Milliyetçiliğin toplumsallaşması ve sosyalistlerin yalnızlığı

eylemBir gün önce emekten, hak mücadelesinden ya da hükümetin baskılarından konuştuğunuz insan ertesi gün söze bir Fatih Altaylı duyarlılığı ile toplamaktan, tutuklamaktan, yok etmekten girip sizden onay bekleyebilir. Böylesi bir durumda, düne kadar toplumsal mücadele alanı içinde birlikte çalıştığınız bir kişiyi milliyetçi dalganın etkisine kapıldığı için ertesi gün faşist ilan edecek kadar ahmak değilseniz ciddi bir sorununuz var demektir.

Kürt sorunu ülkenin gündemine yakıcı ve hatta toplumsal anlamda “can yakıcı” biçimde oturduğu her dönem en çok sosyalistler açısından zorlu olmuştur.
Devlet ve temsil ettiği Türk milliyetçisi çizginin sahipleri açısından politik sorun, halkın üzerine pompalanacak ajitasyon unsurlarının düzeyinden başka bir şey değildir. Hegemonya araçları için en hakiki tartışma olsa olsa haber alma özgürlüğü ile güvenlik arasındaki ikilemde yapılır. Bunun dışında saflar gayet belirgindir. “PKK terörü” hep bir ağızdan lanetlenir, terörün insanlık dışı tüm suçları listelenir, dünya çapındaki büyük terör eylemlerinden söz edilir, teröristin amacı konulu tartışmalar yapılır. Devlet ise konumu gereği lanetlemekle yetinecek değildir. Onun alınacak bir intikamı vardır. Gururu incinen milliyetçiliğin bir nebze olsun tamiri, kaybedilen asker sayısının devletçe belirlenmiş bir katsayı ile çarpılmasıyla oluşan sayı kadar teröristin öldürülmesi ile mümkündür. Farklı hükümetlerin varlığı ancak toplumu rahatlatması beklenen bu katsayıyı değiştirebilir.

Hakim sınıfların, Kürt sorunu özelinde temsil ettikleri akım olan Türk milliyetçiliği, Kürt sorununun çözümü gibi bir derdi gerçekten taşıyor mu? Cumhuriyet tarihinden daha eskilere dayanan ve son 35 yılda son derece yakıcı biçimde öne çıkan bu sorun için devletin ağzından sıkça duymaya başladığımız “çözüm” sözlerinin samimiyeti herkesçe sorgulanmalıdır. Çukurca baskınını haber alan Tayyip Erdoğan için değişen şey ancak söylemdeki milliyetçiliğin dozudur. Sınır ötesine geçen harekatlar, inip kalkan uçaklar gibi konularda nasılsa son kararı ABD verecektir. Büyükanıt döneminde büyük tantana ile çıkılan Kuzey Irak seferinin ABD’nin kaşını kaldırması ile nasıl bir anda bitiverdiği unutulacak bir anı olmasa gerek. Hakim sınıflar için başarı kriteri Kürt sorununa çözüm bulmak değil Kürt sorunu ve onun bağladığı diğer siyasal gündemleri “en iyi şekilde” idare etmektir. Bu idare etme işleminde gözettikleri kısa vadeli siyasi çıkarlarından başkası değildir.

Milliyetçiliğin yükseldiği dönemlerde siyaset yapmak Kürt hareketi için elbette hiç kolay değildir. Kürt hareketi en başta devlet eliyle yükseltilen öfke dalgasının doğrudan hedefi durumundadır. Koşullar zor fakat siyasetin çizgisi görece berraktır. Türk halkının acısının paylaşıldığı ifade edilir ve meşru bir savunma pozisyonunda kalmaya gayret gösterilir.
Böylesi ortamlarda siyasal komplikasyonlar en çok sosyalistler için geçerli olur. Tabii siyaset yapmak gibi bir dert taşıyan sosyalistler için. Emekçiler ve onların etrafındaki tüm sosyal kesimlerle konuşabilir halde olmak politika yapmanın koşuludur. Milliyetçi dalganın yükseldiği durumlarda bu koşulun sağlanması neredeyse imkansız hale gelir. Bir gün önce emekten, hak mücadelesinden ya da hükümetin baskılarından konuştuğunuz insan ertesi gün söze bir Fatih Altaylı duyarlılığı ile toplamaktan, tutuklamaktan, yok etmekten girip sizden onay bekleyebilir. Böylesi bir durumda, düne kadar toplumsal mücadele alanı içinde birlikte çalıştığınız bir kişiyi milliyetçi dalganın etkisine kapıldığı için ertesi gün faşist ilan edecek kadar ahmak değilseniz ciddi bir sorununuz var demektir. Kürt hareketi için “en fazla tarafsızlaştırılması gereken” bu insanlar; sosyalistler için “en azından tarafsızlaştırılması gereken” insanlardır.

