Kadına yönelik şiddette “neden”i değil “nasıl”ı anlamak

kadin“Neden”, ataerkil sistemi görünmez kılıp, açıklamaları başka yerlerde arayan ideolojik çarpıtmanın sordurduğu bir soru. Bunun yerine “Nasıl bu kadar yaygınlaşıyor şiddet ve meşruiyet zemini nasıl güçleniyor?” sorusu sorulabilir. Bu soruyla başlayınca birbiriyle kesişen, birbirini yaratan, besleyen farklı iktidar ve direniş süreçleriyle karşılaşıyoruz.


Ezgi Sarıtaş

Kadına yönelik şiddet, giderek genişleyen bir çevrece tartışılan bir konu artık. Yıllardır kadına yönelik şiddetin görünür olması için mücadele eden kadın özgürleşmesi hareketi açısından değerlendirildiğinde, bu durum çok da olumlu bir gelişme gibi görünmüyor. Konu kamuoyunda öylesine çelişkili bir biçimde tartışmaya açılıyor ki, kadın hareketinin yıllardır kullandığı kavramların içi boşaltılıyor, söylemleri ataerkil dil ve söylemlerle eklemleniyor. Kadına yönelik şiddete karşı mücadele ediliyormuş izlenimi yaratılırken, bir yandan da şiddeti doğuran ataerkil sistem yeniden üretiliyor, şiddetin meşruiyet zemini sağlamlaştırılıyor. Kınanıyormuş gibi görünen erkeklik değerleri, aynı anda çağrılıyor, kışkırtılıyor. Bu süreç, meseleyi feminist politikanın tanımladığı alandan kaydırma, normalleştirme sürecine sokarak mücadele zeminini muğlâklaştırma, kadına yönelik ayrımcılığı ve şiddeti genel geçer hale getirme tehlikesini de taşıyor.

Bahsedilen meşrulaştırma ve eklemleme süreçlerini anlamak için soruna doğru sorularla yaklaşmak gerek. Kadına yönelik şiddet revaçta bir konu haline geldiğinden beri, yirmi yıldır bu alanda mücadele eden Kadın Dayanışma Vakfı’nın kadın danışma merkezine gelen giden “araştırmacı”, gazeteci, meraklı vatandaşın sayısında ciddi bir artış yaşandı. Görüşmelerin neredeyse hepsinin bir yerinde garip bir merak duygusuyla dolu gözler üzerimize dikiliyor:  “Sizce neden arttı bu şiddet?” Nedeni aslında feminist kuramın altını doldurduğu ataerkil düzende, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinde ve bunlardan kaynaklanan iktidar ilişkilerinde yatıyor. “Neden”, ataerkil sistemi görünmez kılıp, açıklamaları başka yerlerde arayan ideolojik çarpıtmanın sordurduğu bir soru. Bunun yerine “Nasıl bu kadar yaygınlaşıyor şiddet ve meşruiyet zemini nasıl güçleniyor?” sorusu sorulabilir. Bu soruyla başlayınca birbiriyle kesişen, birbirini yaratan, besleyen farklı iktidar ve direniş süreçleriyle karşılaşıyoruz. “Neden” sorusu kendine basitçe bir hedef ararken, “nasıl” sorusu işimizin o kadar da kolay olmadığını, toplumsal cinsiyet ayrımının farklı yansımalarını, ataerkil iktidar mekanizmalarının işleyişlerini ve toplumun zerreciklerine kadar sinmiş olan toplumsal cinsiyet ayrımının yeniden üretim süreçlerini irdelememiz gerektiğini gösteriyor. Böylesi kapsamlı bir irdeleme bu yazının konusu olamaz; ancak nasıl sorusunun cevaplarına dair birkaç örnek sunmak yine de aydınlatıcı olabilir.

