AKP “davalar”la yeni rejimini kurarken

hopa 2Solun genelinin, davalara karşı verdiği tepkiler, son derece sınırlı bir tahlile dayanan, reaksiyoner tepkilerdir. Örneğin Hopa davasının muhatabı olanlar kendilerine yönelen saldırının yanında başka öznelere yönelen saldırıları gördükleri halde görmezden gelmekte; hatta saldırıya uğrayan kesimlerle olan ilişkileri doğrultusunda, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını, açıkça dile getirmeseler de memnuniyetle seyretmektedir.

Uğur Erözkan

Bu slogan yıllardır solun neredeyse bütün eylemlerinde atılır. Genel bir doğruyu ifade etmesi bakımından çoğu eyleme de uygundur. Ya da en azından yanlış bir slogan olmadığı için bu slogana itiraz edilmez. Ancak sloganın gerçek anlamıyla içeriğine kavuştuğu anlar nadiren görülür. Burjuvazinin topyekun bir saldırısında bu sloganın gerçek anlamını kazandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Sistem içi kaçışların fayda etmediği, dört bir yanın tutulduğu ve her zaman ve zeminde saldırının şiddetini hissettirdiği anlarda bu slogan yürekten ve ağız dolusu olarak atılır. Gerçekten de insanlar, tek başına kurtulma şansının kalmadığını keşfettikleri zaman, bu sloganı haykırırken buluverirler kendilerini.

Bu anlamıyla bu slogan çok önemlidir. Hep dile getirilen, birlikte mücadele şartlarının sağlanmasının temel koşulunu işaret eder: Kurtuluş yok tek başına. Ve ardından ne yapılması gerektiğini de ilan eder: Ya hep beraber, ya hiçbirimiz! Saldırıya karşı topyekun mücadele etmeksizin ayrı ayrı verilen mücadelelerden başarı beklemek gerçekçi değildir.
Bu durumun sol tarafından “hissedilmeye” başlandığını söylemek safça bir iyimserlik olmayacaktır. Hem bireylerin hem de sol çevrelerin artık gitgide daha sık bir şekilde dile getirmeye başladığını söyleyebiliriz. Ancak dile getirilenler henüz bir temenni düzeyindedir ve ihtiyaç ise etraflı bir şekilde enine boyuna ortaya konmak yerine halis niyetlere bağlı olarak, hislere dayanılarak ifade edilmektedir. Şimdilik “bu saldırıya karşı birlikte bir şeyler yapmak lazım” denmektedir. Ancak saldırının ne kadar kapsamlı olduğunu, belki de kendi suratımıza inen tokat nedeniyle, kavrayabilmiş değiliz. Bu yüzden de bize atılan tokada karşı bir cevap vermeye çalışıyoruz. Birlikte hareket etme niyetimiz de zaten yanıbaşımızda olanları yardıma çağırmak ve onlardan gelen yardım çağrısına cevap vermek düzeyinde oluyor.

Somutlayalım: Solun genelinin, AKP’nin yeni rejimini inşa etme araçları olan davalara karşı verdiği tepkiler, son derece sınırlı bir tahlile dayanan, reaksiyoner tepkilerdir. Örneğin Hopa davasının muhatabı olanlar kendilerine yönelen saldırının yanında başka öznelere yönelen saldırıları gördükleri halde görmezden gelmekte; hatta saldırıya uğrayan kesimlerle olan ilişkileri doğrultusunda, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını, açıkça dile getirmeseler de memnuniyetle seyretmektedirler. Benzer bir durum karşı cephe için de geçerlidir. Aralık ayında gerçekleştirilen ve 48 gazeteciyi hedef alan operasyon, “KCK operasyonu” olarak görüldüğü için Ergenekon mağduru olan Aydınlık gazetesi tarafından geçiştirilmiş, alelade bir haber muamelesi görmüştür. Kendi muhabirleri ve yöneticileri gözaltına alınıp tutuklandığında basın özgürlüğünden dem vurdukları halde, “karşı cephede” gördükleri gazetecilerin tutuklanması, Aydınlık’ı belli ki ilgilendirmemektedir.

