Kahraman siviller askeri vesayete karşı: Militarist Modernleşme

militarizMurat Belge’nin sözünü ettiği son on yılın; sosyal devletin tamamen tasfiye edildiği, gelir dağılımındaki uçurumun derinleştiği, tutuklu gazeteci sayısında dünya birincisi olunduğu, bütün muhalefet gruplarının içeri tıkıldığı bir dönemi kapsadığını göz önüne aldığımızda, Belge’nin kullandığı sivil otorite-askeri vesayet ikileminin toplumsal gerçekliği yansıtmakta zayıf kaldığı ortadadır.

Ali Kızıloğlu


Kendisini “özgürlükçü sosyalist” olarak niteleyen bir sosyalist aydın Twitter’dan şu sözlerle bir tartışma başlattı: “Meclis’i artık, Mustafa Kemal’in talimatıyla kurulan tabur değil, halkın kendi iradesi koruyacak, tarihi bir an bu.” Eski milletvekili Ufuk Uras’a ait olan bu sözler çok tartışıldı. Neticede Twitter denilen sosyal medya aracının 140 karakterle sınırlı mesajlar iletiyor olması nedeniyle, bu tartışmalar daha da şiddetli oldu. Zira, Uras’ın mesajından, “halkın iradesi” olarak nitelenen şeyin “polis” olduğu anlaşılıyordu. Nasıl öyle anlaşılmasın ki? TBMM Muhafız ve Tören Taburu’nun yerini 17 Aralık’ta gerçekleştirilen devir teslim töreniyle polis aldı. Haliyle Ufuk Uras’ın “halkın iradesi” olarak nitelendirdiği şeyin polis olduğu düşünüldü. Ancak Uras’ın bu sözle kastının polis olmadığı yine Twitter’dan yazdığı mesajlarla kısa sürede anlaşıldı. İfade etme tarzında sorun olduğunu vurgulayanlara cevaben, yine Twitter’da, “Meclisi halkın iradesinden ve demokrasiye bağlılığından başka bir şeyin koruyamayacağını vurguladım, ama algı idrakle sınırlıdır” mesajıyla “ayar” verdi Uras. Uras’ın bu ayarını da anlamayanlar olabilir. Zira Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre algı ve idrak, birbiri yerine kullanılan, aynı anlama gelen iki kelime. Ama biz Uras’ın demeye çalıştığını anlıyoruz. “Sizin içiniz kötü, askere karşı bir laf ettik diye hemen polisin safındaymışız gibi göstermeye çalışıyorsunuz” demek istiyor. Doğruya doğru, bir “özgürlükçü sosyalist”in polise sempati beslemesi çok anlaşılır değildir. Belli ki Ufuk Uras, meclisi halkın iradesi koruyacak derken askerin “kontrol edilemez, başına buyruk” karakterine gönderme yapıyor ve onun, iradesini halktan değil belindeki silahtan aldığını anlatmaya çalışıyor. E askerin geçmişinde “darbe”ler olduğu için çok da haksız sayılmaz. Yerine geçen polis için bir şey söylemiyor Uras, o yüzden fazla spekülasyon yapmak yanıltıcı olabilir. Yine de Uras’ın, “polis en azından darbe yapmadı şimdiye kadar” şeklinde algısı olabilir. Belki daha çok idrak düzeyindedir, algı haline gelmemiş olabilir. Belki de polisin İçişleri Bakanlığı’na bağlı olması nedeniyle başına buyruk davranamayacağını düşünüyordur. Her neyse, spekülasyonun dozunu kaçırmadan bu bahsi burada kapatalım.

Aslında oturup ciddi ciddi yazmaya değmeyecek bir konu Uras’ın Twitter macerası. Ancak orduyu demokrasinin önündeki en büyük; hatta neredeyse tek engel olarak görme alışkanlığı, liberal solcuların yaygın bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Bu yazının yazılmasına vesile olan, Ufuk Uras’ın siper yoldaşı Murat Belge’nin yayınlanan son kitabı Militarist Modernleşme, bunun iyi bir örneği. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki Ufuk Uras’a yönelik takındığımız anlayışlı tavrı Murat Belge için göstermemiz mümkün gözükmüyor. Zira Uras’ın sınırlı bir alanda, hazırlıksız olarak karaladığı bir iki cümleyi eleştirirken insan haliyle vicdanlı davranmaktan kendini alamıyor. Ancak Murat Belge, yazmasının yaklaşık 10 yılını aldığını söylediği, fikir olarak ise 1970’lerden bu yana aklında bulunduğunu belirttiği, 830 sayfalık kitabı için “hazırlanmadığı” ya da “aceleye geldiği” gibi bir durumdan söz edilemez. Aksine, belki sorun “fazla özenmekten” kaynaklanıyordur. Ama ortada büyük bir sorun olduğu kesin.

