“Yeni rejim”in zor aygıtları

kckİddianamelere göre; tek ortak özelliği AKP karşıtı olmak olan bütün toplumsal-siyasi güçler bir şer odağının bileşenleridir ve bunlar “demokratik AKP iktidarına” karşı illegal örgütler kurup birbirleriyle işbirliği yapmaktadırlar. Nitekim AKP’nin onları cezalandırmasının tek nedeni de budur!

Engels’in burjuva hukuku ile dalga geçen satırları meşhurdur. Anti-Duhring’de; burjuvazinin kendi sınıf egemenliğini gizlemeye çalışan “evrensel adalet” iddiasını yerden yere vuran Engels, her şey gibi adaletin de sınıfsal olduğunu vurguluyor ve hukuk da dahil bütün toplumsal alanların sınıflar mücadelesi sonucunda belirlendiğinin altını çiziyordu. Tuhaf bir benzetme olacak ama, şimdilerde ise Tayyip Erdoğan’da cisimleşen burjuva iktidarı, yine burjuvazinin yarattığı ve bir zamanlar tapındığı “hukuk devleti” ile dalga geçiyor! Engels hukukun arkasına saklanmış burjuva egemenliğini deşifre etmek için hukukla dalga geçiyordu, Tayyip Erdoğan ise AKP iktidarında temsil edilen burjuva egemenliğini daha güçlü sürdürebilmek ve sağlamlaştırmak için yine “burjuva hukuku” ile dalga geçiyor! Hukukun hukuksuzluğu tüm Türkiye’de hüküm sürüyor; çünkü AKP iktidarında burjuvazi kendi hukukunu bile tanımıyor!

AKP’nin, 2007 Genel Seçimleri’nden bu yana, kendisini ve Gülen cemaatini bir hükümetten çok bir devlet olarak örgütleyebilmesini mümkün kılan en önemli siyasi araçlardan biri, hiç tartışmasız, “davalar süreci”dir. Nedir bu davalar süreci? Hangi dava hangi siyasi kesime yönelik olarak yürütülmektedir? Ve nihayet, davaların mesajı nedir, kimleredir? AKP-cemaat iktidarının siyasal araçları olan operasyonların hedefindeki birbirinden farklı hatta birbirine düşman bile denebilecek siyasal çizgilere baktığımızda; ulusalcıları, Kürtleri ve de sosyalistleri/devrimcileri görüyoruz. O zaman şu rahatlıkla denilebilir ki, bugün bir şekilde AKP-cemaat koalisyonun dışında kalan ve ona muhalefet eden bütün siyasi güçler şu ya da bu dava aracılığıyla -ama mutlaka- siyasi iktidarın hedefi konumundadır.

