Muhalefetin krizinden devrimin eşiğine

neoliberalizmÖzelleştirme, paranın konvertible olması, kamunun tasfiyesi, kamu hizmetlerinin ticarileşmesi, vb. unsurlarıyla bir iktisat politikası demetine sahip bulunan neoliberal gündem, Türkiye’ye özgü değildir; genel ya da küresel bir programdır. Dolayısıyla asıl kritik husus, neoliberal gündemin uygulamaya konduğu ülkelerde hangi biçimlerde nasıl gerçekleştiğidir.

Metin Özuğurlu

Referanduma iktidar bloğu büyük önem atfetti! Başbakan “ileri demokrasinin” anayasasını 2011 Haziranında yapılacak genel seçim sonrasına erteleyince, turpun büyüğünün heybede olduğu kanısı güçlendi. Dolayısıyla referandumun adeta şah-mat öncesi bir satranç hamlesi olduğu izlenimi pekişti. Bu haleti ruhiye içinde yüzde 42’nin öfkesi artarken özgüveni ve umudu fena halde örselenmiş oldu. Benim referandum sonrası Türkiye için ileri süreceğim temel önerme, burada çizdiğim tabloyla ilk bakışta tezat oluşturacak. Önerme şu: Referandumla birlikte Türkiye’nin temel sorunlarından biri olan ve son 30 yıla damgasını vuran muhalefet krizi çözüm kulvarına girmiş bulunmaktadır.

Aykırı gelebilecek bu önermeyi şöyle bir sistematikle tartışmaya çalışacağım. Öncelikle Türkiye’yi yönetebilmenin, diğer bir ifadeyle merkez siyasetin programatik anlamını tanımlayacağım. Böylece, kurulu düzen parametreleri açısından ülkeyi yönetebilmenin bir tür rol modeli ortaya konmuş olacak. İkinci olarak AKP iktidarını bu rol modeli bakımından irdeleyerek referandumun bu bağlamda ne anlama geldiği sorusuna yanıt arayacağım. Üçüncü olarak referandum öncesi siyasal konumlanışların muhalefet krizini nasıl ürettiği üzerinde duracağım. Son olarak da referandum sonrasının “yeni Türkiye’sinde” toplumsal muhalefetin olanakları hakkında kimi değerlendirmeler yapacağım.

Yönetmenin rol modeli
Anglo-Amerikan kökenli “yeni sağcılığın” 1970’lerin sonlarına doğru genelleşmesi ile birlikte birçok azgelişmiş ülke gibi Türkiye’de de kurulu düzen açısından stratejik yönelim ülkeyi –kendi terimleriyle- “serbest piyasa ekonomisi ile bütünleştirmek” olarak belirlenmiştir.  Türkiye’nin yeni emperyalist-kapitalist sistemle yeniden ve derin entegrasyonunu tesis etmek, Türkiye’yi yönetebilmenin zorunlu koşulu haline gelmiştir. Neoliberal gündem bu bütünleşmenin alternatifsiz ve biricik programı olarak merkez siyaset tarafından benimsenmiştir. Özelleştirme, paranın konvertible olması, kamunun tasfiyesi, kamu hizmetlerinin ticarileşmesi, vb. unsurlarıyla bir iktisat politikası demetine sahip bulunan neoliberal gündem, Türkiye’ye özgü değildir; genel ya da küresel bir programdır. Dolayısıyla asıl kritik husus, neoliberal gündemin uygulamaya konduğu ülkelerde hangi biçimlerde nasıl gerçekleştiğidir. Zira gerçekleşme biçimi üzerinde söz konusu ülkenin tarihsel-toplumsal özellikleri belirleyici olacaktır. Kurulu düzen açısından Türkiye’yi yönetebilmenin, bu rol modelinin ikinci temel ve çetin ilkesi de bu noktayla ilgilidir. Neoliberal program Türkiye’de ancak siyasi rejimi restore etmek suretiyle gerçekleşebilecektir. Rol modelinin ikinci ilkesi ise rejim ilkelerinin neoliberal esaslar doğrultusunda yenilenmesidir.

