Modern mimarlığın Türkiye’deki yansımaları ve ODTÜ örneği

mimarlik fakultesi 1 grayODTÜ yerleşkesine baktığımızda çok işlevliliğin bir tasarım kriteri olarak ele alındığını, böylece devamlı bir yaşamsal bütünlükte yapıların tamamının kullanıldığını fark ediyoruz. Yerleşke tanımlanırken önemli toplanma alanlarının takılı olduğu, yerleşkenin omurgasını oluşturan bir aks oluşturulduğunu, aksı saran eğitim birimlerinin ise dıştan bir ring şeklinde kapanan bir araç yolu ile sarılmış olduğunu görüyoruz. Bu keskin tarife karşın, ikincil yaya yolları gerekmedikçe çok keskin çizgilerle belirlenmemiş, öğrencilerin kullanımlarıyla yeni yollar tanımlamasına olanak verilmiştir.

Banu Odabaşı

ODTÜ, tasarımcılarından birini kaybetti. ODTÜ’nün, eşi ve ortağı Altuğ Çinici ile ortak mimarı Behruz Çinici, 18 Ekim günü, 79 yaşında kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Ankara ve İstanbul’da pek çok yapı ve yapı topluluklarına hayat vermiş olmakla birlikte, Behruz Çinici’nin en büyük eserlerinden biri kuşkusuz ODTÜ Yerleşkesi’dir. Modern mimarlığın Türkiye’deki yansımalarından kısaca bahsederek ODTÜ örneğini, bu örnekte Behruz ve Altuğ Çinici’nin ne amaçladığını şöyle bir gözden geçirelim…

Çağdaş mimarinin Türkiye’deki yansımaları
Çağdaş Türk mimarisi, doğal olarak içinde bulunduğu siyasal ortamdan hareketle şekil almıştır, 1920lerden bu yana. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından yapılaşma da devlet eliyle başlamıştır. Önceki dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda yönetime yakın olan mimarlar, Cumhuriyet döneminde de devlete yakın olmuşlar; haliyle süregelen mimari pratiklerini bu döneme de yansıtmışlardır. Bu dönemki yapılarda, Osmanlı dönemi yapılarında kullanılan büyük saçaklar, kubbeler, kemerler gibi mimari elemanlara rastlamak mümkün. Birinci Ulusal Akım olarak adlandırılan bu akım, aldığı referans etkisiyle milliyetçiliğin etkin olduğu bir akımdır. Bu döneme ait önemli yapılardan biri, bugün Devlet Tiyatroları tarafından kullanılan Ulus’ta bulunan Evkaf Apartmanı’dır.

30’lu yıllarda, biraz da birinci ulusal akımın milliyetçi tutumuna tepki olarak, bu dönemde dünyanın çeşitli yerlerinden Türkiye’ye davet edilen yabancı mimarların etkisiyle Birinci Modern dönem başlamıştır Türkiye’de. Bu dönemde yerli mimarlar geleneksek çizgileri revize ederek modern bir çizgi tutturmaya çalışırken, pek çoğu aynı zamanda Türk mimarlık eğitiminin de bir parçası olan yabancı mimarlar, tasarladıkları süsten uzak ve anıtsallıkta birbirleriyle yarışan, neoklasik idari yapılarla yeni bir mimarlık üslubu tarif etmişlerdir. Bu dönemin önemli yapıtlarından biri Şekip Akalın’ın Ankara’da tasarladığı ve bugün hala aynı işlevle hayatını sürdüren Ankara Tren Garı iken, neoklasik tarzı bütünüyle yansıtan Holzmiester’ın tasarımı TBMM binasını da hatırlamak gerekir.

1940-1950 yılları arasında, gerek Türkiye’nin dünyadan izole bir dönem geçirmesi, gerekse dünyada Nazi hareketiyle kendini en bariz şekliyle gösteren milliyetçiliğin Türkiye’de de yükselişiyle, geleneksel formlara, süslemelere, detaylara geri dönüş yaşandı. Bunun en çarpıcı ve açıklayıcı örneklerinden biri bugün Ankara’da hala kullanılmakta olan Opera binasının tamamen modern çizgilerle tasarlanmış özgün halinin değiştirilerek revaklar, süsler vs. eklenerek klasikleştirilmesidir.

1960lı yıllarda, Nazi Almanyası’nın yıkılışının, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erişinin ve Türkiye’nin izole yaşamının son bulmasının ardından, aşırı milliyetçi tutumun da yavaş yavaş geri çekilmesiyle dünyadaki çeşitli akımlardan etkilenmeler başlamış, İkinci Ulusal Mimarlık dönemi, dünya modernizmini anlamaya ve Türkiye’de de uygulamaya özen gösteren bir mimarlık dönemine evrilmiştir. Bu dönemde, işlevin forma yansıdığı rasyonalist yapılar mimarlık pratiğinin yeni ürünleri olmuşlardır. Tam da burada “Behruz ve Altuğ Çinici’nin ODTÜ’sü”nden bahsetmenin zamanı geldi sanıyorum.

Mimarlıkta bir modernizm pratiği: ODTÜ
Behruz Çinici, 29 yaşındayken, 1961’de, eşi ve ortağı Altuğ Çinici ile girdiği yarışmayı kazanmasının ardından atölyesini Ankara’ya taşıyarak yaklaşık 20 yıl sürecek olan ODTÜ yerleşkesi yapılarının tasarlanması ve uygulanması sürecini başlatmış oldu.

ODTÜ yerleşkesine baktığımızda çok işlevliliğin bir tasarım kriteri olarak ele alındığını, böylece devamlı bir yaşamsal bütünlükte yapıların tamamının kullanıldığını fark ediyoruz.
Yerleşke tanımlanırken önemli toplanma alanlarının takılı olduğu, yerleşkenin omurgasını oluşturan bir aks oluşturulduğunu, aksı saran eğitim birimlerinin ise dıştan bir ring şeklinde kapanan bir araç yolu ile sarılmış olduğunu görüyoruz. Bu keskin tarife karşın, ikincil yaya yolları gerekmedikçe çok keskin çizgilerle belirlenmemiş, öğrencilerin kullanımlarıyla yeni yollar tanımlamasına olanak verilmiştir.

Yapılar özeline geldiğimizde ise Türkiye’de bir ilki yansıtan brütalist yaklaşımı görüyoruz. Yapının malzeme ve strüktür sisteminin dışa vurumu olarak düşünülebilecek olan brütalizm, yapılara sade ama etkileyici bir kimlik katmış. Çıplak beton ve tuğla duvarların bir fotoğrafını gören ODTÜ’de bir dönem bulunmuş hemen her insana bu fotoğrafın yapacağı ilk çağrışım ODTÜ yerleşkesi içindeki yapılardır sanıyorum. Modernizmin temellerinden biri olan sade ve fonksiyonuna uygun olarak şekillenen kütleler ODTÜ’nün genelinde kendini okutuyor. Yapılarda bölünmeler, dolaşım kovaları bulmak oldukça güç. Modernist yaklaşıma uygun olarak yapılarda mekânlar birbiri içine akarak dolaşımı kendileri sağlıyorlar; ancak bunu yaparken seviye farkları ve görsel ilişkiler sayesinde mekânsal hiyerarşiyi de bütünüyle yok etmiyorlar. Tamamı yeşil bir bantla sarılı olan yerleşke, kullanıcılarına sadece bir yapı topluluğu değil bütünüyle bir yaşam alanı sağlıyor.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99