Emperyalist vahşette son durak: Libya

libya 1“Sansürsüz” bir şekilde ekranlarımıza gelen Kaddafi’nin linç edilme görüntüleri, “bir diktatörün sonu”nun “ibretlik” görüntüleri olarak servis edildi. “Uygar Batı” doğulu bir “diktatör”ü işte böyle cezalandırıyordu!

Orhun Demir

Devrik Libya lideri Muammer Kaddafi’nin kanlar içindeki yüzünü gördünüz mü? Gördüğünüz, emperyalizmin “insan hakları”, “demokrasi”  ve “özgürlük” anlayışının -kelimenin tam anlamıyla- ete kemiğe bürünmüş halidir, başka birşey değil!

Arap halklarının haklı özgürlük talebine, emperyalistlerin müdahil olması en yakıcı sonuçlarını Libya’da doğurdu. Yaşanan iç savaş sürecini kısaca hatırlamak gerekirse; emperyalizm destekli isyan hareketlerinin sembolü haline gelmiş üzerlerine mitralyöz yerleştirilmiş Toyata marka jipleri ve Holywood’un Bilim-kurgu filmlerinden fırlamış kılık kıyafetleriyle bir “halk ordusu”ndan ziyade, “paralı asker sürüsü”nü çağrıştıran Kaddafi muhaliflerinin NATO tarafından yürütülen hava operasyonlarıyla desteklenmesinden kısa bir süre sonra Muammer Kaddafi iktidarını kaybetmiş ve doğduğu kent olan Sirte’de saklanmaya başlamıştı. 19 Ekim Çarşamba günü ise, çizgi filmlerde dahi “nasıl sansür uygularım” diye düşünen RTÜK, basın yayın organlarında “kanlı-canlı” Kaddafi görüntüleri yayınlanmasına ses çıkarmadı. “Sansürsüz” olarak ekranlarımıza gelen Kaddafi’nin linç edilmesi haberi, “bir diktatörün sonu”nun “ibretlik” görüntüleri olarak servis edildi. “Uygar Batı” doğulu bir “diktatör”ü işte böyle cezalandırıyordu!

Clinton’ın kahkahaları, emperyalizmin zafer çığlıkları
Fakat asıl ibretlik olan emperyalizmin vahşet görüntülerini “Libya’ya demokrasi geliyor” naraları eşliğinde sunması oldu. Kaddafi’nin öldürülüşünün resmedildiği görüntülerin hemen ardından Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nden alınan “zafer” ve “özgürlük” temalı demeçlerin gözlerimize sokulurcasına yayınlanması sadece emperyalizme karşı olan nefretimizi bir kat daha arttırmadı; aynı zamanda Sirte sokaklarını kaplayan binlerce cesedin emperyalizmin güdümündeki medya ve paralı askerler sürüsünün gözünde beş paralık değerinin olmadığını da herkese ilan etti. Bir halkın emperyalizmin gözündeki değerinin ne olacağını ise en iyi ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın kahkaları gösterdi. Clinton’ın Kaddafi’nin öldürülüşünü izlediği anda attığı kahkahanın, Kaddafi’nin düştüğü durumun kendisine verdiği keyfe değil; Libya’nın emperyalizm tarafından teslim alınmasından duyduğu hazza tekabül ettiğini tespit edebilmek için biraz akıl biraz da vicdan yeterlidir.

