Özel yetkili savcılar davaları nasıl “kurguluyor”?

fikret secen zekeriya oz ercan safakÖrneği faşist rejimlerde ve ABD’nin “terör karşıtı” doktrinlerinde görülen türden bir yöntem kullanıyorlar: önleyici saldırı. İlgisiz olaylar, bazı “üretilmiş” delillerle birlikte, şeytani bir plan yapılmış da memleket kaosa sürüklenmek üzereymiş gibi bir senaryo yazmak için kullanılıyor ve bu senaryoyu planladıkları öne sürülenler etkisiz hale getiriliyor.


Uğur Erözkan

AKP hükümeti bir süredir, geniş kapsamlı bir operasyon dahilinde bir dizi siyasi dava yürütüyor. Bu “operasyonel davalar” yeni bir döneme girdiğimizin işareti. Bu davalara biraz olsun benzeyen nitelikteki davalar ancak sıkıyönetim ya da cunta dönemlerinde görülürdü. 12 Mart sonrası gerçekleştirilen Fırtına operasyonu ve ardından açılan davalar, 12 Eylül sonrası görülen onlarca dava gibi... Hepsinde, bugün olduğu gibi “burjuva hukuku” ayaklar altına alınarak çiğnendi, binlerce kişi bu davalarla mağdur edildi. Yerleşik hukuka karşı bu kayıtsızlığın o zamanlar nedeni açık seçik belliydi: devletin olağan tedbirlerle önüne geçemediği toplumsal ve siyasal hareketliliğe son vermek ve halkı zapturapt altına almak... Üstelik 12 Mart ve 12 Eylül mahkemelerinin sıkıyönetim mahkemeleri olduğu düşünüldüğünde, o dönemler için söz konusu olan “olağandışı” hukukun bile şeklen de olsa anayasal dayanakları olduğu söylenebilir. Anayasada sıkıyönetim ilan etme şartları da bu şartların oluşması halinde ilan edilebilecek sıkıyönetim ile insanların bazı hak ve özgürlüklerine kısıtlama getirilebileceği de belirtilmiştir. Hatta cuntanın bile yasal bir dayanağı olduğu, faillerince öne sürülmüş, darbe yapma nedenleri Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi gereğince “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak” olarak açıklanmıştı.

Bugün resmen sıkıyönetim ilan edilmiş değildir. Memlekette bir askeri cunta da iktidarda değil. Kimsenin özgürlüğünün kısıtlanmasını gerektirecek bir durum olduğu kanaati oluşmamış olsa gerek ki bu yönde yasal düzenlemeleri ne kimse öneriyor ne de lafını ediyor. Fakat bir yandan günlük hayatın akışı bu şekilde sürüp giderken diğer yandan yukarıda sözünü ettiğimiz dönemlerin hukuk anlayışına uygun bazı davalar yürütülüyor. İşte nasıl adlandıracağımızı bir türlü bilemediğimiz, gördükleri işlevden ötürü “operasyonel davalar” sözüyle anlatmaya çalıştığımız bu davalarda sanıkların her türlü hak ve özgürlükleri büyük bir kayıtsızlıkla gasp ediliyor, “olağan” bir toplumsal atmosfer var olmasına rağmen “olağandışı” bir yargılama süreci işletiliyor.
Bunun nedenini uzun boylu düşünmeye gerek yok. Amaçlanan şey, kıyasladığımız diğer dönemlerde amaçlananla benzerlik taşıyor: iktidar kurma. Ancak bir fark var. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bir bütün olarak burjuvazinin iktidarı tehlikeye girmişti, sıkıyönetimlerle bu iktidar yeniden tesis edildi. Bugünse AKP’nin başını çektiği koalisyon; yeni bir rejimi, buna muhalif olan -eski rejimin muktedirlerinden yeni rejime uyum sağlamayanlar da dahil olmak üzere- herkesi hedef alarak kendi iktidarını kuruyor. Bunu yaparken, hedef aldığı kesimleri olağandışı yargılama usulleriyle saf dışı bırakıyor. Böylece hem muhaliflerini siyaset arenasının dışına atmış oluyor hem de toplumda muhalefet edenin başına nasıl çoraplar örüleceğini anlatarak bir “korku imparatorluğu” kuruyor.

