Kapitalizmin Krizi: Krize eleştirel bir bakış

kapitalKapitalizmin mutlu günlerinde karlar özel ellerde toplanır ve bölüşülürken, krize girildiği anda zararlar toplumsallaştırılıyor, yani kapitalizmin krizinin bedeli yine emekçi sınıfların sırtına yüklenmiş oluyor.

Selim Aydonat

Kapitalizm 2008 yılından beri 1929 Büyük Buhranı’ndan sonraki en büyük krizini yaşıyor. Tıpkı 1929 gibi dünya kapitalist sisteminin hegemon ülkesi Amerika Birleşik Devletleri’nde ortaya çıkan ve oradan tüm dünyaya yayılan, finans piyasalarını altüst eden, bankaları batıran, devletleri borçlarını ödeyemez hale getiren, ülkelerin kredi derece notunu düşüren, altın fiyatlarını tarihin en yüksek seviyesine çıkaran bir kriz bu.

Peki bu halen devam etmekte olan derin ve geniş kapsamlı kriz nasıl ortaya çıktı? Gazi Üniversitesi Maliye Bölümü öğretim üyelerinden Mustafa Durmuş’un Kapitalizmin Krizi kitabının üçüncü baskısına yazdığı önsözde, krizi tetikleyen ve geliştiren olgular gayet anlaşılır bir şekilde anlatılıyor. Durmuş şöyle diyor:
“Bu krizin ana nedeni, 1970’lerin başından itibaren aşırı birikim ve üretim sonucunda durgunluğa giren ve kar oranları düşmeye başlayan Amerikan ekonomisinde kar oranlarını yükseltebilmek için işçilerin reel ücretlerinin baskılanması neticesinde ortaya çıkan ücret durgunluğu durumuydu. Amerikan rüyası peşinde olan Amerikan emekçileri reel ücretleri sabit kaldığında ya da düşürüldüğünde, bu rüyayı ipotekli konut kredileri (mortgage), kredi kartları, bireysel tüketici kredileri (örneğin otomobil kredileri) alarak gerçekleştirmeye çalıştılar. Yaklaşık 20 yıl boyunca borçlar (krediler) durağan reel ücretler üzerinden birikti. Artık sürdürülemez bir noktaya gelince de bu kredi balonu 2007 yılında patladı. (…) Bir başka anlatımla son 10-15 yıldan beri büyük finansal kuruluşlar, bankalar, sigorta şirketleri ve hedge fonlar varlığa dayalı menkul kıymetler ve CDS’ler gibi yeni spekülasyon araçlarını keşfetmişlerdi. Bu araçlar bireylerin borçları üzerinden yaratılmıştı ve bu finansal spekülasyonlar verimlilikleri artmasına rağmen işçilerin reel ücretlerini baskılayarak karlarını yükseltmeye çalışan finans dışı şirketlerin elde ettikleri kardan daha fazlasını sağlıyordu. Böylece çok büyük çaptaki spekülatif kar elde etme imkanı ve hırsı finansçıları daha fazla yabancı kaynak kullanma yoluna itti. Ama hepsinin temelinde bireylerin aldığı borçlar ya da krediler olduğundan bu temel artık işçiler borçlarını sürdüremez hale gelip çöktüğünde bunun üzerinde yükselen finansal balonlar da patladı.”

Yukarıdaki satırlar, kapitalizmin günümüzdeki krizinin de arkasında, kapitalizmin o üstesinden gelemeyeceği temel çelişkinin olduğunu gösteriyor. Bir kapitalist ekonomide, yaratılan değerin tamamı, işçilere ödenecek ücretler asla o değere eşit olamayacağından hiçbir zaman tüketilemiyor. Kapitalizm bir yandan sömürüyü artırmak için ücretleri baskılamak durumunda, fakat öte yandan üretilen ürünlerin bir şekilde tüketilmesi de gerekiyor. İşte bu noktada borçlanma devreye giriyor ve kitleler borçlanarak yaşamaya, kapitalistler de onları borçlandırmaya başlıyor. Tüketim borçlanma olmaksızın gerçekleşmiyor ve kapitalizm varlığını bu şekilde sürdürmeye başlıyor. Tüketim cennetinin sonuna gelindiği ise borçlar ödenemeyecek kadar çok biriktiğinde anlaşılıyor. Borç veren kurumlar, borçlarını ödeyemez hale geldiklerinde batmaya başlıyorlar ve bunun yarattığı domino etkisiyle birlikte kriz öteki kurumlara ve sektörlere de yansıyor. Krizin üstesinden gelmek için o övgüler düzülen serbest piyasa ekonomisinin yetersiz olduğu anlaşıldığında ise yerden yere vurulan devlet devreye giriyor. Kapitalizmin mutlu günlerinde karlar özel ellerde toplanır ve bölüşülürken, krize girildiği anda zararlar toplumsallaştırılıyor, yani kapitalizmin krizinin bedeli yine emekçi sınıfların sırtına yüklenmiş oluyor.

Mustafa Durmuş’un kitabı, her ne kadar kapitalizmin güncel krizi üzerine odaklanmışsa da bunu tarihsel perspektifi ihmal etmeden yapıyor. Kitabın ilk bölümünde kapitalizmin 1845’ten beri yaşadığı krizler ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. İkinci bölüm krizin ekonomi üzerindeki etkilerini ve bunun toplumsal sınıflara nasıl yansıdığını ortaya koyuyor; aynı bölümde krizlerin kamu politikaları üzerindeki etkilerinden de bahsediliyor. Üçüncü bölüm 2008 krizine odaklanıyor ve mortgage kredilerinin krizi nasıl tetiklediğini çok net bir şekilde gösteriyor. Dördüncü bölüm ise sermayenin finansallaşması meselesi üzerinde duruyor ve son otuz yıldır tanıklık ettiğimiz neoliberalizmle finansallaşma arasındaki ilişkiyi açıklıyor. Beşinci bölüm devletin sınıfsal karakteriyle birlikte krize hangi yöntemlerle müdahale ettiğini ve krizin yükünün emekçi sınıfların sırtına nasıl bindirildiğini gösteriyor. Altıncı bölümde krizin Türkiye ekonomisine olan etkileri üzerinde durulurken, yedinci bölümde ise kapitalizmin geleceği üzerine eleştirel bir değerlendirme yapılıyor.

Kitabın üçüncü ve genişletilmiş baskısına dahil edilen son iki bölüm ise 2008 krizinin günümüzdeki artçı dalgalarına uzanıyor. Başta Yunanistan olmak üzere Avrupa ülkelerinin birbiri ardından içine düştükleri bunalımın yapıtaşlarını ortaya çıkarmaya çalışan çalışma, ikinci dip tartışmaları olarak da bilinen 2008 krizinin ardından 2012 yılı için öngörülen yeni bir bunalım döneminin ipuçlarını da inceliyor.

Yunanistan ve İspanya gibi örnekler bağlamında emeğe yönelik yeni saldırılardan başka bir anlama gelmeyen kriz önlemlerinin tartışılmakta olduğu günümüzde, Mustafa Durmuş’un çalışması emekten yana politikaların bir alternatif olarak tartışılmasına yönelik bir çağrı niteliği de taşıyor.
Kapitalizmin Krizi, sahip olduğu tarihsel materyalist bakış açışıyla, dilinin sadeliğiyle, tezlerini güçlü argümanlarla desteklemesiyle, bilimsellik maskesinin ardına gizlenmeksizin safını belli etmesiyle ve değiştirmeyi istediğimiz dünyanın ahvalini ortaya koymasıyla okunmayı hak eden bir kitap olarak karşımızda duruyor.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99