“Yeni bir Enternasyonal’e doğru…”

1332Bu çalkantıların sonunda öyle düşünüyorum ki 2007-2008 yıllarında patlak veren kapitalizmin krizi adeta bir dönemeç noktasına getirdi bizi. Rakkas sağa sallandı, salındı, salındı; bir uç noktaya geldi. Yani bu karşı saldırının daha fazla ilerleyemeyeceği bir noktaya geldi. O noktada patlak veren kapitalizmin bu son krizi sistemin çıplak yüzünü bütün iğrençliğiyle ortaya koydu.

Korkut Boratav


Kriz ve direnme sorunsalına şöyle bir kuş bakışı dünya bağlamında yaklaşmak istiyorum. Önce terminolojik ayıklama yapmayı öneriyorum. Neo-liberalizm denen terim ve sözcük deşifre edilmeli ve teşhir edilmeli. Sözcükler ve terimler masum değildir! Mesela niçin en insafsız ve en tahripkar düzenlemelere reform deniliyor? Reform sözcüğünü duyduğunuz anda dehşetle savrulmanız lazım.  Bir felaket geliyor diye düşünmeniz lazım. Niçin emperyalizmin iç yüzünü teşhir etmekten kaçmak isteyenler neo-liberalizm yerine küreselleşme diyorlar? Ve niçin aslında sevimli ve zararsız bir terim yani neo-liberalizm, aslında kabaca 30 yıl önce başlayan, sermayenin sınırsız tahakkümünü hayata geçirmek için başlattığı bir saldırının saygınlaştırılmış bir terimi oluyor? Gerçekten de bu böyledir. Niçin bu saldırının başladığı konusuna girmiyorum. Bilen dinleyicilerin çoğunlukta olduğunu sanıyorum. Çünkü kapitalizmin altın çağı denen bir dönemin sonunda sermaye, tahakkümünü tehdit altında olduğunu daha doğrusu tahakkümünün önemli ögelerini kaybetmekte olduğunu, hakimiyetinin belli ölçülerde fazlasıyla daralmakta olduğunu, ayrıca dünya çapında da emperyalist sistemin o insafsız ve hiyerarşik yapısını aşındıran bazı gelişmelerin olduğunu algılayıp karşı saldırıya geçmenin stratejik kararını verdi. Bu saldırının da saygınlaşması gerekiyordu. Neo-liberalizm terimi de bunu sağlayan kavram yahut terminolojik icatlardan biri oldu. Ama hemen şunu söyleyeyim, bu uyarıyı yaptıktan sonra yani dipnotu kullandıktan sonra çaresiz olarak terimi kullanmak zorunda kalabiliriz. Yani her konuşmada -sermayenin sınırsız tahakkümünü hayata geçirmek için başlatılan saldırı- dememi bekleyemezsiniz. Ama neo-liberalizm budur. Dolayısıyla bu bir sınıf kavgasıydı, sınıf saldırısıydı. Sınıf saldırısının muhatabı olan çevreler bunu parti parti algıladılar. Yani işten atılınca algıladı adam ve sonradan gelip mikrofon tutanlara dedi ki “durum çok iyi, herkes öyle söylüyor. Ama benim durumum kötü ve kabahatli benim!” Bu algılamadır işte sınıf saldırısının kafa karışıklığı yapan yansıması. Şimdi otuz yıl boyunca tabii çok felaketler oldu. Bu mikrofon tutulan adamın karşılaştığı türden çok felaketler oldu. İşsiz kalan, sosyal güvencesini yitiren insanlar, aşınan birikimler oldu.