Ergenekon ve Balyoz davaları AKP’nin devletleşme sürecinin olmazsa olmazlarıdır
Ergenekon davasında, bir ana hedef gösterilecekse, bu hedef ulusalcılardır. Ancak bu hedefin oldukça geniş çizilmiş bir ulusalcılık tanımından hareket ettiğini ve dolayısıyla da çok geniş bir kapsamı olduğu hemen eklenmelidir. Bir başka deyişle, hedef tahtasına konan “ulusalcılar” oldukça geniş bir yelpazeden toplanmaktadır. AKP öncesi siyasi rejimin etkin bir parçası olan üst düzey generallerden, Veli Küçük, İbrahim Şahin gibi tasfiye edilmiş eski kontrgerilla unsurlara; ana akım medyanın popüler isimlerinden, ÇYDD ve ADD gibi Kemalist çizgideki derneklere; Malatya katliamı ve Danıştay suikastı gibi islamo-faşist saldırıların sanıklarından, Kemal Kerinçsiz gibi faşist avukatlara ve nihayet sol-kemalizmin ideologluğunu yapan İşçi Partisi’ne kadar çok çeşitli siyasi kesimlerden insanlar “ulusalcılık” çatısı altında Ergenekon sanığı konumundadırlar. Bütün bu unsurların kelimenin en geniş anlamıyla “milliyetçi” oldukları söylenebilir; ancak “sol-kemalist” siyasi partilerle “islamo-faşistler”in; kontrgerilla eskileriyle Atatürkçü derneklerin, bağımsız entelektüellerle ticaret odası yöneticilerinin, generallerle patrikhane yöneticilerinin bir araya gelip hiyerarşik bir yapılanma içerisinde programı-tüzüğü belli olan bir örgüt kurmaları için hepsinin “milliyetçi” olmalarının ötesinde çok daha sıkı bir “ortaklaşma”nın var olması gerekir. Açıktır ki, Ergenekon davasında ana hedef AKP-cemaat iktidarına direnen düzen içi unsurlardır. Eğer AKP iktidarının bir temiz eller operasyonu yürüttüğünü düşünmüyorsak, eski kontrgerilla unsurlarının ve islamo-faşist katillerin davanın sosu konumunda olduklarını vurgulamak ve bu geniş yelpaze içerisindeki esas hedeflerin eski generallerden, AKP karşıtı ulusalcı gazetecilerden ve İşçi Partisi’nden seçildiğinin altını çizmek durumundayız. Ulusalcılığın toplumsal alanda bir siyasi güç olmasının önüne geçilmesi ve AKP’ye mutlak iktidar yolunun açılması için TSK’nın hedef tahtasına konulması son derece anlaşılırdır. Aynı şekilde AKP karşıtlıklarıyla bilinen ünlü gazetecilerin susturulması, düzen içi de olsa, toplumsal muhalefetin önüne geçilmesi anlamında işlevseldir. Son olarak Ergenekon davasının İşçi Partisi’ne yönelmesi ise İşçi Partisi’nin, siyasi ya da toplumsal bir güç olmasından değil, AKP karşıtı ulusalcıların ideolojik alandaki en radikal temsilcisi konumunda olmasından kaynaklanmaktadır.

Ayrıca “ulusalcılık ana hedefi” dışında, inandırıcı olsun olmasın, Ergenekon davasına Kürtler ve sosyalistler de eklenmekte ve sıklıkla “Ergenekon=PKK” ya da “derin devlet=derin PKK” denklemleri piyasaya sürülmektedir. AKP-cemaat koalisyonuna tabi medya organlarında sıklıkla tekrarlanan bu denklemler yıllar önce çekilen Perinçek – Öcalan fotoğraflarıyla süslenmektedir. Bütün bunların yanı sıra; Ergenekon’un Dev-Sol, MLKP gibi “terör” örgütlerini de denetleyen, onları yönlendiren hatta onlara talimat verip sağı solu bombalattıran bir ana örgüt gibi gösterilme çabası da mevcuttur. Bu tür safsatalar, bizlere inandırıcı gelmese de; AKP çizgisinde bir kamuoyu yaratılması sürecinde özellikle cemaat tarafından yürütülen ideolojik mücadele araçları olarak işlevseldir. Cemaat’e bağlı medya organlarında yayınlanan haber bültenlerinde ima edilen “PKK-Ergenekon-terör” bağlantılarının altı her fırsatta doldurulmaya çalışılmakta; STV dizilerinde “Türkiye’nin demokratikleşmesini istemeyen Ergenekoncuların PKK ile nasıl işbirliği yaptıkları” bıkmadan usanmadan anlatılmaktadır. Bir taşla iki kuş vurulması hedeflenmektedir: Ulusalcılar “terörist”; Kürtler de “kontrgerilla” olmakla damgalanmaktadırlar.