Orhan Çeker ve diğerleri....
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri medyada sıkça kullanılır kavramlar haline gelmeye başladığı dönemde, başka bir gelişme de dikkat çekici hale gelmeye başladı. Özellikle muhafazakar cenahtan bazı zat-ı muhteremler, (bu lafın hissi tam da cuk oturuyor bahsedeceğim kadın ve erkekleri tanımlamaya) “sansasyonel” açıklamalarla ardı ardına gündeme oturdular. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Orhan Çeker’in dekolte giyinen kadının cinsel şiddete uğradığında bunun olağan karşılanması yönündeki telkinleri, tam da Ayşe Paşalı cinayetinin medyada sıkça yer aldığı döneme denk geldi. 8 Mart’ta ise “bomba” gibi bir açıklama düştü manşetlere. “Fişli”, “prizli” büyük ihtimal kendisinin “içini gıcıklayan” demeciyle Nurettin Özgenç kadınla erkeğin eşit olmadığını iddia etti. Bir ilahiyat profesörünün, ya da KOBİDER başkanının kadın erkek eşitliği ya da kadına yönelik şiddet konularında neden fikri soruldu ya da bu açıklamalar nasıl yankılandı, anlamak için tartışmanın hangi zeminde yürütüldüğüne daha ayrıntılı bakmak gerek. “Bu sözler çok tartışılacak!” manşetiyle gazetelerde yer alan açıklamalardan bir tanesi de AKP’nin içinden geldi: Ünye Tanıtım ve Medya Başkanı Süleyman Demirci’nin facebook’ta yayınladığı örtüsüz kadınların satılık veya kiralık evlere benzediği yorumu “fazlasıyla” tartışıldı. Demirci istifa etti, ama Çeker’den sonra giderek yükselen sansasyonel açıklamalar son bulmadı. Kendisini İstanbul’un muhafazakar belediyelerinde aile danışmanı olarak tanıtan Sibel Üresin çok eşliliğin yasallaşmasını savunarak televizyonlarda, gazetelerde endam eylemeye başladı. Özgenç, Çeker, Demirci kadar Sibel Üresin de konuyla ilgili uzmanlığı şaibeli ama birden bire yıldızı parlayan “muhafazakar” bir figür olarak hafızalarımıza yerleşti. Son olarak, muhafazakar ve sansasyonel kelimeleri bir araya geldiğinde adını anmadan geçemeyeceğimiz Vakit Gazetesi’nin yazarlarından Nusret Çiçek’in; kadınların pantolon giymesinin “iğrençliği”, “meclis çatısı altında kabul edilemezliği” ve “cinsel teşhirin birinci maddesi olması gerektiği” incileri bu kervana eklendi.
Son aylarda arka arkaya gelen böylesi “açıklamalar” gündemimizi meşgul etmeye devam edecek gibi görünüyor. Yine cevabı az çok belli olan neden sorusu yerine, nasıl sorusuyla yaklaşmak gerekiyor bu zatların açıklamalarına. Hangi söylemler ve pratikler kadına yönelik ayrımcılığın en çok somutlaştığı bu açıklamalara zemin hazırladı ya da hazırlıyor?  Bir “dünya lideri” olduğu tartışılmaz hale getirilmeye çalışılan başbakanın kendisi kadın erkek eşitliğine inanmadığını söylerken, o dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf kadın cinayetlerine münferit derken, bu kişiler de kendileri için uygun hale getirilmiş gündeme oturuverdiler. Her ne kadar tepki çekseler de, bu açıklamalar bir dönem önce tartışmaya açılması düşünülemez şeyleri Türkiye kamuoyuna rahatlıkla taşıyabildiler.

Kadına yönelik şiddetin, ayrımcı dil ve söylemin giderek yaygınlaşmasının ve meşruiyet kazanmasının, bir yandan kınanıyormuş gibi görünüp bir yandan kışkırtılmasının somut örneklerini televizyon dizilerinde de görebiliyoruz. Herhangi bir diziyi takip etmeye gerek yok; kanallar arasında gezinildiğinde tecavüzün, “namus cinayeti”nin, zorla evlendirmenin, aile içi şiddet ve baskının hemen her dizide konu edildiğini görmek mümkün. Fakat bu konu ediliş, kadınları güçlendirmekten ya da kadına yönelik şiddeti eleştirmekten 80’lerin tecavüz filmleri kadar uzak. Dizilerdeki kadınlar öylesine güçsüz, muhtaç tiplemeler ki… Koruyucu erkeklerin hayatlarından çıkması ile yıkılan dünyaları, ancak koruyucu bir erkeğin dünyalarına girmesi ile yeniden kurulmaya çalışılıyor. Yüzeysel bir bakışla dizilerdeki entrikalar, karmaşık aile ve aşk ilişkileri muhafazakar değerlere karşı gibi görünüyor olabilir. Fakat diğer yandan kadın figürlerinin neredeyse hepsinin bağımlı, aileye ya da erkeğe ait olduğunu görüyoruz. Denetleme ve tek tipleştirme amacıyla aile modeli dışındaki yaşam biçimleri baskılanır ya da yok sayılırken, aile çatısı içinde kalarak, hegemonik kadınlık erkeklik rollerinin dışına çıkmadan yaşanabilecekler işaret ediliyor, çeşitleniyor ve yaygınlaştırılıyor. Ailenin kutsallığı, güven dolu aile yuvası popüler kültür ürünlerinde tekrar tekrar işlenen bir temayken; yeni nesil dizilerde aile içi şiddet ve baskı mekanizmalarına rağmen, sahte bile olsa kutsallığının korunması gerektiği mesajı veriliyor. Tam da bu dizilerdeki temsillerden ve söylemlerden beslenen kadına yönelik şiddet, bir diğer kanaldaki haber programında tartışmaya açılıyor. Berger’in söylediği gibi; “Böylesi bir uyuşmazlığın yarattığı sarsıntı oldukça büyüktür. Gösterilen iki dünyanın gerçekten bir arada varolmalarından değil bunları alt alta koyan kültürün aldırmazlığından geliyor bu sarsıntı.” (1) Aldırıyormuş gibi yapmanın altında yatan bu aldırmazlık yok saymaktan, adını koymaktan bile daha tehlikeli aslında. Söylemsel alana egemen olmak, mücadele kavramlarının içini boşaltarak iktidar söylemleriyle eklemlemek, şiddeti normal ve meşru kılmak için çok daha kurnazca bir yöntem.