Suçsuzluğu kanıtlamak…
AKP’nin topluma yaydığı korkunun bir kısmı bütün siyasal rakiplerini saf dışı bırakmış bir muktedir olmasından kaynaklanıyorsa, diğer kısmı bunu yaparken uygulamaktan hiç çekinmediği yöntemlerin muazzam bir “yalanlar silsilesi” oluşturmasından kaynaklanıyor. Başta Ergenekon ve Devrimci Karargah davaları olmak üzere operasyonel davaların tümünde geçerli olan bu yöntem, insanları somut kanıtlara değil, kanaatlare göre suçlayıp sonra da bu kanaatler çerçevesinde birbirleriyle ilişki kurarak “terör örgütleri” yaratılması ile gerçekleşiyor. Sonuçta suçun ispatlanması zorunluluğu, suçsuzluğun ispatlanması zorunluluğuna dönüşmüş oluyor. Yani aslında bugün herhangi bir “terör” örgütüne üye olmak, örgütün amaçları doğrultusunda eylem yapmak gibi suçlarla suçlanmanız, bu suçlar kapsamında gözaltına alınmanız ve tutuklanmanız için gerçekten bu suçları işlemeniz gerekmiyor. Sizi gözaltına alan polislerin, objektifliği son derece şüpheli bir takım “kanıt”larla birlikte savcıya kanaatini bildiren bir rapor yazması, savcının bu kanaatler ve “kanıt”lar doğrultusunda tutuklanmanızı talep etmesi ve hakimin de polisin kanaatlerine, savcının talebine uyarak tutuklanmanıza hükmetmesi yeterli oluyor. Hani Yeşilçam filmlerinde “derdinizi karakolda anlatırsınız” diye bir cümle geçer ya, artık siz de “derdinizi mahkemede anlatırsınız”. Tabi burada sözünü ettiğimiz polis ve savcıların özel bir amaç doğrultusunda, bilinçli olarak hareket ettiklerini söylemek gerek. Yoksa sizden gerçekten şüphelendikleri için ya da yanlışlık eseri sizi içeri tıkmaya çalışmıyorlar. Bir siyasal hedef doğrultusunda yürütülen operasyonlar kapsamında tutuklanıp içeri atılıyorsunuz.
Tutuklandıktan sonra, birkaç ay boyunca iddianamenin açıklanmasını, iddianamenin mahkemece kabulünün ardından da belirlenen duruşma gününün gelmesini beklerken suçsuzluğunuzu nasıl kanıtlayacağınızı düşünebilirsiniz. Aleyhinize toplanan uyduruk kanıtların yanı sıra lehinize de kanıt toplama zorunluluğu olan polis ve savcılar yerine bu işi neden kendiniz yaptığınızı mı düşünüyorsunuz? Çünkü onların, sizin gibi yeni kurbanlar için kanıt “üretmek” türünden çok zahmetli işleri var. Gazetecilerle siyasi parti liderlerinin, eski kontrgerilla şefleriyle Kemalist derneklerin yöneticilerinin, emekli generallerle PKK’lilerin, ülkedeki demokrasiyi yok etmek için nasıl el ele verip eylemler planladıklarını “ortaya çıkarmak” kolay iş değil. Bunun için tarifi kendilerinde saklı bir dizi karmaşık yöntem izliyorlar. Yöntemlerinden, aklımız yettiğince çözebildiklerimize, bu yazı kapsamında değinmeye çalışacağız.

Herkes özünde bir örgütün üyesidir!
Operasyonel davalara bakan özel yetkili savcıların izledikleri yöntemi bulabilmek için önce nasıl akıl yürüttüklerini, olaylar ve kişiler arasındaki bağlantıyı nasıl çözdüklerini anlamamız gerekiyor. Burada karşımıza önyargılı bir düşünme mantığı çıkıyor. Yukarıda sözü edilen davalar bakan özel yetkili savcılar, muhafazakar düşünce yapısının bir örneği olarak, herkesin suçlu olduğu önyargısıyla hareket ediyorlar. Bu önyargı hükümet aleyhtarı olan insanlara karşı olan nefretle birleşince ortaya şu denklem çıkıyor: Hükümet karşıtları hükümeti devirmek için her türlü suçu işlemeye hazırdır! Ortak paydaları “hükümet karşıtı” olmak olan insanlar bu sayede çeşitli örgütlere üye olmak suçuyla topun ucuna yerleştiriliyor.