Balyoz davasına baktığımızda ise, Ergenekon davasının TSK özelinde minimize edilmiş ancak derinleştirilmiş bir halini görüyoruz. AKP iktidarından memnuniyetsizliğiyle bilinen neredeyse bütün kuvvet komutanlarının bir şekilde adının karıştığı ve askeri bir darbe planlamakla suçlandığı davada AKP öncesi dönemin en önemli siyasi aktörlerinden olan TSK’nın, belli bir hizaya çekilmeye ve hükümete alternatif bir siyasi odak olmaktan çıkarılmaya çalışıldığı rahatlıkla söylenebilir. Eğer Ergenekon davası, düzenin toplumsal ve siyasi ayağının AKP-cemaat iktidarı lehine yeniden düzenlenmesi ise; Balyoz davası aynı düzenin -toplumsal ve siyasi yönleri de olmakla birlikte- daha çok idari ve kurumsal ayağının yeniden düzenlenmesiyle ilgilidir. Sözgelimi Yüksek Askeri Şura kararlarının siyasi iktidarın arzu ettiği şekilde çıkmasından tutunuz, Genelkurmay sitesindeki “e-muhtıranın” kaldırılmasına, Cumhurbaşkanı Gül’ün başkomutan sıfatıyla 30 Ağustos resepsiyonuna ev sahipliği yapmasına kadar bütün idari-kurumsal uygulamalar bir şekilde devlet iktidarının bundan böyle -TSK’da olmadığının ve- AKP iktidarının eline geçtiğinin sembolik ama önemli göstergeleri olarak okunabilir. Aynı şekilde; henüz TSK içinde üst-düzey bir yapılanmaya sahip olmayan cemaat mensubu subayların önünün açılması için de Balyoz davası son derece uygun bir zemin yaratmaktadır. Üst-düzey generallerin tutuklanmaları ya da emekliye sevk edilmeleri TSK’da daha önce yükselme fırsatı bulamayan cemaate yakın subayların önünü açmakta ve bu subayların önümüzdeki dönemde potansiyel bir Genelkurmay Başkanı ya da kuvvet komutanı olabilmelerini mümkün kılmaktadır.

Kürt hareketi ve sosyalistler de AKP’nin hedefindeler!
KCK davası ise Kürt hareketine yönelik olarak uygulamaya konulmuş yeni bir siyasi operasyondur. Bilindiği üzere, “terör örgütüne üye olmak”, “terör örgütüne yardım-yataklık yapmak”, “terör örgütü propagandası yapmak”la itham edilmek, yargılanmak, tutuklanmak ve nihayetinde hüküm giymek; AKP öncesi dönemde de Kürt hareketi mensuplarının sıklıkla karşılaştığı siyasi baskılardı. Ancak 2009’dan itibaren uygulanan bu baskılarda yeni bir döneme girildiği, Kürt hareketine yönelik saldırıların AKP’nin “Kürt açılımı”nı başlattığı sürecin de bir bileşeni olarak yeniden düzenlendiği rahatlıkla söylenebilir. KCK davası ile birlikte; Kürt hareketinin legal kanadında yer alan siyasi yapıların bir bütün olarak “PKK’nin şehir yapılanması” olarak kodlanması ve bunun sonucunda da Kürt hareketinin aslında sadece “terör örgütü”nden ibaret bir yapı olarak kamuoyuna sunulması, hiç kuşkusuz, Kürt hareketinin toplumsal ve siyasi alanda önünün kesilmeye çalışıldığının en açık göstergesidir. BDP’li belediye başkanlarının son KCK operasyonu kapsamında gözaltına alınmaları ve tutuklanmalarının ardından BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “KCK buysa, başkanı ben oluyorum” demesi yaşananların kısa ama net bir özeti gibidir. Hedef, AKP-cemaat iktidarının Kürt illerinde de tesis edilmesini mümkün kılmak ve bölgedeki en etkin toplumsal muhalefeti, Kürt hareketini, tasfiye etmektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, AKP dönemindeki tasfiye sürecinin ayırt edici özelliği ise bu sürecin aslında “Kürt açılımı” sürecinin bir ayağı olarak düşünülmesi ve hayata geçirilmesidir. Kürt illerinde ciddi bir desteği olan AKP’nin, bu desteği Kürt hareketi aleyhine genişletmeye çalışmasının bir ürünü olarak düşünülen “Kürt açılımı”, bölge halkına elle tutulur bir kazanım sağlamamasına karşın, “Kürt halkının lehine; PKK’nin aleyhine” bir süreç olarak kamuoyuna yedirilmeye çalışılmakta ve bu bağlamda “kötü Kürtler”, “iyi Kürtler”den ayrıştırılarak hedef tahtasına yerleştirilmektedir.

