Antonio Gramsci: Eylemin ve düşüncenin “bütünsel” prensi

GramsciGramsci, önce Sardunya milliyetçisi genç bir sosyalisttir. Ancak Sardunya’nın tek ve gerçek düşmanının Kuzey’in sanayicileri ve işçileri değil, sanayicilerle işbirliği yapan Güneyli yönetici sınıf olduğu fikrine varacak kadar da gerçekçidir.

Öykü Didem Aydın

“…Ama ben, vicdanlı yüreği ile
sadece tarih içinde hayat bulanın,
hiç o zaman saf bir tutkuyla iş görebilir miyim,
tarihimizin bittiğini bilirsem eğer?”*

Şimdiye kadar yazılmış Antonio Gramsci yaşamöyküleri içinde en çarpıcı ve sık dokulu olanlarından biri Türkçede. Giuseppe Fiori’nin Antonio Gramsci: Bir Devrimcinin Yaşamı adlı biyografisi, Kudret Emiroğlu’nun çevirisiyle, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.
Gramsci’yi tanıyanlar, onun çileli biyolojik yaşamının, özgün ve büyük düşüncesinden ayrılmaz bir debi ve akış sergilediğini bilirler. Gazete ve kitap almak için yiyeceklerini satacak kadar öğrenmeye tutkulu çocuk, Sardunya Adası milliyetçisi genç, sadık kardeş, idealist ve çalışkan üniversiteli, keskin-kalemli toplumcu gazeteci, iradeci düşünür, vicdan sahibi bir devrimci, annesinin oğlu, bir insanı sevemiyorsa toplumsal bir sevgi yaşayamayacağını hisseden sevgili koca, çocuklarının fotoğraflarında zamansızlığı yaşayacak kadar şefkatli bir baba, İtalyan Komünist Partisi’nin özerk ama birleşik-cepheci lideri, konuşması “ciğerlerinden değil beyninden” geldiği hemen anlaşılan etkili hatip, faşizmin, beyninin işlemesini “en az yirmi yıl durdurma”ya kalkıştığı düşünsel-azılı ve çileli ama iyimser bir siyasal mahkûm olarak Antonio Gramsci’nin büyük hayatını, bedensel engellenmişlik, yoksulluk, aşk, fikir ve mücadele günleriyle ve “bütün” kişiliğini oluşturan insani ve toplumsal etmenleri göstererek anlatıyor Giuseppe Fiori.

Babası Francesco Gramsci’nin, Sardunya Adası’nın Ghilarza kasabasında 1881 yılında taşıdığı evle başlıyoruz Gramsci’nin büyük hayatına dair yolculuğumuza. Kırmızı lav taşlarından inşa edilen tek katlı evin sakinlerinin aile tarihine çevrilen biyografik objektifin açısı –Gramsci’nin doğumundan başlayarak– kâh toplumsal-tümel etkenlerle genişliyor ve Gramsci’yi “Gramsci” yapan koşulların panoramasını gözler önüne seriyor; kâh yeniden birey-odaklı daralıyor ve koşullarından “Gramsci” olan büyük insanın kararlı iradi yönelimini sergiliyor. Böylece, anlatının objektifinin, değişen odak uzaklıkları ve görüş açılarıyla ortaya koyduğu büyük-küçük tüm sahnelerin diyalektiğinden, hakiki bir Gramsci portresi ortaya çıkıyor. Giuseppe Fiori; Gramsci’nin portresini, Gramsci’nin felsefesine uygun yöntemlerle çizmiş oluyor bir anlamda. Onun yaşamının, mücadelesinin ve düşüncesinin gelişiminin sık dokusuna gereken duyarlılığı göstermek kaygısında olan özenli bir yaşamöyküsünden de bunu beklerdi sanırım Gramsci. Tek katlı evin lav taşlarının mütevazı pastel kırmızısı; aşama aşama, çok-katmanlı ve meydan okuyucu bir devrimci kızıla dönüşüyor, ve sonunda o kızıl, hapishaneden annesine yazdığı mektupların aynı mürekkep renginde imlenerek hüzün derini bir duygusal anlama eriyor.