Bunu kısaca açmak gerekirse: Neoliberal program bilindiği gibi devleti ve devlet-toplum ilişkisini dönüştüren esaslara sahiptir: Bunları şimdilik piyasacılık, çok-kültürlülük ve yönetsel merkezsizlik şeklinde adlandırabiliriz. Devlet ve devlet-toplum ilişkisinin piyasacılık esasına uygun dönüşümü, diğer bir ifadeyle piyasa gereklerine tabi bir devlet ve toplum örgütlenmesi, ancak Türkiye Cumhuriyeti rejiminin “sosyal, hukuk devleti” ilkesi restore edilerek gerçekleşecektir. Çok-kültürlülük çerçevesinde ise toplumsal etkileşimin örgütleyici ilkesi olarak laiklik, kendi bünyesine dini referansları da almak suretiyle yenilenecektir. Üniter devlet ilkesinin yenilenmesi ise politik toplumun ademi-merkeziyetçilik esaslarına göre örgütlenmesi esasına dayanacaktır. Dolayısıyla, son 30 yıldır Türkiye’de sermayenin neoliberal saldırısı ile rejim revizyonu şeklinde iki ayrı ve birbirinden bağımsız gündem olmamıştır; ikincisi esas itibarıyla birincisinin Türkiye toplumsal formasyonundaki gerçekleşme biçiminden ibarettir.
tayyip
Sosyal devlet ilkesinin yenilenmesi konusunda iktidar bloğu tam bir mutabakata sahipti ve o konuda azımsanmayacak mesafeler alındı. Ne ki laiklik ve üniterlik ilkelerinin revizyonu iki nedenle iktidar bloğu içinde yarılmaya yol açtı: İlk olarak sözü edilen revizyon, Kürt isyanının ve İslamcı yükselişin ivme kazandığı bir konjonktürde gerçekleştirilecekti. İkinci olarak Türkiye devleti, tabi ki yeni-sömürgecilik zincirinin bir halkasıydı ancak, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki birçok halkayla kıyaslandığında öz-hareket kabiliyeti daha fazla olan bir devletti. Tam da bu nedenle emperyalist merkezlerin tüm tavsiye ve “garantilerine” rağmen, devletin varlığına yönelik risk algısı iktidar bloğu içinde üçlü bir yarılmaya yol açtı. Daha küçük bir grup, emperyalist sisteme derin entegrasyon yöneliminden vazgeçerek, alternatif bloklaşma arayışını savundu; bu ne ölçüde gerçek bir arayıştı ne ölçüde o meşhur denge siyaseti gereği ileri sürülmüş bir satranç hamlesiydi, kestirmek zor. Ancak iktidar bloğu içinden ve dahil olduğu emperyalist sistem tarafından şiddetle karşılık gördüğü ve hızla tasfiye edildiği bilinmektedir. İktidar bloğunun ana gövdesi, önceliği Kürt ve İslamcı yükselişi bastırmaya verip, merkezsizleşme ve çok-kültürlülük eksenindeki revizyonu bunun sonrasına erteleme yönelimindeydi. Bunların emperyalist sisteme bağlılıkları ve Türkiye’yi yeni emperyalist sistemle bütünleştirme arzuları tamdı, pazarlıkları zamanlama (timing) konusundaydı. Oysa zamanlama, siyasetin teferruatı değil kendisidir. Revizyonun bir ayağını gerçekleştirip diğer iki ayağını ertelemek, revizyonu ertelemek demektir; çünkü bu üç unsur “hepsi biri, biri hepsi için” sloganına uygun bir iç bütünlüğe sahiptir.
İktidar bloğu içinde bağlı olduğu emperyalist sistem tarafından açıkça desteklenen bir diğer çizgi ise rejim revizyonunu, Kürt ve İslamcı meydan okumayı da düzen içine çekerek etkisizleştirecek, zorunlu bir adım olarak gördü. Bu çizginin açık siyasi temsilini Özal üstlendi; başarılı olamadı ve 1990’lı yıllar boyunca düzenin idamesini sürdürecek rol kalıbı (Yenilenmiş Cumhuriyet rejiminin merkez siyaseti) siyaseten sahipsiz kaldı.

AKP bu rol modelinin partisi olarak “el birliği ile” yaratıldı
Sovyet Bloğunun çöküşü, Balkanizasyonun Balkanlarda yeniden hortlaması, ABD’nin Körfez istilası ve iktisadi krizle epey “terbiye olmuş” olan iktidar bloğunun timing hatası yapan ana gövdesi de büyük ölçüde bu rol modelinin, dolayısıyla AKP’nin arkasına geçti. AKP, yenilenen kurulu düzenin merkez siyasi çizgisini içinde barındıran, bu anlamda düzenle /devletle özdeşleşen, bir tür kurucu irade temsilini üstlenmiş bir parti olarak ortaya çıktı. Böyle bir parti zorunlu olarak bir koalisyon partisi olmak durumundaydı. Yenilenmiş düzen rayına oturduğunda yeni siyasal yelpazenin merkez eğilimlerini kendi paltosundan çıkartacak olan ve ancak o zaman normal bir siyasi parti halini alacak olan bir koalisyon partisi olmalıydı. Böyle bir parti, örneğin devlette kadrolaşamazdı; nitekim AKP geleneksel kadrolaşma siyaseti izlemedi. Böyle bir partinin devlette paralel bürokrasi inşa etmesi gerekirdi; nitekim AKP esas olarak bunu gerçekleştirdi. 2007’deki ikinci seçim başarısının ardından, “rol modelinin AKP’lileşmesi” şeklinde nitelenebilecek bir eğilim, iktidar bloğu içinde hissedilir ölçüde tedirginlik kaynağı olduysa da, revizyon riske edilmedi. 2010 Referandumu sözü edilen revizyonun gerçekleşmesi bakımından kritik bir öneme sahipti. Bağımlı kapitalist düzen bakımından revizyonun konsolide edilmesi Referandum sonrasının ana görevi olacaktır. Bu noktada dikkatlerinizi iki hususa çekmek isterim. İlki rolün AKP’lileşmesi dediğim husustur: AKP, rolü gereği paralel bürokrasi yarattı; ama orada durmadı, paralel medya, paralel burjuvazi, ve TOKİ marifetiyle neredeyse paralel toplum da yaratmaya koyuldu. Bu iktidar bloğu içinde ciddi bir gerilim ve çatışma konusudur. İkinci husus ise şudur ki, Türkiye’de bariz bir faz farkı ortaya çıkmış bulunuyor; revizyon dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1980’lerde tamamlanmış olsaydı, derin bütünleşmenin gerçekleşeceği doludizgin bir neoliberal “küreselleşme” var olacaktı; Türkiye’nin nihayet hazır hale geldiği 2010 yılında ise süngüsü düşmüş, krizlerle debelenen, çöküş içinde bir küresel sistem mevcut. Dolayısıyla bugün Türkiye, derin entegrasyon için yerinden oynatılan ancak nereye konacağı henüz meçhul olan bir ülkedir! AKP ve Davutoğlu bu belirsizliği avantaja dönüştürmeye çalışmaktadır; İkinci olarak tam da bu iki husus nedeniyle iç siyasal düzlemde de olağanüstü bir hareketlilik yaşanmaktadır; yeni düzen parametreleri içinde faaliyet gösterecek bütün partilerin, kendilerini bir koalisyon partisi olarak yeniden örgütledikleri gözlenmektedir.