Yöntemdeki eklektizm
Murat Belge, Ekim ayında yayınlanan ve İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabının önsözünde, izlediği yönteme ilişkin bir açıklama yapıyor. Belge, Barrington Moore’un yazdığı ve 1966 yılında yayınlanan Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri adlı kitapta kullanılan yöntemden esinlendiğini söylüyor. Moore’un kitabında, seçilen altı ülkenin toprakta feodal mülkiyetin varlığı üzerinden bir karşılaştırmaya tabi tutulduğunu belirtiyor. Bu altı ülkenin üçü batı dünyasından seçilmiş (İngiltere, ABD ve Fransa), diğer üçü ise Asya ülkeleri (Çin, Japonya ve Hindistan). Moore’un yöntemine ilişkin hayranlığını belirten Belge, kendi kitabında da “benzer” bir yöntem izlediğini ifade ediyor. Ancak bazı “küçük” farklar var. İlk olarak Belge, aynı kıtadan veya bölgeden ikişer ülke olmak üzere toplamda üç karşılaştırma yapıyor. Japonya ile Hindistan, Türkiye ile Yunanistan ve Almanya ile İtalya karşılaştırılıyor. Buraya kadar her şey normal. Hangi ülkeleri karşılaştıracağına edecek lafımız yok; ona yazarın kendisi karar verir. Ancak Moore’un yöntemiyle Belge’ninki arasındaki ikinci farkı açıklamak pek kolay değil. Belge, incelediği ülkelerin modernleşme serüvenlerini “militarizm” ekseninde karşılaştırmaya yelteniyor. Söz konusu ülkelerdeki toplumsal yapı, sermaye birikimi, sınıfların durumu vb. tüm konular bu karşılaştırmada bir “arka plan” işlevi görüyor. Nihayet modernleşme serüvenlerinde militarizmin baskın unsur olarak öne çıktığını ileri sürdüğü Türkiye, Almanya ve Japonya bir cenahta yer alırken Yunanistan, İtalya ve Hindistan diğer cenahta yer alıyor. Bu yöntemin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Militarizm üzerine bir inceleme yaparken toplumsal yapıya ilişkin yapılmış bir çalışmada kullanılan yöntemi “ödünç almak”, hele bir de Avrupa’da faşist bloku oluşturan iki ülkeyi ayrı gruplara sokup karşılaştırmak eklektizm değil de nedir?
İleride modernleşme üzerine tartışmamızı sürdürmek üzere, bu yazıda yalnızca önemli gördüğümüz bazı noktalara ilişkin kısa notlar düşmekle yetineceğiz.

Demokratikleştik mi?
Belge’nin bu “militarizm” takıntısı nereden çıktı diye merak edebilirsiniz. Yazar, sizler için açıklıyor nedenini. Türkiye’de son on yılda büyük bir değişim olduğundan, askerin kışlasına çekilmeye başladığından, ancak yine de atılacak adımlar olduğundan söz ediyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmamış olması, vicdani ret sorununun çözülmemiş olması gibi. Bunlar çözüldüğünde Türkiye’nin modernleşme çizgisi demokratik bir yola girecekmiş. Murat Belge’nin sözünü ettiği son on yılın; sosyal devletin tamamen tasfiye edildiği, gelir dağılımındaki uçurumun derinleştiği, tutuklu gazeteci sayısında dünya birincisi olunduğu, bütün muhalefet gruplarının içeri tıkıldığı bir dönemi kapsadığını göz önüne aldığımızda Belge’nin kullandığı sivil otorite-askeri vesayet ikileminin toplumsal gerçekliği yansıtmakta zayıf kaldığı ortadadır. Zira tüm bu antidemokratik uygulamalar yaşanırken ordu gerçekten de kışlasına çekilmeye başlamıştır. Hem yasal düzenlemelerle hem de siyasal iktidarın tek elde toplanmış olmasının yarattığı fiili bir güçle, hükümet orduyu önemli ölçüde siyaset alanının dışında bırakmıştır. Ancak bu durumun kendiliğinden bir demokratikleşmeyi doğurmadığı bellidir. Bu yüzden militarizm konusunun, demokratikleşmenin en temel göstergesi olarak ele alınması doğru değildir.