Geçtiğimiz ay gerçekleşen Çukurca baskını ve ardından yaşananlar düşünüldüğünde kiminle konuşursak konuşalım biriken öfkenin hedefini doğru kanala akıtabilmek için yakın geçmişin siyasal gündemlerini tekrar hatırlamak zorunludur. Çünkü dört yıl öncesinden dolaşıp bugün aynı noktaya geri dönülmüş olmasının nedeni, devletin ve onun yegane politik temsilcisi durumuna geçen AKP’nin “idare biçimi”dir. İntikam duygusuyla meydanları dolduranlara önce bu gerçeği hatırlatmak gerekir. Tayyip Erdoğan’ın 2007 seçimlerinden önce Diyarbakır’da gerçekleştirdiği mitingde Kürt sorununun çözümüne dair verdiği sözleri, Cumhurbaşkanı’nın “yakında iyi şeyler olacak” sözleriyle başlattığı açılımı, karşılığında bir iyi niyet göstergesi olarak Kandil’den gelen PKK’lileri hatırlayalım. Sorunun çözülmekte olduğu ne kadar çok kişi tarafından dile getirilmiş, ne büyük bir iyimserlik havası estirilmişti. Peki sonra ne oldu da bu iyimserlik havası dağılıp savaş çığırtkanlığı her yanı sarıverdi?

Kürt sorununu o günlerin iyimserlik havasından bugünkü çıkmaza getiren AKP hükümetinin uyguladığı politikalardır. “Demokratik açılım” olarak ortaya konan projenin içeriği kısa sürede netleşti. 2007 seçimlerinde bölgede kazandığı nispi başarıya güvenen AKP, Kürt hareketinin temsilcilerini muhatap almak yerine bölgede kendi etkinliğini artıracak adımlar atmaya, yıllardır bir devlet politikası ile yoksullaştırılmış bölgeyi cemaatlerle ve yardım dernekleriyle boyunduruk altına alıp Kürt hareketinin siyasal etkisini kırmaya çalıştı. Bu arada hükümetin hık deyicisi liberal zevatın gözünü boyamak için TRT 6 kanalını açmak türünden göstermelik birkaç adımla sorunu geçiştirmeye çalıştı. Ancak açılım balonu 2009 yerel seçimlerinin ardından patladı. Bölgede Kürt hareketinin etkisini kıramayan AKP, yerel seçimlerden umduğunu bulamayınca “Demokratik açılım” projesi birdenbire “Milli birlik” projesi haline geldi. KCK davası kapsamında binlerce BDP’li tutuklandı, BDP’li adayların 2011 seçimlerine katılması engellenmeye çalışıldı, milletvekili seçilen KCK davasından tutuklu BDP’liler serbest bırakılmadı, Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürüldü…
Kürt düşmanı azgın faşistlerle tartışacak bir konumuz olamaz. Fakat her türlü kanaldan tam güçle pompalanan bu faşizan havadan etkilenen geniş kitlelere seslenmek devrimciliğin sorumluluğudur. Kürt hareketini siyasi alanın dışına çıkmakla suçlayan herkes yukarıda özetlediğimiz gelişmelerin sorumlusunun kim olduğunu düşünmelidir.

Kürt sorunu ancak Kürt ve Türk halklarının kardeşliği temelinde ve egemen sınıfların savaşın devamından nemalanan kirli yüzlerinin ortaya çıkarılmasıyla çözülebilir. Bu iki çizgi devrimci politikanın vazgeçilmezidir.


