Sosyalizm üzerine aykırı notlar-2

patates yiyenlerBir örgüt, durgunluk döneminde daralmış, tutarlılığını korumak için kendi geleneklerine ve ilkelerine sıkıca bağlanmış olsa da, kriz döneminde genişlemek zorundadır; kriz döneminde de darlığını korumaya, eski teorik çerçevesine yapışıp kalmaya çalışan örgüt tasfiye olur. Bu kural devrimci kriz dönemlerinde olduğu kadar, karşı-devrimci kriz dönemlerinde de geçerlidir.


Yavuz Alogan

Aykırı Notlar’ın birincisinde, devrimci bireyin ya da örgütün, içinde yaşadığı kapitalist toplumun rasyonel yapısının ne ölçüde kapsama alanı içinde kaldığını sürekli sorgulamak durumunda olduğunu belirtmiştik. Aslında sorgulamak da yetmez. Çünkü birey, sorgulamasına ve kendi konumunu olanca aykırılığıyla algılamasına rağmen, kendisinden beklenen süreci (okulu bitirme, evlenip üreme, hunharca tüketme, borçlanma, emekliye ayrılıp ölme) doğrusal bir çizgi halinde izlemek zorunda kalabilir. Birey, huzursuz ve uyumsuz (gâvurca tabirle, “nonconformist”) bir ruha sahip olduğu için kendine özgü bir hayat-tekniği geliştirebilse de, tek başına olduğu sürece kapitalist rasyonelin kapsama gücüne ancak kısmi ve pasif bir direniş gösterebilir.

Dayanışma ruhu sayesinde ve kendi küçük âleminde bir direnç yaratabilen, böylece kapitalist toplumun içinde bir ada gibi var olabilen örgütler ya da küçük gruplar (“groupuscule”) için durum biraz daha kolay olmakla birlikte, daha yıpratıcı bir noktaya varabilmektedir. Durgunluk döneminde bunlar birer mektep işlevi görürler; yüksek potansiyel ve büyük hevesle gelenler ile düş kırıklığına uğrayıp ya da yorulup gidenler arasında bir denge sağlamak, varlığı sürdürmenin koşulu haline gelir. Ancak tarihin hızlandığı, giderek daha da hızlanacağının anlaşıldığı dönemlerde, bireylerin kesin bir tercih yapmaları; örgütlerin ise (önceki sayıda verdiğimiz Leninizm örneğindeki gibi) kendi zihinsel ve örgütsel yapılarını altüst etmeye hazır olmaları gerekir. Entelektüel ve fiziki varlığınızın tehdit altında olduğunu, toplumun beklenmedik bir yönde dönüşerek üzerinize kapanmaya başladığını hissettiğiniz noktada, öncekinden farklı bir yerde durmak zorunda olduğunuzu anlarsınız.

Aslında bunun zor bir sorun olduğunu kabul etmek gerekir. Sorunun şiddeti, bugünkü gibi sürekli bir başarısızlık halinde olduğu kadar, muazzam bir başarı halinde de hissedilir. Nitekim birikimli, kararlı ve önder niteliğine sahip nice devrimcinin, “hakikat anı” gelip de “devrim” dedikleri şey gerçekleştiğinde, en azından bazı konularda eski rejimin mantığından kendilerini kurtaramadıkları için tasfiye oldukları görülmüştür. Bu tasfiye olma durumu devrimlerin sadece başlangıç değil, sonraki aşamalarında da kendini göstermiştir. Fransız Devrimi’nden türetilen “devrim kendi çocuklarını yer” gibi ifadeler ya da “Thermidor” gibi kavramlar, yeni toplumun nasıl kurulacağına ilişkin siyasi mücadelelerin yanı sıra, geçmişin mantığını aşamama durumunu ifade eder.
Leninizm bağlamında sık tartışılan (en çok 1905-1910 arasında) “tasfiyecilik/likidasyon” kavramı, tarihin hızlandığı bir dönemde (1917 Nisan-Temmuz), toplumun bütün muhalif güçlerine önderlik etme imkânı ortaya çıktığında, Bolşevik Partisi’nin yönetici kadrosunun büyük bir bölümü tarafından, “burjuva demokratik” aşamayı atlayarak iktidarı proletarya adına ve ihtilâlci yöntemlerle ele geçirmek isteyen Lenin’e yönelik bir suçlama olarak kullanılmıştır (ardından “Blankist” [darbeci] suçlaması gelecektir).