Durumu doğru tahlil etmeliyiz
AKP’nin yeni rejiminin zor aygıtları olarak değerlendirdiğimiz davaları (Devrimci Karargah, Hopa, Ergenekon, Balyoz ve KCK), Yarınlar’ın 31. sayısında etraflıca incelemiştik. Söylenmesi gereken şey, davaların muhatabı olan çevrelerin büyük bölümünün bu davalarla amaçlananları doğru bir şekilde tahlil etmedikleridir. Örneğin Halkevleri, Hopa davasını hak mücadelesine karşı yapılmış bir saldırı olarak görmektedir. Devrimci Karargah davası kapsamında aylarca tutuklu kalan ve Ağustos ayında yapılan mahkemede tahliye edilen Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Devrimci Karargah davasını çatı partisi çalışmalarını sabote etmek için yapılan bir saldırı olarak nitelemiştir. Ergenekon davasından tutuklu bulunan Nedim Şener, Ağustos ayında Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın yayınladığı ve tutuklu gazetecilerin yazılarından oluşan Tutuklu Gazete’de yazdığı yazısında kendisinin ve Ahmet Şık’ın tutuklanmalarını, Ergenekon operasyonunun genelinden ayrı tutarak “derin devletle uğraşmalarının sonucu” şeklinde nitelemiştir.
alper tas
Benzer tepkiler AKP’nin hedef aldığı kesimlerin çoğunda görülmektedir. Tek tek değerlendirdiğimizde, bu değerlendirmelerin hiçbiri yanlış değildir. Hopa davası Halkevleri’ne ve haklar mücadelesine karşı yürütülmektedir, Ergenekon davası ulusalcıları etkisiz hale getirmek için, KCK davası Kürt hareketinin artan etkinliğini azaltmak için, Devrimci Karargah davası sosyalistleri sindirmek için, Balyoz davası orduya çekidüzen vermek için yürütülmektedir. Bunların hepsi de doğrudur. Hatta Rıdvan Turan’ın yaptığı türden daha özel yorumlar yapmak bile yanlış olmayacaktır. Ancak tüm bu değerlendirmeler, ayrı ayrı yapıldıklarında, resmin tamamını görmemizi engeller. Sözü edilen saldırıların hepsinin toplamı, muhalefetsiz bir AKP-cemaat koalisyonunun hem devletin her kademesinde hem de toplumun her kesiminde örgütlü yegane güç olmasını sağlayacak ve adım adım yeni bir rejimi inşa etmesine yol açacak araçlar olarak işlev görmektedir. Kürt hareketine, sosyalistlere ya da haklar mücadelesine yönelik saldırılar ilk kez görülmemektedir. AKP’nin saldırılarının özgün tarafı nedir o halde? Olağanüstü bir durum olmadığı, burjuvazinin sıradan saldırıları olduğu öne sürülecekse Balyoz ve Ergenekon operasyonları neden yapılmaktadır? Bazı liberallerin AKP’ye nasıl destek vereceklerini şaşırdıkları şu günlerde “bir yandan demokratikleşme yolunda adımlar atılırken bir yandan da istenmeyen olaylar yaşanıyor”, “gazetecilerin davaya dahil edilmesiyle Ergenekon sulandı”, “büyük bir fırsat kaçırıldı” teranelerine itibar etmiyorsak eğer, AKP’nin bir “düzleyici” olduğu ve eski rejimin bütün kurumlarını yerle bir etmek için bu iki davayı kullandığını açıkça ifade etmeliyiz.
Durumu bu şekilde tahlil ettiğimizde mesele bizim açımızdan nettir. AKP’nin kurmaya başladığı yeni rejim, emekçiler açısından tam bir yıkım anlamına gelmektedir. Sermayenin dilediğince at sürmesinin önündeki tüm yasal engellerin kaldırıldığı, yalnızca emeğimizin değil, kentlerimizin, havamızın, suyumuzun; kısacası para eden her şeyin piyasanın insafına terk edildiği bir düzendir kurulan. Bütün bir toplum dönüşüme uğramıştır. Bu dönüşüme karşı önceden var olan araçlarla ve ayrı ayrı mücadele etmek olanaksızlaşmıştır.

Kadim tartışmaların gereksizliği
Yukarıda sözünü ettiğimiz davaların her biri için ayrı birer kamuoyu yaratma çalışması yürütülmektedir. Davalar için harekete geçen kitleler de ayrıdır. Örneğin Ergenekon davası için “vatan nöbeti” adıyla bir çalışma yapılmakta, Devrimci Karargah davası için “sıra kimde” ismiyle başka bir çalışma yürütülmektedir. Söz konusu iki davada yargılananlara baktığımızda ayrı ayrı çalışmalar yürütülmesi, hatta bu çalışmaların hiçbir şekilde yan yana gelmesinin mümkün olmadığı söylenebilir. Ancak bazı durumlarda bu iki çevreden insanlar ister istemez yan yana yürümekte ve aynı sloganları atmaktadır. Bunun en iyi örneği Gazetecilere Özgürlük eylemlerinde görülmektedir. Bu eylemlerde ulusalcılar da, sosyalistler de Kürt hareketinden gelenler de yer almaktadır. Ortak amaç ise “basın özgürlüğü”nün savunulmasıdır. Haliyle bu eylemlere farklı cephelerden katılanların olması yadırganmamaktadır. Oysa bir adım daha atıldığında kızılca kıyamet koparılmaktadır. Geçtiğimiz aylarda Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal’a yönelik olarak gerçekleştirilen bir operasyona karşı, bu gazete ve televizyonun çalışanlarının yaptığı açlık grevi eylemine, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı Alper Taş’ın yaptığı dayanışma ziyareti sosyalist soldan büyük bir tepki toplamıştır. Tepkinin nedeni sosyalist solun, İşçi Partisi (İP)’yle geçmişten gelen düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Nitekim ÖDP, Halkevleri tarafından İP’yle ittifak arayışında olmakla suçlanmıştır. Oysa söz konusu olan operasyon, AKP’nin yürüttüğü operasyonların basın özgürlüğünü ayaklar altına almasının ayyuka çıktığı bir örneği idi. Başbakan’a ait olduğu öne sürülen ve internette dolaşan bir ses kaydını yayınladıkları için Ulusal Kanal muhabirleri ve yöneticileri “Ergenekon terör örgütüne üye olmakla” suçlanmışlardı. Böyle bir hukuksuzluğa sessiz kalmak, en hafif ifadesiyle bu suça ortak olmak anlamına gelir. Oysa sosyalistlerin büyük çoğunluğu, sessiz kalmak şöyle dursun, ses çıkaranı da ağzını açtığına pişman edecek eleştiriler kaleme almaktan çekinmemiştir. Nihayet bu dayanışma örneği kadim tartışmalara kurban edilmiştir. Sonuç olarak kadim tartışmaların bir kenara bırakılarak çok temel bir ortak amaç için, anayasal haklar çerçevesinde, basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü için bir mücadele cephesi kurmak tarihsel bir zorunluluktur. Gazetecilere Özgürlük eylemlerinde sağlanmış olan birliktelik örnek alınmalı ve demagojik söylemler bir kenara bırakılmalıdır. Çünkü tek başına bir kurtuluş yolu kalmamıştır.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99