Tablonun tamamını görmek

dalga dalga ergenekonTürkiye kendine özgü bir “turuncu devrim” yaşadı. Türkiye’ye yeni roller biçildi ve yeni bir rejim dayatıldı. Yaklaşık on yıldır bu süreci yaşıyoruz ve artık son noktaya gelindi. Söz konusu davalar, Türkiye’ye dayatılan “turuncu devrimin” siyasal araçlarıdır. Bu araçlar kullanılarak yeni rejimin önündeki engeller temizlenmeye ve yol düzlenmeye çalışıldı.


Ender Helvacıoğlu

Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargâh, Odatv, KCK, Hopa, Şike… Yaklaşık beş yıldan beri peşi sıra ülkenin politik gündemine giren bu davalar bir bütünün parçalarıdır. Aynı proje kapsamında, aynı iktidar tarafından, benzer yöntemler kullanılarak, aynı odaklar aracılığıyla yürütülüyorlar. Aynı kapsamlı projenin, farklı toplumsal kesimlere yönelik hamleleridir bu davalar.
Neden böyle bir giriş yaptık? Çünkü bunca olgu birikimi ve deneyime karşın, hatta bu davaların mağduru olmalarına karşın, hâlâ tablonun tamamını göremeyenler, görmemekte ısrar edenler var. Örneğin, KCK, Devrimci Karargâh, Hopa operasyonlarına militan bir biçimde karşı çıkarken; Ergenekon, Balyoz ve Odatv operasyonlarını “derin devletten ve darbecilerden hesap sorulduğu, demokrasiye katkı sunduğu” türünden gerekçelerle destekleyen solcularımız var. Örneğin, yayın organlarında KCK ve Devrimci Karargâh davalarından tek satır söz etmeyen Ergenekon ve Balyoz mağduru ulusalcılarımız var.

Bu tutumlar sadece bir aymazlık veya analiz yoksunluğu olarak kalsaydı, o kadar önemli değildi; zararı sadece sahibine olurdu. Fakat bu aymazlıklar, bütünsel projenin sahipleri tarafından, operasyonun tamamının yürütülmesini kolaylaştıran çatlaklar olarak değerlendiriliyor ki, işte tam da bu noktada verdikleri zararın boyutları büyüyor.

Ortaya bazı “trajikomik” durumlar da çıkabiliyor. Birkaç örnek:
Ergenekon operasyonu başladığında, “bu operasyonun daha da derinleştirilmesi” talebiyle destek yürüyüşü yapan bazı “solcu ve demokratlarımız”, birkaç yıl sonra, bu sefer kendileri Devrimci Karargâh kanalıyla Ergenekon’a bağlanma tehdidine maruz kaldıklarında ne düşündüler acaba? Bazılarının hâlâ akıllanamadıklarını şuradan anlıyoruz: Düzmece Devrimci Karargâh davasının bir tutuklusu duruşmada “bu Hanefi Avcı faşistinin ne işi var burada? Gönderin onu Ergenekon’a!” diye haykırabiliyor. Çok devrimciymiş gibi gözüken bu talep, aslında iki operasyonun (ve tabii projenin tamamının) da meşrulaştırılmasına hizmet ediyor, haberi yok. Şimdi çıkıp “arkadaş haklısın, kusura bakma, Hanefi’yi Ergenekon’a alıyoruz (ki aldılar zaten), siz de Devrimci Karargâh’tan yatmaya devam edin” deseler ne olacak? Rahata mı ereceğiz?

Ya, “evet” çıkmasının en önemli siyasal sonuçlarından biri KCK operasyonu olan Referandum öncesinde “evet” propagandası yapıp, üstüne bir de Tayyip’ten aferin alan DSİP’lilerin bugün KCK operasyonunun mağdurlarıyla aynı “çatı” altına girmelerine ne demeli? Utanma, sıkılma da yok!