Bu hikâyeden çıkarılması gereken ders şudur: Bir örgüt, durgunluk döneminde daralmış, tutarlılığını korumak için kendi geleneklerine ve ilkelerine sıkıca bağlanmış olsa da, kriz döneminde genişlemek zorundadır; kriz döneminde de darlığını korumaya, eski teorik çerçevesine yapışıp kalmaya çalışan örgüt tasfiye olur. Bu kural devrimci kriz dönemlerinde olduğu kadar, karşı-devrimci kriz (rövanşizm, İslami ve/ya da ırkçı faşizm) dönemlerinde de geçerlidir. Her iki durumda da, kendi halinden hoşnut olmamak; yazdığı bir yazıyla, yumurtladığı bir fikirle, takındığı devrimci ve muhalif pozla yetinmemek, genişlemek ve ne pahasına olursa olsun güç toplamak gerekir. Teorinin krizi (“Marksizmin Krizi”!) olmaz; somut koşulların somut tahlilini yaparak suyun akışını değiştirebilecek gücü toplayamayan ya da böyle bir yeteneğe sahip olmayan devrimci öznenin krizi olur. Bir kriz varsa, o da “sahicilik” krizidir.

Burada örgüte yol göstermek durumunda olan teorinin (“Devrimci teori olmadan devrimci eylem olmaz”) gerçekte ne olduğu ve ne işe yaradığı gibi bir soruyla karşılaşıyoruz. Kitaplarda yer alan teoriler her zaman yolumuzu aydınlatır mı? Elimizin altında ya da kitaplığımızın raflarında duran, 20. yüzyılın bütün Marksist teorik birikimi bize bugün ne yapabileceğimizi söyleyebilir mi? Süreklilikler ve kopuşlar nelerdir? Sürekliliği biliyoruz: ilk köle isyanlarından başlayıp bugüne kadar gelen geniş bir fikir ve mücadele damarıdır; üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırma, insanı maddi ve manevi olarak ezen her şeye isyan etme; mevcudu yıkıp yenisini, daha ileri, daha insani, daha kültürel ve eşitlikçi olanı kurma mücadelesidir.

Geçmişten gelen teorilerin hiçbir şey anlatmadığı tarihsel dönemler vardır. Mesela I. Dünya Savaşı ve II. Enternasyonal’in içinden bir üçüncüsünün çıktığı dönem bir kopuş dönemidir. III. Enternasyonal’in önderleri Ekim Devrimi’ni temel alan yeni bir teorik yapı ve strateji oluşturmuşlardır. Ancak Komintern’in teorisi ve stratejisi, Mao Zedung’un pratiği için hiçbir şey ifade etmemiştir. Komintern’in gönderdiği Sneevliet ya da Borodin gibi devrim memurlarıyla hiçbir konuda anlaşamayan Mao’nun, Kiangsi dağlarında yazdığı Teori ve Pratik adlı kitap da muhtemelen Avrupalı derin Marksist filozoflar için yanlışlarla dolu anlaşılmaz bir metin olmuştur. Üstelik Mao, Das Kapital’i bile okumadığını itiraf etmiştir. Nitekim Stalin onun hakkında, teoriden nasibini almamış anlamına, “Margarin Marksisti” terimini kullanmıştır. Dönemin Rus devrimci teorisyenlerinin en insaflıları bile onu bir tür köylü isyancısı, bir “Çin Pugaçov’u” olarak görmüşlerdir. Kaldı ki, çok sonra teorik eğitim için Sierra’ya çıkan Küba KP üyesi Pablo Ribalta’yı saymazsak, Granma gemisiyle Küba sahillerine çıkan devrimcilerin içinde bile kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan sadece iki kişi vardı: Che ve Raul Castro. Kübalılar, komünizmin yolunu ABD’ye karşı mücadele içinde açtılar ve kendi devrimlerinin teorisini bu mücadele süreci içinde geliştirdiler.

Tarih bize, her dönemde geçerli evrensel bir devrimci teorinin olmadığını, devrimci teorilerin yerel koşullarda işlevsel olduğunu ve başarılı, süreklilik kazanabilen devrimci mücadelelerin içinde oluştuğunu göstermektedir. Kitaplardan teori çıkarılamaz, kitaplardan sadece bilgi edinilir. Kriz döneminde suyun akışını değiştirebilen devrimci öznenin teorisi olur. Kendisine yakıştırdığı kimliği muhafaza ederek akıntıya kapılıp giden gelenek takipçileri ya yorulup kıyıya çıkarlar ya da ilerlerde bir yerde boğulup giderler. Bu notlara Yarınlar dergisinin sonraki sayılarında devam edeceğiz.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99