Bu çalkantıların sonunda öyle düşünüyorum ki 2007-2008 yıllarında patlak veren kapitalizmin krizi adeta bir dönemeç noktasına getirdi bizi. Rakkas sağa sallandı, salındı, salındı; bir uç noktaya geldi. Yani bu karşı saldırının daha fazla ilerleyemeyeceği bir noktaya geldi. O noktada patlak veren kapitalizmin bu son krizi sistemin çıplak yüzünü bütün iğrençliğiyle ortaya koydu. Tabii bunu ancak bakanlar görür. Gözünüzü kaparsanız göremezsiniz. Algılamak isteyenler için açık seçik ortaya çıkan olgu; bu sistem çirkindir, ahlaksızdır. Bütün söylemlerine rağmen sınırsız kazanç hırsının yarattığı bütün bozulmaları bünyesinde taşımaktadır. Ve ayrıca anti-demokratiktir. Burada arkadaşımın getirdiği kitabın içinden bir sayfa okudum, kapağını ben size okuyayım “Kapitalizm demokrasiye karşı” kitabın adı, Ellen Meiksins Wood’un kitabı. Dolayısıyla şimdi başka bir noktaya geldik diye düşünüyorum. Bu yeni nokta bu son krizin yarattığı tahribat ve algılamaların ürünü olarak adeta yeni bir Enternasyonal’in filizlenme aşaması gibi geliyor. Bu yeni enternasyonalizmin filizlenme aşaması ilk Enternasyonal gibi herkesi kapsıyor. Ama hangi herkesi? Biraz önce söylediğim, sermayenin tahakkümünü algılayan ve karşı çıkan herkesi. Farklı bir ifadeyle bu yeni Enternasyonal’in fırtınasına kapılan ve katkı yapmaya başlayan insanların ortak dili sermayeye karşı çıkmak oluyor. Sermayeye ve sermayenin tahakkümüne karşı çıkmak oluyor. Tahakkümüne sözcüğünü ısrarla ve bilerek kullanıyorum. Çünkü sermayenin egemen olduğu dünyada, bir ortamda, bir toplumda demokrasinin de olamayacağını insanlar algılıyor. Dikkat ediniz bu yeni fırtınanın garip bir özelliği de var. Birden bire kaderlerinin ortak olduğunu anlayıverdi insanlar. Tahrir Meydanı bir sembol oldu ve New York’taki işgal eylemlerine de ilham verdi.  Açıkça referans verdiler hatta bulup getirdiler. Tahrir’e katılmış olan genç kızları oranın militanlarını getirdiler ve birleştiler. Dalga dalga adeta kader birliği yapmakta olduklarının bilincine vardılar. Sermayenin tahakkümüne diyorum. Şunu da algıladılar ki -söylem düzleminde bunun en berrak ifadesini New York’taki eylemciler ifade etti- “biz yüzde doksan dokuzuz” dediler. Yani ortada yüzde birin tahakküm ettiği bir dünyanın içinde yaşamakta olduklarını algıladılar. Çünkü son krizin bir başka özelliği, o yüzde birin menfaatlerinin nasıl gözetildiği ve ısrarla ve insafsızca nasıl gözetildiğinin dünyanın en zengin toplumu olan başta Amerikalılara ilan etmesiydi. Emekçiler evlerinden atılırken bankerler kurtarıldı. Utanmazca ve insafsızca kurtarıldılar. Büyük bankerlerin yöneticileri hükümete girip çıktılar. Bir kapıdan girip öbür kapıdan çıktılar. Yenileri girsin diye. Goldman Sachs yöneticileri ve kadroları Yunanistan ve İtalya’nın başına getirildiler. Bu algılandığı için artık mücadele sadece sermayeye karşı bir mücadele değil “sermayenin tahakkümüne” karşı bir mücadeledir. Dolayısıyla bu mücadelenin özü fevkalade güçlü ve tehlikelidir. Bunu önlemeleri lazım. Şimdi önleme yöntemlerinden biri şu: Bir sermaye hedef alınıyor iki tahakkümü hedef alınıyor. Tahakkümü hedef alanlar demokrasi söylemini getiriyorlar. Söylemi getirirken içgüdüsel olarak fark ediyorlar ki istedikleri demokrasiyle kendilerine anlatılan demokrasi aynı şey değil. Onlar en geniş demokrasiyi Tahrir Meydanı’nda ve New York’taki parkta buluyorlar. Doğrudan demokrasidir o. Herkesin birlikte katkı yaptıkları bir demokrasidir. Bütün büyük devrimci dönüşümlerde de bu demokrasi yaşanmıştır. Uzunca bir süre yaşanmıştır. Sovyet devriminde de Fransız devriminde de. Çin’in kültür devriminde de Komün’de de. Hepsinde uzunca bir süre o doğrudan demokrasi yaşanmıştır. Sonra niye tökezlemiştir, ayrı hikaye. Dolayısıyla şimdi bu muhalefet, yeni Enternasyonal’in arayışı, kendisine yeni çözüm yolları da bulacaktır ama karşı taraf da önleyecektir. İşte bir önleme yöntemi şu: Demokrasi denen özlemin sermaye karşı saldırıdan ayırarak demokrasi özlemlerinin manipülasyonlarına yöntem ve mekanizma buluyorlar. Yani Tahrir Meydanı’nı Müslüman Kardeşler’i iktidara getiren bir temsili demokrasiye dönüşme mücadelesi olarak hayata taşımak istiyorlar. Ama biz biliyoruz ki yani iktisadı çalışan herkeste biliyor ki hem Tahrir’de hem Tunus’ta ayaklanan insanların esas ayaklanma nedeni sermayenin tahakkümünü ülkelerine taşıyan model ve stratejilerdi. IMF’nin raporlarına gidin bakın, bütün raporlarda hem Tunus hem Mısır rejiminin nasıl yüceltilerek övüldüğünü göreceksiniz. Tunus’ta kendini yakarak ölen seyyar satıcı Buazizi ve Mısır’da Tahrir Meydanı’nı dolduran yüzbinler, aslında kendilerine empoze edilen sermaye tahakkümüne karşı ayaklanmışlardır. Ama şimdi sermaye bu ayaklanmanın demokrasi denen ögesini ayırıyor, onu koruması altına alıyor. Tahrir ayaklanmasını Müslüman Kardeşler’i iktidara taşıyan kendi kontrolü altında bir rejim dönüşümü haline getiriyor, başka yerlerde de o demokrasi özlemini insan hakları emperyalizmiyle yani silahlı mücadeleyle toplumlara empoze etmeye çalışıyor. Libya’da ve Suriye’de olmakta olduğu gibi… Dolayısıyla emperyalizmin takkesinin altındaki oyun çoktur. Bunları da biliyoruz.