Yıllar yılı Ergenekon operasyonlarında iktidara destek olup, bir sabah kalktıklarında arkadaşları Ahmet ve Nedim’in de “Ergenekonculuk”tan içeri atıldığını gören şaşkınlar, ne olup bittiğini anladılar mı acaba? Ahmet-Nedim tahliye olduğunda aynı yürüyüşleri ve kampanyaları yapmayı sürdürecekler mi?
Bu ülkenin rotayı şaşırmış solcularının aymazlık öyküleri bitmez…

***

Daha genel tahlillere geçmeden önce kafası iyice karışmış arkadaşlara bir önerimiz var: Üşenmesinler, bazılarını destekleyip bazılarına karşı çıktıkları bu davaların iddianamelerini emek verip okusunlar. Şunları fark edecekler:

Birincisi, davaların öznesi olduğu iddia edilen örgütlerin bazı ortak özellikleri var. Ergenekon, Devrimci Karargâh, KCK, Hopa adı verilen “örgüt”lerin hiçbirinin başı-sonu belli değil. Programları, tüzükleri, belirli bir geçmişleri, gelenekleri, çeşitli kademeden yöneticileri falan yok. Sınırları belli olmayan uyduruk örgütler bunlar. Hem kontrgerilla eskilerinin ve mafya şeflerinin, hem generallerin, hem de yasal siyasi parti yöneticilerinin, rektörlerin, gazetecilerin, yazarların üye olduğu garip bir örgüt! Hem işkenceci bir polis şefinin, hem onun işkence ettiği bir devrimci eskisinin, hem bir sosyalist parti yöneticisinin, hem de bir Bilim dergisi editörünün birlikte üye olduğu acayip bir örgüt! Hopa olaylarından yola çıkıp öyle bir iddianame yazılmış ki, sanırsın Türkiye’nin gelmiş geçmiş bütün legal-illegal devrimci örgütleri Hopa kökenli! Öbür taraftan “K” diyeni KCK üyesi yapmışlar; “Kü” dersen zaten hiç şansın yok! İddianamelerde bu örgütlere öyle geçmişler uydurulmuş ki, belirli bir geçmişi yok ama herkesin geçmişinden bir parça var! Peki, bütün bu iddianameler birer hukuk garabeti veya aptal savcı marifeti mi? Hiç de değil. Bilinçli olarak böyle örgütler uyduruluyor, böyle iddianameler yazılıyor. Bu davalar ve iddianamelerle öyle sınırsız ve belirsiz havuzlar oluşturuluyor ki, kimi istersen içine sokabilirsin.

İkincisi, bunların her yerde kolu olan ve her şeyi yöneten birer ahtapot örgüt olduğu imajı bilinçli olarak yaratılıyor. Türkiye’nin en yasal, en ortalıktaki adamlarının üye olduğu yasadışı bir örgüt! Birbirleriyle en ilişkisiz, en olmadık insanların birlikte üye oldukları muhteşem bir örgüt! Böylece bu “örgütlerin” ne kadar sıkı bir illegalitesinin bulunduğu ve ne kadar gizemli oldukları hissiyatı veriliyor. İddianameler özellikle ucu açık yazılıyor ve buzdağı görünümü veriliyor ki, gerektiğinde yeni operasyon dalgalarıyla yeni isimler içeri tıkılabilsin.

Üçüncüsü, iddianamelerde suç kavramı, “örgütsel içerik” ve “örgütsel doküman” kavramları öyle genişletiliyor ve sınırları bulanıklaştırılıyor ki, insanların bütün geçmişleri, günlük faaliyetleri, tüm telefon konuşmaları, internet mesajları, özel sohbetleri, tuttukları notlar birer suç delili olarak gösterilebiliyor. Normal bir günlük etkinlik, bir sohbette üzerinde fazla düşünülmeden edilmiş bir laf, korkunç bir suçun kanıtıymış gibi sunulabiliyor. En son örnek bu yazıyı yazarken geldi: KCK operasyonunun son dalgasında gözaltına alınan Prof. Dr. Büşra Ersanlı bir konuşmasında şunları söylemiş: “Seçimden sonra kimsenin hayal edemeyeceği kimsenin düşünmediği Başbakan da dahil kimin nasıl öleceği belli olmaz. Güvenliği çok iyi sağlanan insanların dahi geçmişte başlarına nelerin geldiğini biz gördük yani.” İddia: Büşra Hoca Başbakan’a suikast planlıyor!