Ancak bu savcılar, özel yetkili bile olsalar, kanunlara göre suç işlememiş insanları hapse tıkamıyorlar. İşin bu kısmında da muhafazakar düşünce yapısının bir başka örneği devreye giriyor: önleyici saldırı… Örneği faşist rejimlerde ve ABD’nin “terör karşıtı” doktrinlerinde görülen türden bir yöntem bu. İlgisiz olaylar, bazı “üretilmiş” delillerle birlikte, şeytani bir plan yapılmış da memleket kaosa sürüklenmek üzereymiş gibi bir senaryo yazmak için kullanılıyor ve bu senaryoyu planladıkları öne sürülenler etkisiz hale getiriliyor. İddianamelerde yer alan deliller üretilmiş, olaylar ve kişiler arasında kurulan ilişkiler uydurulmuş ve iddialar tutuklama için yetersiz bile olsa, AKP hükümetinin ve cemaatin yıllardır kadrolaşma ile zapt ettiği emniyet ve yargı teşkilatının çabaları işleri kolaylaştırıyor. Tabi diğer yandan, kamuoyu oluşturmak için harcanan çabaları da ihmal etmemek lazım. Hükümet yanlısı medya araçları, bu operasyonların sürdürülebilmesi ve yaşanan hukuksuzlukların kamuoyundan gizlenebilmesi için canla başla çalışıyor.

Hangi örgüt ne yapar?
Yukarıda AKP’nin iktidar olma sürecinde yürüttüğü operasyonel davaları sıkıyönetim davalarına benzetmiştik. Aslında bu operasyonel davalarda çok daha büyük hukuksuzluklar yaşanmaktadır. Sıkıyönetim mahkemelerine çıkarılan insanlar en azından gerçekten var olan ve bazı eylemler düzenleyen örgütlere üye olmakla suçlanıyordu. Bugün ise insanlar, varlığı, nasıl bir programı olduğu, ne amaçla eylemler düzenlediği vs. belli olmayan örgütlere üye olmak suçundan yargılanmaktadır. Örneğin Ergenekon adını verdikleri “terör örgütü”nün nasıl bir örgüt olduğu kimseye malum olmamıştır. Bir örgütle ilgili kamuoyunun öğrendiği yegane bilgi iddianamelerde planlandığı iddia edilen eylemler olabilir mi? Bu örgütün programı nerededir? Hükümeti devirme amacıyla eylemler yaptığı iddia edilmektedir. Peki kamuoyu desteğini kazanmak için bir bildiri dahi yazmamış, kendi eylemini anlatmak istememiş olması normal midir? Gerçek bir örgüt, eylem düzenlemenin yanı sıra propaganda faaliyeti de yürütür. Oysa iddianameye bakılarak Ergenekon örgütü hakkında öğrenilebilen tek şey her türlü kötülük için her türlü eylemi yapan bir örgüt olduğudur. Öyle ki Ergenekon sanıklarına itham edilen suçlar arasında Maraş, Sivas, Çorum katliamları ve bir kısmı Kürt hareketini hedef alan birçok faili meçhul cinayet yer almaktadır. Üstelik aynı iddianamede Ergenekon, PKK ile ilişki içerisinde olmakla, hatta onu yönlendirmek ve yönetmekle itham edilmektedir. Yani hangi örgütün ne yaptığı, ne zaman kurulduğu, ne amaçla kurulduğu anlaşılmıyor. Zaten operasyonlarla amaçlanan da bu. Başı sonu belli olmayan örgütler yaratmak ve istedikleri zaman istedikleri kişiyi bu örgütlere üye olmakla suçlamak. Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargah davasına dahil edilmesi bu yöntemin en iyi örneği. Devrimci Karargah, çok dar bir çevreyle kurulmuş ve birkaç eylem yaptıktan sonra bütün yapılanması polis tarafından çökertilmiş bir örgüt. Eylem ve propaganda yapma imkanını yitirmiş olan bu örgüt, emniyet tarafından Hanefi Avcı’nın etkisizleştirilmesi için bir araç olarak kullanıldı. Bunu sağlayabilmek için de birbirini sokakta görse tanımayacak kişiler karmaşık bir ilişkiler ağı kurgulanarak Devrimci Karargah davasına dahil edildi. Böylece bir “torba örgüt” yaratılmış oldu.