Günümüz Türk milliyetçiliğinin mantıksal sonucu: Kürt düşmanlığı
Metin Altıok bir şiirinde “Bir şey yok paylaşacak acıdan başka” diyordu. Din, dil, ırk gibi yapay ayrıştırıcılardan arınmamızı sağlayan evrensel değerlerden sayıyordu belki de “acı”yı... Bir an olsun toplumsal önyargılarımızdan, kişisel algılarımızdan, politik düşmanlıklarımızdan kurtulup dünyanın öbür ucunda hayatını yitiren bir bebeğin haberi yüreğimizi sızlatabiliyordu çünkü. Van’da yaşanan deprem felaketi ise öyle taşları kaldırdı ki yerinden, acının bile herkesle paylaşılamadığı bu memlekette Kürt düşmanlığının nasıl korkunç bir şovenizm durağına yanaştığını gördük.
Biliyorduk taşı kaldırınca altında böceklerin kımıldadığını göreceğimizi, ama yardım paketlerine bayrak ve taş koyabilecek, depremzedeleri biber gazına boğabilecek, yardım etmek isteyen insanları ve kuruluşları “yardım ve yataklık”tan suçlamaya cesaret edebilecek kadar kokuşabileceklerini yeni öğrendik.
Bilinçaltındaki düşmanlığı dil sürçmeleriyle gün yüzüne çıkan korkak milliyetçiler, egemen fikriyatın gücünü arkasında hissederek aklından geçeni pervasızca ve ne yazık ki hastalıklı bir gururla söze döken, eyleme geçiren cesur şovenler, modern çağın cadı avcıları, savaş tacirleri, müslüman deccaller:
Kabul... Tanrı sizin Tanrınız! Bu kardeş kavgasında can veren 24 askeri şehit mertebesiyle melekler katına aldı. Kabul... Devlet sizin devletiniz! Deprem her ne kadar Van’da da yaşansa “vatandaş” kavramını unutmadı. Kabul... Toprak sizin toprağınız! Onu bölmek isteyeni yaşatmadı, yardı göğsünü, boğdu düşmanı etinde. Biliyoruz, Kürt’ün ölü bedeni de sizin. İbret dersleriniz, yayacağınız korku kültürleriniz için, alçak politikalarınız, kirli çıkarlarınız için. Ama şunu da siz kabul edin: Kürt’ün çıplak, canlı bedeni yalnız ona ait. Ve ne kadar çıplak kalırsa bir beden, o kadar insan olduğunu görürsünüz. Bugün, başkalarının acılarından barbarlar gibi keyif alamayanların, ezilenlerin, sömürülenlerin bu çıplak bedenlerinde yaşattığı insanlık, sizin pis kokulu-cıvık zamkınız olan milliyetçiliğinizden, hala çok daha sağlam bir yapıştırıcıdır. Şoven söylemleriniz, politikalarınız bir ölçüde düşmanınız Kürt milliyetçiliğini de beslerken, asıl düşmanı ve müstakbel katili ezilenlerin sınıf dayanışmasını daha çok büyütecektir. Çünkü artık hepimiz çıplağız.


 

Kürt sorununa Cezayir üzerinden bakmak
Bugünlerde çok tartışılan Kürt sorunu, birçok çevre tarafından “terör sorunu” olarak algılanmaya devam ediyor. Tarihte benzer sorunlar yaşayan tek ülke Türkiye değil elbette. Birçok ülke uluslaşma süreçlerinde benzer sorunlar yaşamıştır. Fransa ile Cezayir arasındaki sorun da bunun bir örneğidir. Cezayir sorunu ile Kürt sorunu, tam olarak aynı olmasa da bir ulusal sorun olarak birbirlerine benzemektedir. Bu benzerlik kullanılan askeri yöntemlerde de geçerlidir. Üstelik bu benzerlik, son zamanlarda AKP hükümetinin Kürt sorununa ilişkin yürüttüğü “açılım” politikalarıyla ve ardından yaşanan süreçte daha da belirginleşmiştir.
1958’de, uzun yıllar boyunca çözülemeyen Cezayir sorununu çözmek için yoğun bir halk desteğiyle iktidara getirilen, 2. Dünya Savaşı kahramanı General De Gaulle, göreve başladıktan hemen sonra Cezayir’e gidip bağımsızlık hareketinin temsilcileriyle ve halkın önde gelenleriyle görüşmeler yapmış, bu görüşmelerin ardından meşhur “Sizi anladım” diye başlayan konuşmasını yapmıştı. Cezayir ve Fransız halklarını, sorunun çözüleceği yönünde büyük bir umuda kapılmalarını sağlayan bu konuşmanın ardından ülkesine dönen De Gaulle, bir yandan sorunun barışçıl bir tarzda, müzakerelerle çözüleceğine yönelik umudu beslemeye devam ederken diğer yandan Fransız ordusunun Cezayir’deki paraşütçü birlikleri, Fransız kolonicileriyle işbirliği yaparak katliamlarını sürdürmüştü. Cezayir bağımsızlık hareketinin bu taktiğe cevabı Fransa’nın metropollerine yönelik gerçekleştirdikleri şiddet eylemleri oldu. Sonuç olarak iktidara gelirken verdiği sözü tutmak yerine sorunun derinleşmesine neden olan De Gaulle, Fransız halkının yoğun baskısıyla müzakere yapmak zorunda kalmıştı.
Benzer bir süreç geçtiğimiz birkaç yılda, Türkiye’de yaşandı. Başbakan’ın 2007 seçimlerinden önce Diyarbakır’da yaptığı konuşmayı, Cumhurbaşkanı’nın açılımı başlatmak üzere bölgeye giderken söylediği “iyi şeyler olacak” açıklamasını; bunun ardından Kürt hareketine yönelik yürütülen KCK operasyonunu ve askeri operasyonları hatırlayalım. Yaşananların ardından şiddetin gelmesi şaşırtıcı mı?



Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99