Siyasi dava süreçlerinin son halkasını ise, ağırlıklı olarak sosyalistlere/devrimcilere karşı açılan davalar oluşturmakta ve bu kapsamda legal bir sosyalist partinin yöneticileri illegal bir örgütün üyesi olmakla suçlanabilmekte; bilimsel dergi yayıncılığı yapan editörler gerilla kamplarında askeri eğitim almakla suçlanabilmekte ve yıllardır faaliyetleri bilinen öğrenci yapılanmaları ile dernekler “terör örgütü” kapsamına dahil edilebilmektedir. Sosyalistlere yönelik en kapsamlı siyasi davanın Devrimci Karargah davası olduğu söylenebilir. Devrimci Karargah örgütü üyelerinden SDP yöneticilerine; Toplumsal Özgürlük Platformu üyelerinden Bilim ve Gelecek dergisi editörüne, RED dergisi yazarından sendikacılara kadar tek ortak yönleri sosyalist olmaları olan ancak birçok siyasi meselede bir araya gelemeyecek kadar birbirinden farklı siyasi çizgilere sahip bu devrimcilerin ortak bir örgütün çatısı altında bir araya gelmeleri, hele hele bu çatının altına bir de Hanefi Avcı gibi eski bir polis müdürünün dahil edilmesi “hukuki” gerekçelerle açıklanamayacak kadar saçma olacağından meselenin asıl yönünün siyasi olduğu aşikardır. Tam da bu noktada sosyalistlerin, kitleler ile bağının ne derece kuvvetli olduğu ya da toplumsal bir güç olup olmadığı sorusu önem kazanmaktadır. Maalesef bu sorulara olumlu bir yanıt vermek mümkün değildir. Yani sosyalistler; ulusalcı yapılanmalar veya Kürt hareketi gibi önemli bir güç odağı değildir fakat yine de AKP’nin hedefi konumundadırlar. Devrimci Karargah davasının yanı sıra Hopa davası da benzer bir anlam taşımaktadır. Hatırlayacağınız üzere, 12 Haziran Genel Seçimleri öncesinde, Erdoğan’ın Hopa halkı tarafından protesto edilmesi sırasında Metin Lokumcu’nun polis müdahalesiyle katledilmesi ile başlayan ve hemen ardından tüm Türkiye genelinde AKP il binaları önünde yapılan demokratik kitle eylemlerinin polis terörüyle provoke edilmesi ile devam eden olaylarda çok sayıda kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Bu saldırıların anlık bir polis/savcı tepkisi olmadığı; hazırlanan yüzlerce sayfalık iddianameler ve sanıklar için istenen cezalardan belli olmaktadır. Hiç şüphe götürmeyecek şekilde söylenebilir ki; Hopa davası devrimcilere yönelik “siyasi” bir saldırıdır! İddianamede, sanıkların THKP-C üyeliğinden bahsedilmekte, varlığı 1970’lerde sona ermiş olan bir örgüte üye oldukları gerekçesiyle 2011 yılında dava açılmaktadır. Sonuç itibariyle, Hopa davası ile halihazırda yürütülen HES karşıtı mücadelelere, kentsel yıkım projelerine karşı geliştirilen direnişlere ve kamuoyunda ses getiren öğrenci eylemlerine bir bedel ödettirilmek istendiği rahatlıkla söylenebilir.

