 70’lerin başında Atsız yanlısı Türkçü faşist akımın tasfiyesinin ardından MHP’nin girdiği İslami yönelime paralel bir gelişmeydi.”(2)

Aydınlar Ocağı ve Opus Dei

Türk-İslam Sentezi ve Aydınlar Ocağı’na yönelik ilgi Sentez ve Ocak üzerine yapılan çalışmaları da beraberinde getirdi. Örneğin Gencay Şaylan’ın “İslamiyet ve Siyaset” isimli çalışmasında Türk-İslam Sentezi ve Aydınlar Ocağı ile 12 Eylül arasındaki ilişkiden bahsediliyor ve darbecilerin kurmak istediği otoriter rejim için gerekli ideolojik desteği Türk-İslam sentezinde bulduğu ortaya konuluyordu.(3) 1991 yılında ise bir grup akademisyen tarafından “Türk-İslam Sentezi” isimli bir kitap hazırlandı ve hem Sentez hem de Ocak ayrıntılı bir şekilde incelendi.(4) Her iki kitapta da Aydınlar Ocağı, İspanya’daki Katolik tarikat Opus Dei’ye benzetiliyor ve Ocağın Opus Dei’nin İspanya’daki Franco rejiminin 1950’lerde yaşadığı ideolojik hegemonya krizini çözmede oynadığı role benzer bir role sahip olup, 12 Eylül’e ideolojik bir söylem üretme işlevini üstlendiğinden söz ediliyordu. Benzer bir yaklaşım, Tanıl Bora ve Kemal Can tarafından “Devlet Ocak Dergâh” isimli çalışmada da dile getiriliyordu. Buna göre Frankist rejim 1956 yılında bir IMF programını uygulamaya koymuştu ve Opus Dei “bu programın saptanmasının, yürütülmesinin ve meşrulaştırılmasının baş aktörü olarak devreye” girmişti. Tarikat bundan sonra uzun yıllar boyunca İspanya siyasetinin en büyük aktörlerinden biri oldu:
“50’lerin ikinci yarısından itibaren, Frankist rejimin çöküşüne dek temel politikaların belirlenmesinde ve bütün hükümetlerde Opus Dei ‘perde arkası’ denemeyecek kadar belirgin bir rol oynadı. 1974’te İspanya hükümetinin 19 bakanından 10’u Opus Dei mensubuydu. Opus Dei eğitim sektöründen sonra iletişim sektörüne, ardından sanayi, ticaret ve bankacılığa el attı. Sahip olduğu veya denetlediği büyük holdinglerle, firmalarla büyük bir güç haline geldi. 1982’de İspanya’da iktidara gelen (sosyal demokrat nitelikli) Sosyalist Parti, sahiden iktidar olabilmek için, ordu ve kilise ile birlikte Opus Dei ile mücadele vermek zorunda kaldı. İspanya’nın en büyük holdingi olan, Opus Dei denetimindeki Rumasa kamulaştırıldı. Bu dönemde, Opus Dei’nin İspanya’daki ağırlığının azaldığı söylenebilir. Ancak örgüt, Portekiz’de ve Latin Amerika ülkelerinde de örgütlenerek, bütün diktatörlük rejimlerine kadro, danışmanlık, para yardımı ve ideolojik destek sağlayan büyük bir güç odağı olmuştu. CIA ile “akademik” görünümlü sıkı işbirliğini kurumlaştırdı. Papalık, Katolik muhafazakârlık için oluşturduğu dayanağın yanında, güçlü anti-komünist misyonu nedeniyle açık destek verdiği Opus Dei’nin statüsünü 1982’de yükselterek, örgüt önderine tarikat başkanlarına mahsus ‘piskopos’ unvanını bahşetti.”(5)
Yukarıda da belirtildiği gibi, üzerine yapılan çalışmalarda Aydınlar Ocağı Opus Dei’ye benzetiliyor, 12 Eylül’ün neoliberal programının hayata geçirilebilmesi için gereken ideolojik söylemin Ocak tarafından üretildiğine dikkat çekilerek, “Aydınlar Ocağı, Türkiye’nin Opus Dei’sidir” deniliyordu. Oysa daha yakından bakıldığında Opus Dei ile Ocak arasındaki benzerlik, düzenin hegemonya krizini çözme çabasının ötesine geçmiyordu; Türkiye’de Opus Dei’ye benzetilebilecek olan esas örgütlenme ise, 80’li ve 90 yıllarda henüz günümüzdeki gücüne kavuşmamış olan ve fazla dikkat çekmeyen cemaatti.

Yeni Rejim ve hegemonya

Aydınlar Ocağı ve Türk-İslam Sentezi, Türkiye’de düzenin Soğuk Savaş’la birlikte başlayan İslamizasyon sürecinin vardığı noktaydı ve bu haliyle kapsamlı bir karşı-devrimci proje olan 12 Eylül’le bağlantısı kaçınılmazdı. Ancak 1990’lı yıllara gelindiğinde, düzen karşıtı bir söylemi dillendiren siyasal İslam’ın ve Kürt hareketinin yükselişiyle birlikte yeni bir hegemonya krizine girildi. Krizle somutlaşan uzun bir on yılın ardından, bu krize bir yanıt arayışı olarak iktidara gelen AKP, basit bir restorasyon projesinin ötesinde, yeni bir rejim inşasına girişti. Bu inşa sürecinde cemaatin sahip olduğu medya gücü ve bu medyada istihdam edilen liberal-muhafazakâr entelijansiya büyük bir rol oynadı. Yeni rejim inşasına cemaatin verdiği hegemonya desteği onu Opus Dei’nin muadili yapıyordu, ancak iki örgütlenme arasında bundan daha derin benzerlikler vardı.