Operasyon bitmedi, daha yeni başlıyor
AKP operasyonlarının bir diğer karakteristik özelliği sürecin bitmediği yönünde yaratılan izlenimdir. Bu operasyonlar “dalga dalga” yapılıyor. Bu yöntem bütün davalar için geçerli. İddianamelerde yer alan tutarsızlıklar, tüm gerçeklerin henüz ortaya çıkmadığı izlenimi yaratmak amacıyla kullanılıyor. Kimliği açıklanmayan gizli tanıklar, gizlilik nedeniyle davalılara sunulmayan deliller ve soruşturmanın güvenliği bahane edilerek kamuoyundan saklanan detaylarla davalar hakkında gizemli bir hava yaratılıyor. Bunun en bariz örneğini Ergenekon operasyonunda gördük. Operasyon kapsamında uzun süre “örgütün bir numarası” gizemi sürdürüldü. “Örgüt yöneticileri” yakalanırken “örgüt lideri” henüz yakalanmamıştı. Demek ki Ergenekon örgütü henüz çökertilmemişti! Böylece ardı arkası kesilmeyen “dalga”lar için kamuoyu desteği sağlanmış oluyordu.

Davaların üzerine örtülen bu “gizem” örtüsü bir başka sıra dışı özellikle destekleniyor. Çok çeşitli çevrelerden insanların aynı davada sorgulanması bu “örgüt”lerin elinin her yere uzandığı kanaatini uyandırmak için kullanılıyor. Öyle ki, memlekette en çok göz önünde bulunan insanlar terör örgütü yöneticisi olmakla itham ediliyor. Yasal bir siyasi parti lideri, günlük gazetelerin köşe yazarları, polis müdürleri, üniversitelerin öğretim üyeleri, emekli generaller… “Bu terör örgütleri toplumda bu kadar göz önünde bulunan yerleri işgal etmişlerse kim bilir daha nerelerde nasıl bir örgütlenmeleri vardır” izlenimi uyandırılmak isteniyor.

Tüm bu yöntemler, operasyonel davaların aslında daha büyük bir planın parçası olarak kurgulandıklarını ortaya koyuyor. Her bir davada, soruşturulan örgütlerle ilişkisi olan insanlar vardır. Elbette ülkede darbe yapmak isteyen, hatta bunu planlayan generaller olabilir. Ya da kent gerillası olarak eylemler düzenleyen örgütler de kuruluyor olabilir. Ulusalcılar AKP hükümetini devirmenin yollarını da şüphesiz ki aramışlardır. Bunların bir kısmı yasalar çerçevesinde suç oluştururken, bir kısmı hiçbir demokratik yönetimde suç olarak nitelenemeyecek eylemlerdir. Ancak bu davalarda yargılananların büyük bir çoğunluğu, eylemlerinden ötürü değil “niyetlerinden” ötürü ya da iktidar karşıtı oldukları için operasyon terörünün hedefi oluyorlar. Düşünmekle eylemek, istemekle eylemek arasındaki fark kapatılıyor, muhalefet etme sınırı yasal çizginin de çok gerisine çekiliyor; hükümeti hedef alan siyasal muhalefet cezalandırılırken “muhalefet” kavramının içi boşaltılıyor, muhalif olmak, “sistem karşıtı” olmaya eşitleniyor. Böylece siyasal iktidarın “alternatifsiz” olduğu yeni rejimin “aydın”ları tarafından pişkince anlatılıyor.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99