O fotoğrafın söyle(me)dikleri
Nasıl sorusunun cevabı sadece dizilerde ve muhafazakar cenahın demeçlerinde yatmıyor tabi. Kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin artmasının nedenlerini sorguluyormuş gibi görünen medya, siyasi irade ve yargının kolaylaştırdıkları zeminin yansımaları ve yeniden üretilme ortamları olarak karşımıza çıkıyor bu örnekler. Basına yansıyan haberler, caydırıcı olmaktan çok özendirici bir hal alıyor. Kadınların bağımsızlık arayışları, aileden ayrı birer birey olarak var olma çabaları şiddetle cezalandırılıyor. Kadını ailenin dışında bir birey olarak değerlendirmemekte ısrarlı olan kurumlar ve toplum, aile içerisinde onanması giderek güçleşen erkekliğin onanması ve kendini üretmesi için şiddeti işaret ediyor. Danışma merkezimizde aldığımız başvurularda şu cümleyi sık sık duyar olduk: “Beni televizyonda izlediğimiz kadınlar gibi öldürmekle tehdit etti”; “Savcıya git diyorsunuz da, bak savcıya giden kadını öldürmüşler geçen gün”... Kadına yönelik şiddet haberleri erkekler üzerinde kışkırtıcı, kadınlar üzerinde caydırıcı bu etkiye nasıl sahip oluyor? Cevabı düşünürken aklımıza Haber Türk gazetesinin manşetinde yer alan, Manisa’da eşini bıçaklayarak öldüren İbrahim Etik ile ilgili haber ve yine bolca yankı uyandıran baş sayfa fotoğrafı geliyor. Dehşet uyandıran sırtından bıçaklanmış çıplak kadın fotoğrafının aynı zamanda erkek zihinlerinde tahrik nesnesini somutlaştırdığı çok açık. O fotoğraf bize yaşadığımız dünyayı anlamak, şiddete son vermek için hiçbir şey sunmuyor. Susan Sontag’ın fotoğraf üzerine söyledikleri bu noktada yol gösterici olabilir: “Fotoğraf, fotoğraf makinesinin kaydettiğini kabul ettiğimizde dünya hakkında bilgi edinebileceğimizi ima eder. Fakat bu, dünyayı göründüğü gibi kabul etmemekle başlayan anlamanın tam tersidir. Anlama olasılıklarının tümü hayır deme kabiliyetinde yatmaktadır.”(2) Kadına yönelik şiddeti anlama ve sonlandırma olasılığımız da, o fotoğrafta gösterilenle kalmadığımızda, o fotoğrafın bir gazetenin ön sayfasına basılmasına neden olan süreçlere, o imgenin zihinlerde nerelere denk düştüğüne, fotoğrafın hangi söylemlerin altını oyup hangilerini güçlendirdiğine baktığımızda güçlenecektir.

Dipnotlar:
(1) Berger, John. Görme Biçimleri. Metis: İstanbul, 1986. s.152.
(2) Sontag, Susan. On Photography. Penguin Books: New York, 1977. s.23.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99