Peki bizimkiler ne yapacak? Yani bu muhalefeti bir Enternasyonal’e dönüştürme mücadelesi içinde olan insanlar. El yordamıyla arıyorlar. Mesela örgütlenmeden çok ürken bir hava var Avrupalılarda ve Amerikalılarda. Avrupa da bir büyük gösteri sırasında sendika flamalarıyla gösteriye katılmak isteyenleri dışlıyorlar. Örgütsünüz gelmeyin diye. Çünkü örgütlenmeden ürkme var. Hiyerarşi var, biraz önce söylediğim doğrudan demokrasi deneyimlerinin parti hegemonyalarına dönüştüren tarihsel deneyimler var. Ama örgütsüz olunca da Tahrir ayaklanması Müslüman Kardeşler’i iktidara getiriyor. Bu çözümü arayacak bulacaklar. Yani başka çare yok. Örgütlenmeden kaçarak hiçbir şey olamayacağını ama örgütlenme modellerinin neler olacağını da arayıp bulacaklar. Bütün geçmiş deneyimlere bakacaklar diye ümit ediyorum. Birinci Enternasyonal sermayeye muhalefet eden bütün emekçi sınıf ve katmanların birleştiği kılavuzdu. Marksistler de vardı anarşistler de vardı. Yolları uzun müddet paralel seyretti, ayrıldı, yine birleşti. Şimdi yine ayrılma ve yeniden birleşmeler var. Bu arada hemen söyleyeyim ki kendi kanaatim olarak, gerçek devrimci dönüşümler tarihi ders ve edinimler olarak her şeyi içeriyor. İsterseniz güzel unsurları bulursunuz, değerli öğrencim oradan Bolşevik devriminin feminist kahramanı Alexandra Kollantai de bulur. Dolayısıyla Bolşevik devriminin hemen arifesinde Lenin’in yazdığı Devlet ve İhtilal kitabının anarşizme sıcak bakan, sözünü etmeden anarşizmin bütün model ve önerilerine karşı sıcak ve sempatiyle bakan bir metin olduğunu da algılar. Ama bütün tarihin hatalarıyla birlikte… Demek ki, eğer bu yeni sınıf mücadelesi yani biraz önce söylediğim o ilk sınıf saldırısının sonucu olan savunma ve yeni bir sınıf mücadelesi, yani bu yeni Enternasyonal’in oluşum mücadelsi, umarım bütün geçmiş deneyimleri harmanlayacak adım adım yeniden keşfedecek ve insanlığın yüzyıllar süren, hatta binlerce yıl süren özgürlük, eşitlik, adalet, sömürüsüz bir toplum ve dünya yaratma tutku ve arayışına yeni katkılar yapacaktır diye ümit ediyorum. Hepinizi saygı ve sevgiyle kucaklıyorum.

* Bu metin, Korkut Boratav’ın Türk Sosyal Bilimler Derneği tarafından 12. Düzenlenen Sosyal Bilimler Kongresi’nin Kriz ve Direnişler konulu kapanış oturumunda yaptığı konuşmanın çözülmüş ve düzenlenmiş halidir.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99