İtalya’nın “bölünmez parçası” sayılan ama hep “ayrık ve acılı” bırakılmış bir adanın, Sardunya’nın, 20. yüzyıl başlarından hemen önceki portresi, yok olmanın eşiğinde bir tarım ekonomisi; yaygın bir maden ve doğal kaynaklar sömürüsü; kıtanın korumacı ekonomi siyasetine karşı çıkacak strateji ve taktikler geliştiremeyen üretici sınıfı; nepotizm, kayırmacılık ve yolsuzlukla yükselen yerel yönetici kliği; kullanılmışlık, yoksulluk ve kenara atılmışlıkla tetiklenen tepkisel haydutluk ve işçi-halk ayaklanmalarıyla çizilir. Sardunya İtalyan değildir, Sardunyalıdır ve merkezi idarenin memurlarının sürgün yeridir. Orada İtalya devleti, ölesiye sömürülen maden işçilerinin hak taleplerine jandarma silahlarıyla cevap veren; maden şirketleriyle saadet zinciri işbirliği yapan; “vergi memurları, polis şefleri ve müfettişleri besleyen, grev bastırma yöntemlerinde ustalaşmış kocaman, dehşet saçan bir makine” gibidir. “Sosyalist ve anarşistlerden o kadar rahatsız” olur ki o “makine”, “haydutlara ve alçaklara ayıracak zamanı kalmamış”tır. Yıkık-dökük binalarda öğretmensiz okullar, okuma yazma bilmeyen geniş bir halk kesimi, savaş ve ayaklanma coğrafyası, yoksul ama kızgın-devingen bir “ada”lık hali… Bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Salt bu tanıdık “hal”den “olan” büyük bir düşünür ve eylem adamının çocukluk hikâyesi bile, “bizim” coğrafyamızda güncelliğini koruyan soru ve nidalarla dolduruyor insanın aklını.

Sardunya “ayrı”lığının, çocuk ve genç Antonio Gramsci’nin yaşamının tüm belirleyici yıllarındaki izdüşümleri, örneğin babasının hapse girişinin Sardunya “sorunu” ile bağlantısı, “Sardunya ulusal bağımsızlığı için mücadele etmenin bir zorunluluk olduğunu düşünmeye” başlatır genç Gramsci’yi – “Kıtalılar defolsun, bu sözleri kendim de defalarca yinelemiştim” dedirtecek kadar. Aşama aşama artan yoksullaşmaya ve siyasal baskılara karşın okumaya, öğrenmeye, gazete, dergi ve kitaplara, şiirlere, romanlara, edebiyata ve felsefeye tutkulu olduğu kadar, toplumsal yaşama da tutkundur Gramsci. Okulundan evine kilometrelerce yol yürürken, yolkesen haydutların, eğlencelik kurşun atma oyunlarıyla korkuttuğu bu çocuk, aynı yoldan yeniden geçecek kadar da cesaretlidir. O çocuk, önce Sardunya milliyetçisi genç bir sosyalisttir. Ama onu Ghilarza köyünden dar sıra tepelerin üstündeki yanardağa yaslanmış Santu Lussurgia’ya, Santu Lussurgia’dan yerel merkez Cagliari’ye, Cagliari’den ulusal sanayi merkezi Torino’ya ve en son da İtalya dışına, Viyana’ya ve Moskova’ya taşırırken dalga dalga genişleyen, genişlemesine karşın hep dikkatli, keskin gözlemci ve duru kalan eğitim, eylem ve düşünce ufku, Sardunya’nın tek ve gerçek düşmanının Kuzey’in sanayicileri ve işçileri değil, sanayicilerle işbirliği yapan Güneyli yönetici sınıf olduğu fikrine varacak kadar da gerçekçidir.