Ayrıca Devrimci Karargah ve Hopa davaları ile hedeflenen, AKP’nin halihazırdaki siyasi rakiplerinin tasfiye edilmesinden ziyade, önümüzdeki dönemlerde olası bir emekçi kalkışmasına önderlik edebilecek siyasi kesim olan sosyalistlerin önünün şimdiden kesilmesidir. Bu operasyonun ivedilikle yürütülmesinde devletin, bugün AKP’de cisimleşen, ebedi “anti-komünizm”inin de payı olmakla birlikte esas neden ideolojik değil, politiktir. Bir başka deyişle, AKP’nin ustalık dönemi çok muhtemeldir ki, emek karşıtı politikalar ve yasal düzenlemeler tarafından şekillendirilecek, emekçilerin kazanımları neo-liberal kapitalizmin gerekleri doğrultusunda budanmaya çalışılacaktır. Şimdiden tartışılan, kimisi uygulamaya konmuş, 2012’den itibaren ise daha da yaygınlaşacağı anlaşılan “kıdem tazminatı”, “çalışma saatlerinin artırılması”, “sendikal hak ve özgürlüklerin yeniden düzenlenmesi”, “memur kadrolarının sözleşmeli kadrolara dönüştürülmesi” gibi sermayenin doğrudan saldırılarının tereyağından kıl çeker gibi halledilmesi için sosyalistlerin ağızlarının açılmadan kapanması öngörülmüş olabilir.

İtibarsızlaştırma araçları olarak davalar
Özellikle Ergenekon ve Devrimci Karargah davalarında ana hedef olarak bir toplumsal-siyasi kesimin belirlendiği ancak sanık listelerinde ana hedefin dışındaki kesimlere de yer verildiği dikkat çekmektedir. Örneklerle somutlamak gerekirse, asıl olarak ulusalcılara yönelik yürütülen Ergenekon davasında PKK’den Dev-Sol’a MLKP’den başka yapılara kadar birçok örgütün de adı geçmekte; Devrimci Karargah davasında ise asıl olarak sosyalistler hedef tahtasında olmasına rağmen, Hanefi Avcı gibi polis şefi de bu davaya dahil edilmektedir. Savcılık tarafından hazırlanan iddianamelerdeki bu “çeşitlilik”, idari veya hukuki bir hatadan kaynaklanmıyorsa eğer, iki farklı itibarsızlaştırma yolu seçildiği söylenebilir. Bu yollardan birincisine göre; şu ya da bu yandan olmakla birlikte tek ortak özelliği AKP karşıtı olmak olan bütün toplumsal-siyasi güçler bir şer odağının bileşenleri olarak sunulmaktadır ve bunlar “demokratik AKP iktidarına” karşı illegal örgütler kurup birbirleriyle işbirliği yapmaktadırlar. Nitekim AKP’nin onları cezalandırmasının tek nedeni de budur! Seçimlerle işbaşına gelmiş bir hükümeti illegal yollarla devirmeyi amaçlayan bu muhalif unsurları “darbeci” ya da “terörist” olarak ilan etmek onları halk nezdinde itibarsızlaştırmanın etkin bir aracıdır. Diğer bir itibarsızlaştırma yolu ise her bir kesimi kendi karşıtı/düşmanı ile birlikte aynı davadan yargılayarak kendi tabanları ve kamuoyu karşısında itibarsızlaştırmaya çalışmaktır. Örneğin Devrimci Karargah davasında yargılanan bir sosyalistin sanki işkenceci bir polis şefiyle işbirliği yapıyormuş havası yaratılarak yargılanması, hem sosyalistlerin hem de halkın kafasında soru işareti yaratmak gibi bir itibarsızlaştırma yolu güdüldüğünü göstermektedir. Kuşkusuz bunun tersi de doğru olmakta; milliyetçi-muhafazakar bir polis için “bölücü” ve “yıkıcılar”la birlikte yargılanıyor olmak utanılacak bir durum olarak polis teşkilatına ve de kamuoyuna servis edilmektedir. Benzer biçimde; Kürt halkının siyasi temsilcisi konumunda bulunan PKK’nin kontrgerilla ile işbirliği yaptığı gibi suçlamaları barındıran bir iddianame sadece tasfiye edilmiş kontrgerilla eskilerini zor durumda bırakmak gibi bir amacı değil; aynı zamanda PKK’nin Kürt halkının nezdinde itibarsızlaştırılması gibi bir amacı hayata geçirmek için de hazırlanmış, demektir.
Söz konusu itibarsızlaştırma araçlarının benzerleri, bu kadar kompleks olmasa da; Balyoz, KCK ve Hopa davaları için de geçerlidir. Birkaç yıl öncesine kadar yapılan anketlerde “en güvenilir kurum” olan TSK’nin generalleri, Balyoz davası ile başta TSK bünyesindeki askerlerin gözünde olmak üzere tüm Türkiye genelinde itibarsızlaştırılmaktadır. KCK davasında ise, yukarıda da belirtmeye çalıştığımız gibi, Kürt halkı ile Kürt hareketi karşı karşıya getirilmek istenmektedir. Fakat bunun ötesinde esas amaç BDP’yi Kürt illerinin dışındaki bölgelerde “terörist” olarak damgalayarak itibarsızlaştırmaktır. Hopa davasında da halkın haklarını savunan devrimcilerin aslında terör örgütü üyesi oldukları propaganda edilerek, halkın gözündeki meşruiyetleri yok edilmek istenmektedir.

