Beyazperdede “devrimci idealizm”: Ülke ve Özgürlük

ulke ve ozgurlukİspanya’daki devrimci mücadelenin ana siyasi karakteri “anti-faşist” olmasına rağmen, Loach’un bununla yetinmemesi ve mücadeleyi ısrarla zorlama bir “anti-kapitalist” eğilimle birleştirme gayreti içine girmesi, kendi biricikliği içinde kurulan siyasi pratiği “teori”ye uymaya zorlayan bir idealizm değilse nedir?

Orhun Demir

Sosyalist yönetmen Ken Loach’ın 1995 yılında çektiği “Ülke ve Özgürlük (Land and Freedom)”te, İspanya İç Savaşı İngiliz bir devrimcinin gözünden anlatılıyor. Britanya Komünist Partisi üyesi işsiz bir genç olan David Carr (Ian Hurt), İspanyol devrimcilerin çağrısı üzerine Franco’nun faşist güçlerine karşı savaşmak üzere gizli yollardan İspanya’ya giderek gönüllü birliklere katılır; filmin bundan sonrası David’in tanıklık ettiği silahlı çatışmalarla ve etkileyici siyasi tartışmalarla devam eder.

İlk bakışta filmin iki ana eksen üzerine kurulduğu söylenebilir. Birinci eksen aynı zamanda filmin konusu da olan iç savaşın kendisidir. İkinci eksen ise sol içi siyasi tartışmalardır ki, Loach’ın esas olarak yoğunlaştığı yer de burasıdır. Filmin konusu olan İspanya İç Savaşı Loach’ın dikkat çekmek istediği asıl meseleye, yani “Stalinizm eleştirisi”ne genel bir çerçeve sunmakla sınırlanır. Stalin’in İspanya İç Savaşı’ndaki “düzenli orduya geçiş” politikası (veya dayatması) öyle acımasızca eleştirilir ki, izleyicinin zihninde “Stalinizm” “devrime ihanet”le eşitlenir. İkinci eksenin temelini oluşturan bu eleştiri bombardımanı karşısında zaten zayıf olarak kurgulanmış olan filmin birinci ekseni o kadar cılızlaşır ki, sanki Franco’dan çok Stalin’den nefret eden bir izleyici kitlesi yaratmak hedeflenmiş gibidir!

Filmde Stalin’e ve Komünist Parti’ye yöneltilen eleştirilerin, Loach’un “ideal devrim” anlayışına dayanmasının filmin politik karakterini zayıflatan temel neden olduğu söylenebilir. İki örnekle bu durumu saptamaya çalışalım. David’in katıldığı gönüllü birliklerin komutanı Vidal’in mücadelenin hedeflerini sayarken “el ele verip faşistleri yok edeceğiz” dedikten hemen sonra “köylü ve işçinin ihtilalini yapacağız” diye eklemesi, Loach’un “sürekli devrim” perspektifini politik gerçeklikten bağımsız olarak izleyiciye dayatmasıdır. İspanya’daki devrimci mücadelenin ana siyasi karakteri “anti-faşist” olmasına rağmen, Loach’un bununla yetinmemesi ve mücadeleyi ısrarla zorlama bir “anti-kapitalist” eğilimle birleştirme gayreti içine girmesi, kendi biricikliği içinde kurulan siyasi pratiği “teori”ye uymaya zorlayan bir idealizm değilse nedir?

İdealizmin bir diğer örneği de devrimcilerin ele geçirdiği bir köydeki toprakların kolektifleştirilmesi üzerine yapılan tartışmada ortaya çıkar. Tartışmanın bir tarafında topraksız köylüler, bazı anarşist milisler ve ayrışmadan sonra Troçkist safta kalacak olan devrimciler, diğer tarafında ise bir küçük toprak sahibi ile sonradan Komünist Parti yöneticisi olduğunu anlayacağımız bir sosyalist ile İngiliz devrimci David vardır. Loach’un tartışmadaki safı bellidir: Toprak sahibi köylü ne kadar ürkek ve kaypak bir karakter olarak çizilmişse, topraksız köylüler o kadar samimi ve inançlı bir sınıfın üyeleri olarak gösterilmişlerdir. Benzer şekilde kolektifleştirmeyi savunan devrimciler ne kadar heyecanlı ve inançlı devrimcilerse, Komünist Parti yöneticisi bir devrimciye yakışmayacak kadar soğukkanlı ve rasyoneldir. (Ters tarafta bulunan tek samimi kişi ise David’dir; zira o da mücadelenin ilerleyen dönemlerinde Troçkistlerin safına katılacaktır). Bu ayrıntılar, izleyicinin belleğinde karakterlerle ilgili belli bir fikir verdiğinden önemlidir. Şöyle ki, sadece o tartışma sahnesini seyreden bir izleyiciye “bu taraflardan hangisi devrime ihanet edecek” diye bir soru yöneltildiğinde yanıtsız kalması imkansızdır! Loach’un idealist yaklaşımının asıl göstergesi tartışmanın kendisidir. Birinci örneğe paralel bir şekilde, yapılan tartışmanın İspanya İç Savaşı gibi bir siyasi gerçeklikle ne ölçüde ilişkili olduğu belirsiz, hatta önemsizdir. Emek ile sermayenin dolaysız olarak karşı karşıya geldiği herhangi bir yerde emek lehine önerilecek bir politika önerisi (kolektifleştirme), iç savaş koşullarından ve mücadelenin “anti-faşist” karakterinden bağımsız olarak “doğru politika” olarak sunulmaktadır.

Bu noktada Loach’a iki soru sorarak bitirmek gerekir: “Franco’yu yenmenin yolu köydeki toprakların kolektifleştirilmesinden mi geçmektedir” ve “toprakları kolektifleştirmenin mücadelenin anti-faşist karakterine bir zararı var mıdır?” Birinci soruya Loach’un Troçkist devrimcilerin ağzından verdiği yanıt nettir: “Evet”. Oysaki gerçek tam tersidir, yani toprağı kolektifleştirmenin yolu Franco’nun yenilmesinden geçer; zira “Stalinist” David’in dediği gibi “Franco kazanırsa, bir ideolojimiz kalmaz”. İkinci soruyla ilgili olaraksa Loach’un verdiği yanıt, zaten uzun vadede mücadeleden kopacak olan kaypak bir toprak sahibi için “devrim”in feda edilmemesi gerektiğidir. Oysaki siyasi gerçekler bu kadar idealizmi kaldıramayacak kadar yakıcıdır. Temel karakteristiği anti-faşizm olan bir mücadelede proleter unsurlar dışındaki unsurlara şüpheyle yaklaşmak, hele hele pratikte ittifak halinde olunan bir sınıfsal gücü doğrudan düşman saflarına itmenin sadece ideal bir devrim beklentisiyle alakası olabilir ki, “Ülke ve Özgürlük”ün devrim perspektifi de bunun üzerine kurulmaktadır!

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99