Emperyalistler dünyanın herhangi bir yerinde bir kurban seçip kasaplığa soyunduğunda, kasabın kesme-biçme görüntülerini, “uygarlığın zaferi” veya “diktatörlüğün sonu” olarak yayınlayıp savaş çığırtkanlığı yapan Türk medyası, Libya örneğinde de kendisine düşen rolü başarıyla oynadı! Tayyip Erdoğan Kaddafi’nin çadırında şeref madalyası alırken, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının ne kadar başarılı olduğundan ve İslam kardeşliğinden dem vuranlar; emperyalistler Kaddafi’yi gözden çıkarttıklarında ve Tükiye de bununla tam uyum içinde hareket etiğinde “ne oluyoruz yahu” bile demeksizin Kaddafi’nin “zalim bir diktatör olduğunu” keşfettiler. Siyasi mücadeleye yıllarını vermiş devrimcilere “terörist” damgasını yapıştırıveren kalemşorlar; Toyata marka jiplerinden sağa sola ateş açıp, ganimet avcılığı yapan paralı asker sürüsüne “isyancı” hatta “devrimci” sıfatını yakıştırırken hiç utanmadılar. İç savaş sırasında, “tarafsız” medya mensupları zırhlı araçların gölgesinde paralı asker sürüleriyle birlikte iftar açarken, adına “devrimci” dedikleri it sürüsünün açtığı ateşin sıcaklığında tatbikat görüntüsü sunar gibi canlı yayın yaptılar; sanki açılan ateşin karşısında kimse yokmuş gibi, sanki kendileri Libya halkının yanında Libya halkının düşmalarına karşı savaşıyormuş gibi! Her canlı yayında daha çok insanı kandırmaya çalıştılar; her kandırdıkları insandan sonra da daha fazla canlı yayın yaptılar! İç savaş sırasında siyasi tercihini böyle yapan medya, Kaddafi’nin linç edilme görüntülerinde ise “insani” yönünü bizlere gösterdi. İstisnasız her tv kanalında ve her internet sitesinde Kaddafi’nin linç edilme görüntüleri uzun uzun izlettirildi seyirciye. Kaddafi’nin kan içindeki fotoğrafları da boy boy yayınlandı ertesi günkü gazetelerde. Bir korku filmi setinde çekilmiş görüntüleri andıran bu fotoğraflar “çocuklarınıza izlettirmeyiniz” uyarısı olmaksızın canlı yayınlanan emperyalist vahşetin fotoğrafı olduğundan herhalde, hiç garipsenmedi bu ülkede! Medya bu görüntüleri öyle bir sundu ki, katillerin değil; yine maktulun günahları anlatıldı izleyiciye! Kaddafi’nin itibarsızlaştırılması sürecinin son ayağı da böylece tamamlanmış oldu.

Çapulcular ordusundan “devrimci” yaratmak
Emperyalist vahşetin ve kokuşmuş medya ahlakının korumasında Kaddafi’ye karşı savaşan “devrimci”ler için de birkaç kelam etmek gerek… Emperyalizmin nasıl bir “devrimciliği” olumlayacağını da ortaya koyan Libyalı muhaliflerin devrimciliğini şöyle tarif edebiliriz: Bu “devrimcilik”; Bingazi’deki üstlerinden Trablus’a doğru ilerlediği her dakika, üzerinde uçuşan NATO uçaklarının Kaddafi güçlerinin üzerine yağdıracağı bombalara göbeğinden bağlı bir “devrimcilik”tir. Bu devrimcilik, Trablus’a girip Kaddafi’nin sarayını ele geçirdiğinde ABD, Fransa, İngiltere ve Türkiye bayraklarıyla kutlama yapacak kadar kendi halkına yabancı, o oranda da emperyalist odaklara ve işbirlikçilerine bağımlı bir “devrimcilik”tir. Bu “devrimcilik”, doğru dürüst bir politik hedef ve ideolojik referansı olmaksızın, tek amacı iktisadi ve siyasi ranttan pay almak olan bir çapulcular ordusu ne kadar devrimci olabilirse o kadar devrimci olabilen bir “devrimcilik”tir. Bu “devrimcilik” Kaddafi’yi öldürdükten sonra parmağındaki yüzüğünü alıp on yıl sonra satmayı düşünecek kadar ahlakı olan bir devrimciliktir. Kısacası bu devrimcilik emperyalizmin “devrimciliği”dir!