Başta söyledik yine söyleyelim, AKP-cemaat koalisyonunun dışında kalan bütün siyasi kesimler hedef konumundadır ve bu bağlamda verilen mesaj herkesedir. Tutsak edilen yüzlerce insanın yanı sıra esas mesaj dışarıdakileredir: Muhalefet yapmanın bedeli içeri girmek ve daha da önemlisi çıkıp çıkmayacağını bile bilmemektir; çünkü “adalet” gerçekten mülkün (devletin) temelidir!


Kürt halkına gösterilen yeni sopa: KCKkck 1
İki buçuk yıllık KCK operasyonunun bilançosuna şöyle bir göz atan herkes nasıl vahim bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu anlayabilir. Ekim ayı başında Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)’nin yaptığı açıklamaya göre, ilk KCK operasyonunun yapıldığı 14 Nisan 2009 tarihinden itibaren yapılan operasyonlarda toplam 7748 kişi gözaltına alındı, 3895 kişi ise tutuklandı. Tutuklananlar arasında 2 il genel meclisi başkanı ve 4 il genel meclisi başkan vekili, 29 belediye meclisi üyesi, 10 belediye başkanı, 8 belediye başkan yardımcısı, 2 belediye başkan vekili, 2 eski belediye başkanı da yer alıyor. Yani Kürt halkının meşru ve yasal temsilcileri, KCK operasyonuyla siyaset alanından uzaklaştırılıyor. Bunun yeni bir şey olmadığını düşünebilirsiniz. Gerçekten de Kürt siyasal hareketi, tarihi boyunca benzer baskılara maruz kalmış, binlerce Kürt siyasetçisi uzun yıllar hapis cezası almış ya da tutuklu kalmıştır. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde yapılan saldırının niteliği değişmiştir.