Dördüncüsü, oluşturulan havuzlar (uydurulmuş örgütler) arasına bilinçli olarak yine uyduruk bağlantı kanalları konuluyor. İddianamelere öyle noktalar konmuş ki, Devrimci Karargâh Ergenekon’a, Ergenekon PKK’ye, KCK Ergenekon’a, Devrimci Karargâh KCK’ya… bağlanabilir. Son örnek yine KCK operasyonunun son dalgasının yandaş medyaya yansıyan haberlerinden: Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın ablası Fatma Sırrı Evren, Doğu Perinçek’in eski eşiymiş. Hadi bakalım, bağlandınız mı şimdi Ergenekon’a!
Kısacası, her örgütün bir ahtapot olmasının yanı sıra, birbirine bağlı ve organize çalışan bir ahtapotlar kümesiyle karşı karşıyayız! Ülkedeki her şeyi kontrol eden, gizemli bir suç mekanizması! Kahraman Tayyip ve arkadaşları işte böylesine müthiş bir mekanizma ile savaşmaktadırlar. Yaratılmaya çalışılan imaj bu.
Sonuç olarak bu davalar ve iddianamelerle bir “korku imparatorluğu” yaratılmaktadır. Muhalif kesimlere ve tüm topluma bir mesaj verilmektedir: Her an, herkesi, herhangi bir davadan tutuklayabiliriz! Aynı kişi Ergenekon’dan da tutuklanabilir, KCK’dan da, Devrimci Karargâh’tan da. Hanefi Avcı Devrimci Karargâh’tan, Ahmet Şık Ergenekon’dan tutuklanmışsa, herkes her davadan tutuklanabilir. Bu davaları ayrı ayrı değerlendiren ve bazılarını destekleyenler işte bu gerçeği görmüyorlar veya bilinçli olarak göz ardı ediyorlar.

***

Türkiye kendine özgü bir “turuncu devrim” yaşadı. Türkiye’ye yeni roller biçildi ve yeni bir rejim dayatıldı. Yaklaşık on yıldır bu süreci yaşıyoruz ve artık son noktaya gelindi. Söz konusu davalar, Türkiye’ye dayatılan “turuncu devrimin” siyasal araçlarıdır. Bu araçlar kullanılarak yeni rejimin önündeki engeller temizlenmeye ve yol düzlenmeye çalışıldı. İlk olarak Ergenekon ve Balyoz davalarıyla, ciddi bir iktidar alternatifi olan “ulusalcı proje” çökertildi ve ordu teslim alındı. Çoğu solcunun bile gözünü boyayan “derin devletten hesap sorma” kandırmacasıyla aslında yeni rejimin Gladyosu oluşturuldu. Yani yeni dönemin koşullarına uygun olarak Gladyo restore edildi. Ulusalcı projenin devlet ve ordu içindeki dayanakları çökertildikten sonra, yargı, üniversiteler gibi kurumlar da teslim alındı. Yaşanan karşı devrim sürecinin siyasal araçları olan söz konusu davalar Atlantik ötesinde planlandı ve AKP iktidarı eliyle yürütüldü.
Sadece ulusalcılar için değil, yeni rejime direnen veya direnme potansiyeli taşıyan her kesim için benzer havuzlar oluşturuldu. Özellikle Referandum sonrasında bir yandan Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına yeni dalgalarla devam edilirken, diğer yandan KCK, Devrimci Karargâh, Hopa davaları gündeme getirildi. Her türden muhalefet odağı sindirilmeye, susturulmaya çalışıldı, çalışılıyor.

Bu davaların amacı bir örgütü ortaya çıkartıp çökertmek ve mahkûm etmek değildir, zaten gerçekte böyle örgütler de yok. Amaç, bu düzmece davalar aracılığıyla bir siyaseti sürdürmektir. İkinci ve geleceğe yönelik hedef ise, “her an alınabiliriz” korkusunun oluşturulması ve tüm toplumun sindirilmesidir.

Tablonun tamamına baktığımızda bunları görüyoruz. Ergenekon’dan KCK’ya, Balyoz’dan Devrimci Karargâh’a bütün davalar, bu tablo içindeki farklı figürlerdir. Ve bu tablo dört başı mamur bir karşı devrim resmidir. Hatta giderek bir faşizm resmine dönüşüyor.

Ergenekon ve Balyoz davaları gündeme geldiğinde, oluşturulmaya başlayan resmi fark edemeyip AKP’nin yanında yer alan bazı “sosyalistler”, umarız tablonun faşizme dönüşmeye başlamasıyla derin uykularından uyanırlar. Yoksa tıpkı bazı liberal solcular gibi onlar da bu tablonun figürlerinden biri olacaklar.

Tablonun tamamını görelim ve bu resmi nasıl yırtıp atacağımızı düşünelim.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99