Sonuç itibariyle, emperyalizmin karşı-devrimi Kaddafi’nin linç edilmesiyle Libya özelinde önemli bir aşamayı geride bırakmıştır. Bundan sonraki süreç, büyük oranda emperyalizmin kendi içerisindeki güç dengeleri tarafından belirlenecek bir paylaşım ve yeniden dizayn edilme süreci olacak ve muhtemelen Irak’takine benzer bir istikrarsızlık ve halklar için bugüne kadar olduğundan çok daha karanlık olan bir belirsizlik dönemi başlayacaktır. Bu karanlık dönemi sona erdirecek olan da, üzerlerindeki emperyalist egemenliği kaldıracak olan da Arap halklarının kurtuluş mücadelesinden başka bir şey değildir! Arap halkları, özgürlüğe giden yolun emperyalizminkiyle kesişmediğini deneyimledikçe gerçekten özgürleşecek ve kendi kaderlerini kendileri tayin etmeye başlayacaklarıdır!


 

 

Kitle hareketlerinin kaderi emperyalizme boyun eğmek mi?
Böyle bir soruya olumlu yanıt vermek, devrimci iyimserlikle bağdaşmayacağı gibi, tarihsel süreç içerisinde kitle hareketlerinin yoğunlaşması ve radikalleşmesi sonucunda meydana gelen devrimleri görmezden gelmek anlamına da geleceğinden toplumsal gerçekleri yansıtmayacaktır. Arap halklarının yakın geçmişte başlattıkları isyan dalgalarını da, bu bağlamda, devrimci bir kalkışmanın başlangıç noktaları olarak görmek ve öyle değerlendirmek zorundayız. Mısır’da Tahrir Meydanı’nı dolduran milyonlarca insanın kendiliğindenci başkalıdırısını, devrimci önderlik yoksunluğu nedeniyle, emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle eleştirmek ve kibirli bir yaklaşımla küçümsemek, devrimcilikle değil olsa olsa garantici bir muhafazakarlıkla bağdaşır. Bilinmelidir ki; devrimlerin başı sonu belli olan doğrusal bir çizgi üzerinde seyrettiğini düşünmek ve her kitle hareketinden “devrim garantisi” beklemek, devrimcilikle bağdaşmayacak bir çekingenlik değilse eğer, en azından idealizmdir ve idealizmin devrimlerin yakıcı gerçekçiliği karşısında tutunabilme şansı yoktur! Kitle hareketlerine önderlik etme ve yönlendirme konusunda da bir sınıf mücadelesi yaşanır. Hem de oldukça keskin ve toplumsal yaşamın içinde süren sıcak bir sınıf mücadelesi...  Sosyalistlerin tutumu, müdahale etme olanaklarına sahip oldukları takdirde, bu imkanları sonuna kadar kullanmak ve bu sınıf mücadelesine bütün güçleriyle girerek hareketi yönlendirmeye çalışmak olmalıdır.
Emperyalist güçler, buldukları her fırsatta kitle hareketlerini kontrol etmek, sınırlamak, sivriliğini törpülemek ve yapabilirlerse de onları kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek amacıyla hareket eder. Bir başka deyişle, tarihte emperyalizmin seyrettiği ve müdahil olmaya çalışmadığı bir kitle hareketi görülmemiştir ve bundan sonra da görülmeyecektir. Hele hele söz konusu kitle hareketi, hem stratejik hem de iktisadi anlamda kapitalist dünyanın kalbi konumundaki Arap coğrafyasında cereyan ediyorsa; emperyalizmin sürece müdahil olmaya çalışması kadar doğal bir çaba olamaz! Emperyalizmin bu çabası, kitle hareketini kitle hareketi olmaktan çıkarıp kendi hareketi haline sokmadığı sürece, o kitle hareketine karşı düşmanlık beslememizi gerektirmez ve gerektirmemelidir; çünkü biraz önce de belirtmeye çalıştığımız gibi: “Mükemmel devrim” bekleyenler “devrim” yapamazlar!

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99