KCK operasyonunun başladığı 14 Nisan 2009 tarihi tesadüfen seçilmedi. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde bölgede umduğunu bulamayan AKP, BDP’nin bölgedeki inkar edilemez başarısı karşısında Kürt hareketini zayıflatmak için KCK operasyonunu başlattı. Kürt hareketini tasfiye etmeye yönelik bir girişim olan KCK operasyonu, iki buçuk yıldır sürüyor. Benzer nitelikteki davalar arasında en çok gözaltı ve tutuklamanın yapıldığı dava KCK davası. Bunun nedeni ise AKP’ye karşı en güçlü toplumsal muhalefeti Kürt hareketinin yapıyor olması. Bugün AKP, 2002-2007 arasında Kürt hareketine karşı gösterdiği ılımlı tavrının zerresini bile göstermiyor. Siyasal bir çözümden bahsedenler şimdi birbiri ardına operasyonlarla Kürt hareketini vuruyor. Cemaatler aracılığıyla, beyaz eşya yardımlarıyla alamadıkları desteği kaba kuvvetle örtmeye çalışıyorlar. Ne de olsa muktedirin bildiği dil budur. Kürt halkını havuçla olmazsa sopayla “yola getirmeye” çalışıyorlar.


velikucuk-muzaffer-tekinErgenekon’da “dalga”lar arası değişenler
2007 yılının Haziran ayında Ümraniye’de bir gecekonduda, ihbar üzerine 27 el bombası bulundu. Bulunan el bombaları ile ilgili Oktay Yıldırım, Mehmet Demirtaş, Ali Yiğit, Muzaffer Tekin gözaltına alındı ve tutuklandı. Tutuklanan sanıkların içlerinden Muzaffer Tekin, daha önce Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan’ı azmettirdiği iddiasıyla gözaltına alınmış ve sonra serbest bırakılmıştı. Ancak aralarında belli bir ilişki olduğu kesindi. Birlikte çektirilmiş fotoğrafları polisin ev aramalarında bulunmuştu. Bu fotoğraflarla birlikte, yine ev aramalarında Alparslan Arslan’ın birlikte fotoğraf çektirdiği Tuğgeneral Veli Küçük de soruşturmaya dahil edildi. Kısa süre içerisinde bir şebekenin varlığı polis tarafından keşfedildi ve başta Danıştay saldırısı olmak üzere çeşitli suçları bu şebekenin işlediği öne sürüldü.

Tüm bunlar birkaç ay gibi kısa bir sürede gerçekleşti. “Ergenekon” adı verilen bir şebeke polis tarafından çökertilmiş gibi gözüküyordu; ancak henüz bunun “her kötülüğün kaynağı olan” bir terör örgütü olduğu tezi ortaya atılmamıştı. 21 Mart 2008’de başlatılan operasyonla birlikte işler değişmeye başladı. Ergenekon’la ilişkileri olduğu iddiasıyla İlhan Selçuk, Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu ve Ferit İlsever’in de aralarında bulunduğu 12 kişi gözaltına alındı. Bu operasyonun tekil bir operasyon olmadığı, çok daha kapsamlı olan Ergenekon operasyonunda bir “dalga” olduğu anlaşılıyordu. Bundan sonra daha çok “dalga” gelecekti. Birkaç ay sonra Mustafa Balbay, Şener Eruygur, Hurşit Tolon ve Sinan Aygün; sonra da Tuncay Özkan soruşturmaya dahil edildi. İşte bu sıralarda, çoktandır kafalarda beliren sorular yavaş yavaş yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştı. Muzaffer Tekin’le Mustafa Balbay gerçekten birlikte bir terör örgütü kurmuş olabilir miydi? Daha başka kimler vardı bu örgütte? Bu dalgalar nereye kadar gidecekti? İşin içinde başka bir iş vardı.