Anakronizm sorunu
Yine de Murat Belge’nin değerlendirmesinin tamamen mesnetsiz olduğu öne sürülemez. Zira Avrupa Birliği (AB) müzakerelerinde de sık sık ordunun Türkiye’deki etkinliği öne çıkan bir tartışma başlığı olmaktadır. “Medeniyetin beşiği” olan Avrupa, silah ve askeri gücünü azaltma, ordunun yetkilerini sınırlandırma çağrıları yapar durur Türkiye’ye yıllardır. Nitekim AB standartları bu konuda kesindir. Belge de bütün bir modernleşme sürecini buna göre değerlendirmekte kendini haklı görüyor haliyle. Hatta zaman zaman öyle laflar ediyor ki, tarih bilgisinden şüphe duymadığımız bu değerli aydının hafızasında bir sorun olduğunu düşünmemize neden oluyor. Modernleşmesinde militarizmin çok etkili olduğunu söylediği Almanya’yı, diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslarken “Almanya’nın ancak 1948’de gerçek anlamda Avrupalı” olduğunu öne sürüyor Belge. Buradaki “Avrupalı” sıfatının kullanılışı çok önemli. “Demokratik ve sivil bir siyaset anlayışı”nı kastediyor Belge. Sanırsınız ki faşizmi Afrikalılar icat etti. İnsanlığın gördüğü en büyük vahşeti, yüksek teknolojiyle insan fırınları inşa ederek Yahudileri milyonlarla katleden “Avrupa medeniyeti” değildi tabii. Hadi Almanlar o zaman “Avrupalı” değildi. Peki, Fransız devrimi süresince akan kana ne demeli? Kaç bin insanın giyotine yollandığını bilmiyor olamaz Murat Belge. Unutmuşsa insanlık hali tabii; ama insan koskoca kitabı bu saçma fikir üzerine kurgularken durup bir düşünmez mi, bunu okuyanların bir kısmı tarih biliyordur diye?

Demokrat padişah darbeci orduya karşı
Söz konusu olan çok bariz bir anakronizmdir. Üstelik bunun tek örneği Avrupa’ya ilişkin tespitinde karşımıza çıkmıyor. Türkiye modernleşmesine ilişkin Belge’nin yaptığı tespitler de bu duruma güzel bir örnek teşkil ediyor. Belge, şimdiye kadar yapılmış Türkiye tarihi çalışmalarına “kendi katkısı” olarak bir tez öne sürüyor. Yazara göre, Türkiye’nin modernleşme serüveni Tanzimat döneminden daha önce, II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kapatması ile başlıyor. Ona göre bu olay, modernleşme anlamında da bir “Vaka-i Hayriye”. Üstelik bununla da yetinmiyor, 1908’i alelade bir olaymış gibi geçiştiriyor Belge. Bütün bir Türkiye tarihi anlatısı sivil iktidar-ordu çatışmasına dayanıyor çünkü. Haliyle II. Mahmut da ordunun karşısında, demokratikleşme akımının ilk kahramanı olarak tarihe geçiyor! Bir padişah demokrasi kahramanı olurken Türkiye’nin burjuva devriminin ilk adımlarının önder kadrosunu oluşturan İttihatçılar ise “demokrasi karşıtı” cepheye yerleştiriliyor. Neden? Orducular da ondan.
Belge’nin kitabında yansıttığı bu tarih anlayışı, bugünkü siyasal konumlanışına tarihsel bir kılıf uydurma ihtiyacından kaynaklanıyor. Nasıl ki ulusalcılar ordunun “tarih boyunca” hep ilerici olduğu tezini ortaya atıyorlar, milliyetçiler “devletler kuran ordu” tezlerine sarılıyorlar, aynı şeyi Murat Belge de tersinden yapıyor. Bu çalışmayı yayınlayan adı duyulmamış birisi olsa, adını bir daha hiç duymayabilirdik. Yazar Murat Belge olunca ister istemez ciddiye alıyor insan. Belli ki modernleşme ve demokratikleşme üzerine bir tartışma yürütmek gerekiyor hala. Yarınlar’ın sonraki sayılarında bu tartışmayı derinleştireceğiz.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99