Bora ve Can’ın Opus Dei’ye ilişkin yazdıkları, bu benzerliği anlamamız açısından son derece önemli ipuçları veriyor:

“Örgüt, kadrolaşmada –elbette yönetici çekirdek dışında- büyük mal sahipleri ve siyasetçilerden çok; her alanda uzman, teknokrat unsurlara ağırlık vermeye yönelmişti. İspanya iç savaşından sonra üniversitelerin yönetiminde etkin bir konum elde ederek özellikle yurtdışı burs, doktora vs. imkânların kullanımını yönlendirmeleri, bu stratejiye büyük yarar sağladı. Sonraki aşamada örgüt bizzat orta ve yüksek öğrenim kurumları ve yurtları açarak eğitim sektöründeki denetimini kurumlaştırdı. 1950’lerin ortalarından itibaren, artık iletişimden sanayi ve teknolojiye, kamu yönetimine kadar hemen her alanda, iyi yetişmiş genç, parlak kadroların önemli bir bölümü, Opus Dei üyesiydi. Örgüt böylelikle hem devlet üzerindeki etkinliğini, hem de ‘partilerüstü’ bir görünümle saygınlığını geliştirdi. Bu yapı, Opus Dei’nin kökenindeki Katolik muhafazakârlık temelli otoriter faşizan ideolojinin, siyaseti dışlayan (apolitik), teknokratik, pozitivist bir söylemle ve ahlakla rötuşlanmasını beraberinde getirdi. Bu söylem, kendisini siyasal tercihlerle, terimlerle değil, ‘nesnel’ bilimsel-mesleki gerekliliklerle ifade ederek otoritenin tartışılmazlığını ‘sağduyulu’ bir şekilde dayatmaya elverişliydi.”(6)

Anlaşılacağı üzere, Opus Dei, Aydınlar Ocağı’ndan farklı olarak, sadece devletin hegemonya krizine bir yanıt üretmiyor, kendi okulları, yurtları, dershaneleriyle bir tür paralel devlet de inşa ediyordu. Aydınlar Ocağı’nı değil de cemaati Türkiye’nin Opus Dei’si olarak görmemizi gerektiren tam da buydu işte. Cemaat, yeni rejim inşası sırasında, hegemonik bir söylemin üretilmesine büyük katkı yaptı fakat bununla yetinmedi. Devletin güvenlik aygıtı ve yargı içerisindeki etkinliğiyle bürokrasinin dönüştürülmesinde büyük bir rol oynadı. Sahip olduğu yurtlar, dershaneler ve okullar hem birer doktrinasyon merkezi işlevi gördü hem de buralardan yetişen yüz binlerce öğrenci, aileleriyle birlikte, AKP’nin oy tabanını oluşturdu. Bunun yanı sıra cemaat sahip olduğu dayanışma ağlarıyla, sosyal devletin tasfiye sürecinde ortaya çıkması muhtemel tepkileri de daha baştan önlemeyi başardı; özellikle Ramazan ayında yapılan iaşe yardımları yoksul kitleler nezdinde AKP’nin ve yeni rejimin meşruiyetini sağlamaya büyük bir katkıda bulundu. Sahip olduğu sermaye gücü, geleneksel Türkiye burjuvazisiyle kurduğu ilişkide AKP’nin elini hayli güçlendirdi. Yeni rejim inşasına cemaatin yaptığı en büyük katkı ise özel yetkili mahkemelerde açılan davalar aracılığıyla hem eski rejimin elitlerinin tasfiye edilmesi hem de yeni rejime muhalif bütün unsurların etkisizleştirilmesiydi. Ergenekon, KCK ve Devrimci Karargâh operasyonları bu nedenle gerçekleştirildi. Davaların dayandığı iddianamelerle ise adeta yeni rejimin resmi ideolojisi ve tarihyazımı ortaya konuldu ve eski rejimle ideolojik bir hesaplaşma içerisine girildi.

Yeni rejimin inşasının büyük ölçüde tamamlandığı 2012 Türkiye’sinde siyasi iktidarı elinde tutan AKP ile kültürel-hegemonik iktidarı elinde tutan cemaat arasında kimi gerilimlerin baş göstermeye başladığına dair kimi emareler ortaya çıkmaya başladı. Bunun beraberinde siyasi ve ideolojik bir krizi getirip getirmeyeceğini ise henüz bilmiyoruz. Bu gerilime ilişkin bir beklenti içerisine girip, buradan hareketle bir siyasal strateji çizmek doğru değil elbette; fakat her devrimci siyasal stratejinin, düzen güçleri arasındaki çelişkilere odaklanması ve bu çelişkilerin yoğunlaştığı dönemlerde sürece etkili müdahalelerde bulunmayı amaçlaması gerektiğini de akılda tutmak gerekiyor.

Dipnotlar:
1- Yüksel Taşkın, Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya, İletişim Yayınları, 2007, s. 146–147.
2- Fatih Yaşlı, “Bir Uzlaşmanın Tarihçesi: Türk Sağı, Devlet ve AKP”, Hegemonyadan Diktatoryaya AKP ve Liberal-Muhafazakâr İttifak, der. Çağdaş Sümer, Fatih Yaşlı, Tan Kitabevi Yayınları, 2010
3- Gencay Şaylan, İslamiyet ve Siyaset Türkiye Örneği, V Yayınları, 1987
4- Bozkurt Güvenç, Gencay Şaylan, İlhan Tekeli, Şerafettin Turan, Türk-İslam Sentezi, Sarmal Yayınevi, 1991
5- Tanıl Bora ve Kemal Can, Devlet Ocak Dergâh 12 Eylül’den 1990’lara Ülkücü Hareket, İletişim Yayınları, 2000, s. 158-159.
6- Bora ve Can, s. 157-158.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99