Ümraniye’de el bombalarının bulunmasının üzerinden bir yıl gibi bir süre geçtikten sonra mesele çoğu insan için netleşmişti: bu bir tasfiye operasyonuydu. 2007 Haziranında tutuklanan kontrgerilla eskilerinin kurduğu mafyatik şebeke birkaç ay içinde çökertilmişti. Daha sonraki dalgaların hedefindeki isimler ise bir plan dahilinde bu operasyona dahil edilmişlerdi. AKP, ilk hükümet dönemi boyunca kendisine sorun çıkaran ve 2007 seçimlerinden önce de Cumhuriyet mitingleriyle büyük bir çıkış yakalayan ulusalcı dalgayı kırmak istiyordu. Bu tasfiye harekatı için ihtiyaç duyduğu kamuoyu desteğini ise 2007 seçimlerinde kazandığı zaferden alıyordu. Seçim kampanyası boyunca bir “mağdur” siyaseti yürütmüş olan AKP, “darbecilere karşı demokrasinin gücü”nü göstermek için Ergenekon operasyonunu yürütüyordu. Bu propaganda, AKP’nin uzun süre liberallerin desteğini almasını sağladı. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklandığı yakın zamandaki dalgalara kadar hiçbir liberal köşe yazarı Ergenekon operasyonuna laf etmeyi aklının ucundan geçirmedi. Akılları başlarına geldiğinde ise artık çok geçti. Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti…


Devrimci Karargah nasıl “torba”laştırıldı?hanefi avci
Bir dava düşünün, hem sosyalistleri hem de işkenceci polisleri aynı örgüte üye olmaktan tutukluyor. Nasıl mı? Çok da titiz olmayan bir “torbalaştırma harekatı” sayesinde.
Devrimci Karargah adlı örgütün adı ilk kez 2009 Nisanında İstanbul Bostancı’daki çatışma ile duyuldu. Örgütün lideri Orhan Yılmazkaya, polis baskınına ateş açarak karşılık vermiş, çıkan çatışmada Yılmazkaya ile bir polisin yanı sıra olay yerinden geçmekte olan bir vatandaş da ölmüştü. Bu olayın ardından polis, örgüte yönelik kapsamlı bir harekat başlattı. Örgüt üyelerinin yanı sıra Devrimci Karargah’la ilgisi olmayan çok sayıda kişi de yalnızca Orhan Yılmazkaya ile tanışıklıkları yüzünden davaya dahil edildi ve tutuklandı.

Birçok insanın, haklarında yeterli soruşturma yapılmadan tutuklanmış olması Türkiye’de o zamana kadar görülmemiş bir hukuksuzluk değildi. Söz konusu olan sosyalist örgütler olduğunda bu çalışma tarzı vakayı adiyeden sayılır. Davanın çığırından çıkması, Hanefi Avcı’nın olaya dahil edilmesiyle oldu. Avcı’nın yazdığı Haliçte Yaşayan Simonlar adlı kitap emniyet teşkilatındaki cemaat örgütlenmesini kızdırınca onu dahil edecekleri bir örgüt aramaya başladılar. Kısa zamanda da buldular. Hanefi Avcı, pekala Devrimci Karargah örgütüne yardım ve yataklık etmiş olabilirdi.
Bu örgütü nereden mi buldular? Çünkü aslında kimsenin hakkında çok bir şey bilmediği, adını ve amacını duyurmaya fırsat bulamadan polis tarafından çökertilmiş, halihazırda eylem yapabilecek ya da kamuoyuna propagandasını yapabilecek bir örgütlenmesi kalmamıştı. Haliyle Hanefi Avcı birdenbire bu dava kapsamında gözaltına alınıp tutuklandı. Ancak örgütle olan ilişkisini de ispatlaması gerekiyordu onu tutuklayan polisin. Bunun için de bir dolu insanı daha gözaltına aldılar. Hanefi Avcı’yla Devrimci Karargah arasındaki bağı “kuran” zincirin ilk halkası Avcı’nın tanıdığı eski bir Kurtuluş hareketi üyesi Necdet Kılıç oldu. Ardından bu zincir Sosyalist Demokrasi Partisi’ne, Toplumsal Özgürlük Platformu’na, RED dergisine, Bilim ve Gelecek dergisine vs. kadar uzatıldı. Böylece Avcı’yı yerleştirebilecekleri bir “torba”ları oldu!

 

 

 

 

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99