Fiori’nin çok çeşitli kişisel, kültürel ve bilimsel kaynakları değerlendirerek oluşturduğu, yeterli ayrıntıya hep egemen kalan renkli anlatısı, Sardunyalı Gramsci’den ulusal kimliğine geçerken bölgesel geçmiş ve deneyimin içinde sıkışmayan ve yeni “ulusal” yaşam biçimini toptan özümseyip geniş bir bakış açısı elde ederken yerel deneyim ve duyarlığı gözardı etmeyen bir düşünce ve eylem adamının salt doğumunu, gelişimini ve yaşama veda edişini anlatmakla kalmıyor, mirasının “asıl ne olduğu” sorusuna da açıklık getirilmesi için sağlam bir zemin oluşturuyor. O mirasa dahil olan, sadece gazeteci ve siyaset önderi Gramsci’nin “eylemleri” değil, hapishaneden yazdığı mektuplarda dile getirdiği gibi, “sonsuzluk için bir şeyler” yapan ve bu yolda aydınların araştırılması ve aydın kimliğinin felsefi, sosyolojik tahlilinin yapılması, karşılaştırmalı dilbilim araştırmaları, Pirandello tiyatrosu çalışmaları, tefrika romanlar ve edebiyatta halk zevki üzerine denemeler, tarihyazımı kuramı, hegemonya kavramının işlenişi, çeviriler, Katolik hareketin gelişim kuramı, Güney sorunu, Amerikancılık gibi sayısız konuda eserler veren; son derece kötü hapishane koşullarına karşın, ardında, düşünsel pahası biçilemeyen, dört bin daktilo sayfalık “Hapishane Defterleri”ni bırakan, berrak fikirli bir düşün adamının “yaratıları”dır.

Gramsci, kendi bölgesel geçmişini yok saymadan ve yok etmeden sosyalist olur. Sosyalist bakış açısı ona Sardunya protesto hareketinin zayıflıklarını ve sınırlarını gösterirken, Sardunyalı geçmişi de, doğal olarak, Güney’i gelişimin engeli olarak gören işçi sınıfının ideolojik eksikliklerinin bilincini kazandırır. Kırsal sorunu, sosyalist devrim sorunundan ayırmaz. Siyaset kavramını, zaman ve mekân sınırlarının dışında soyut ve normatif olarak görmeyi reddeden Gramsci’nin, Bolşevik Devrimi’ne düşürdüğü özgün ve özerk bakışı daha iyi anlarız böylece. Avrupa’dan ve Leninist devrimden dersler çıkarır ama İtalyan toplumunun ve sınıf savaşımının somut tarihsel koşullarını değerlendirme isteği, yani “özerk”liği, yazılarında apaçık ortaya çıkar.
kadinlar
Gramsci’nin Tasca, Terracini ve Togliatti ile beraber kurduğu L’ordine nuovo (Yeni Düzen) dergisi, Sovyet devrimini ve “sovyet” örgütlenmesini, İtalyan “fabrika konseyleri” uygulamasında kuramsal olarak geliştirmekle kalmayacak, kurulur kurulmaz, fabrika düzeyinde de pratik olarak benimsenecektir. Fiori –“devrim”in fabrikada başlamasını öngören Yeni Düzen’ci Gramsci’nin, artan üye sayısına ve somut gücüne karşın “burjuva demokratik parti kimliği” ile “devrimci öncülük rolü” arasında kalıcı bir seçim yapamayan İtalyan Sosyalist Partisi’nin yenilenmesi ve yeniden örgütlenmesi için çağrı içeren, meşhur– “Sosyalist Parti’nin Yenilenmesi’ne Doğru” metnine götüren koşulları da anlatmaktadır. Sözü edilen metinden sonra yapılan tartışmalar, Sosyalist Parti’den koparak doğan Komünist Parti’nin gelişimini ve faşizmin ayak seslerini herkesten daha iyi duyan Gramsci’nin “birleşik cepheci” uyarılarını içeriyor. Gramsci’nin, Sosyalist Parti’nin proletarya diktatörlüğü yolunda uygun koşulları değerlendirmekte yetersiz kalması ve bir devrimci çıkışın –özellikle incelikli örgütçülük ve fikirle eylemi buluşturan bir düzlemde– Torino dışında da gerçekleştirilememesi halinde, başa gelecekleri öngören şu sözleri, kitaba “bugün”den bakan okuyucu için çok sarsıcı:
“İtalya’da sınıf mücadelesinin mevcut aşaması ya devrimci proletaryanın iktidarı almasıyla… veya mülkiyet sahibi sınıfın ve iktidar kastının korkunç karşı eylemiyle sonuçlanacak. Sanayi ve tarım proletaryasına boyun eğdirmek için hiçbir terör biçiminden sakınılmayacak, bütün işçi sınıfının siyasal mücadelesi (Sosyalist Parti) ve işçilerin ekonomik güç sağlayan örgütlerini (sendikalar ve kooperatifler) burjuva devleti içinde parçalamak için ellerinden geleni yapacaklardır.”