Toplumsal muhalefetin krizi
Yeniden tabloya dönecek olursak, bu sunuşun temel tezi şudur: Son 30 yıldır Türkiye’de bir yanda neoliberal sermaye saldırısı ile belirlenen sınıf mücadelesi diğer yanda da siyasal rejim mücadelesi şeklinde, eşanlı olmakla birlikte birbirinden bağımsız varlığa sahip iki mücadele alanı olmamıştır. Rejim mücadelesi sınıflar mücadelesinin Türkiye’deki gerçekleşme biçimidir; tam da rejim mücadelesi olarak gerçekleştiği için gerek mevcut rejime meydan okuyucuların etkili varlığı, gerekse de iktidar bloğundaki yarılma siyasal düzlemi güçlü bir şekilde belirlemiştir; bu belirlenim tarihsel belleğin kanırtılmasıyla da derinlik kazanmıştır. Böylece görüngüde siyasal düzlem sınıflar mücadelesine şerbetli bir kimlik siyaseti düzlemi olarak yeniden örgütlenmiş oldu. Görüngünün gerçeği, özsel gerçekliği teslim almıştı. tablo

Toplumsal muhalefetin inşası

12 Eylül 2010 tarihli Referandum sonuçları, revizyonun engellenemez, dolayısıyla da kaçınılmaz olduğu algısını güçlendirdiği ölçüde siyasal akımları köklü alt-üst oluşlara sevk etmiştir. Yenilenen rejimin siyasal yelpazesi de yenilenmektedir. Başlarda “değişimci-statükocu” ikiliği ile şekillenen siyasal yelpaze revizyonu, Referandum sonrasında “gerçekçi-zaman dışı” şeklindeki bir tasnife yerini bırakmış görünmektedir. Ben yeni rejime direnişin örgütleyici halkasının hak mücadeleleri olduğu kanısındayım. Zira içinde bulunduğumuz evre itibarıyla hak mücadeleleri sınıflar mücadelesinin bir uğrağı olmaktan çıkmış, doğrudan doğruya işçi sınıfı hareketinin mücadele zeminine dönüşmüştür. Neoliberalizme karşı halk direnişlerini militanlaştıran ve kitleselleştiren potansiyeli ile hak mücadeleleri zemini belirginleştikçe, birleşik ve politikleşmiş sınıf hareketinin inşası ve ittifaklar sorununa çözüm olanaklarına kavuşmuş olacaktır.
Halkın hakları mücadelesinin sözü edilen politik önemi aynı zamanda stratejik bir anlama da sahiptir. Hak mücadeleleri, öncelikle toplumun piyasa gereklerine tabi kılınmasına karşı militan bir halk direnişi anlamına gelmektedir. Bu direniş zemini, birleşik ve politikleşmiş bir sınıf hareketinin inşa zemini olarak kavrandığı ölçüde, hızla Kürt sorununda burjuva çözümün sınırlarını aşan ve kültürel aidiyetlere seküler hakikat rejimini güçlendirmeleri nispetinde (ki bu gerçek çok kültürlülüğün ön koşuludur) özgürlük alanı tanıyan bir içeriğe kavuşabilir. Bunu gerçekleştirdiğimizde bizi sual edenler olursa, sanırım onlara şöyle sesleniyor olacağız: “Gözüm, şu anda devrim yapıyoruz”.

(*) Bu metin, 26 Kasım 2010 tarihinde Ankara Universitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenlenen “Referandum sonrası Türkiye” adlı sempozyumda Metin Özuğurlu’nun hazırladığı sunu metninden derlenerek hazırlanmıştır. Türkiye’deki toplumsal saflaşma ve rejim değişikliği konularında güncelliğini koruduğunu düşündüğümüz bu metni, okumakta olduğunuz Ocak 2012 sayımızda yayınlıyoruz.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99