İşte, şimdi biliyoruz, yapmışlardır! Peki o zaman, “Gramsci eylem insanı olarak kaybetmiştir” denebilir mi? Belki de bu soru bugün yersiz ve anakronistiktir. Gramsci, korktuğunun başına gelmesiyle yitirmişti belki, ama sorunları ortaya koyuş yöntemi, düşünce çizgisi ve tespitleri yitmedi. Sanırım onu bugün hâlâ “inanılır” kılan en çarpıcı yönü de, onun “düşünür ve felsefeci” kimliği. Giuseppe Fiori, eylemci Gramsci ile düşünce adamı Gramsci’nin neden yönelimi belirsiz ve yatay bir “İleri!” den çok, kökten bir “Yeni Düzen” için çalıştığını anlamayı sağlayan kapsamlı bir siyasal-toplumsal İtalya tablosu da ortaya koyuyor ve İtalyan faşizminin, neden “özellikle onun beyninin” çalışmasını “en az yirmi yıl durdurmaya” kalktığı sorusunun yanıtını anlaşılır kılıyor. Kitap, Sardunyalı Gramsci’yi, önce kıta İtalyası’nın ulusal devrimci mücadelecisine ve uluslararası ortak-çalışmacı komünistine dönüştüren sürecin yapıtaşlarını oluşturan bireysel, ailevi ve toplumsal ortamı pek çok farklı kaynaktan süzülmüş ince tahlillerle gözler önüne seriyor. O zaman da okuyucu, Gramsci’nin doğumundan önceki Sardunya ortamından, faşizmin ayaklarının “Roma’ya Yürüyüş”üne, o ayakların baş oluşuna ve Gramsci’yi hapsedişine uzanan tarihsel çizgi üzerinde pek hüzünlü bir zaman yolculuğu yapıyor.

En verimli yıllarını hapishanelerde geçirmek zorunda kalan Gramsci’nin yaşamını, yakınlarıyla yaptığı görüşmelerin yanı sıra mektupları ve yazılarıyla işleyen Fiori, bu büyük hayatı çocukluğuyla, gençliğiyle, okuduğu ve okuttuğu yazılarla, aşkı, mücadelesi ve özlü sözleriyle anlatmakla kalmıyor, Gramsci’nin babasının  Ghilarza’ya geldiği 1881 yılıyla Gramsci’nin, kocaman, hareli, güney aydınlığıyla ve Akdeniz’le dolu gözlerini bu hayata kapadığı 1937 yılı arasındaki dönemin zengin bir panoramasını da sunuyor. Kapak yazısındaki şu tespit çok doğru: “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği’ düsturunu sahiplenmiş, en özgün ve düşünceleri hiç eskimeyen devrimciyi ve filozofu daha iyi kavramak için mutlaka okunması gereken bir eser.”
* Pier Paolo Pasolini, Le Ceneri di Gramsci (Gramsci’nin Külleri), 1957. Dizeleri çeviren: Öykü Didem Aydın.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99