Refah mesleklerinin sonu

 

Yarınlar

Çetin Altan’ı gözden geçirmek gerekir çünkü Türkiye’de 2001 krizinden sonra işsiz kalan beyaz yakalı (‘meslekli’) sayısı 1 milyon olarak hesaplanmaktadır. Erotik fantezilerle ilgilenen büyük oğluna yaşı itibariyle eşlik edemeyen Çetin Altan’ın “derin konuşma” denemeleri, sosyete pazarcıları arasında %80’lik bir oran tutturan üniversite mezunlarına hitap etmemektedir. İşin aslı, emekçileri ‘meslekliler’ ve ‘mesleksizler’ diye bölerek bir cin fikirlik yaptığını zannedenlere bu uyduruk bölünmeyi hayatın içerisinde alabora ederek yanıt vermek gerekir.

“İşsizler ordusu mu büyüyor, mesleksizler ordusu mu?” Milliyet’te Çetin Altan’ın Kasım ortalarında yayınlanan yazısının başlığı bu. Eğer mesleki bir bunama durumundan söz edilmiyorsa, eğer bu memlekette utanmazlık Çetin Altan’ın boyunu bir hayli aştıysa bunun nedeni söz konusu kimsenin pişkinliği değil bu sözlerin doğru olabileceğini düşünen insanların, belki de fiilen ya da potansiyel olarak işsiz olduğu halde bu palavraya inananların var olmasıdır. Çetin Altan okuyup “işsizsek bu da bizim eşekliğimiz” demek mi icap ediyor? Kalburüstü bir üniversitenin makbul bir bölümünü bitirdikten sonra hala ve hala orta sınıfın hayallerini süsleyen refah durumuna erişilemiyorsa gözden geçirmek gereken şey üniversitede alınan eğitimin ‘meslek’ edindirmek bakımından yeterliliği mi? Hayır ilkin Çetin Altan’ı gözden geçirmek gerekir çünkü Türkiye’de 2001 krizinden sonra işsiz kalan beyaz yakalı (‘meslekli’) sayısı 1 milyon olarak hesaplanmaktadır. Erotik fantezilerle ilgilenen büyük oğluna yaşı itibariyle eşlik edemeyen Çetin Altan’ın “derin konuşma” denemeleri, sosyete pazarcıları arasında %80’lik bir oran tutturan üniversite mezunlarına hitap etmemektedir. İşin aslı, emekçileri ‘meslekliler’ ve ‘mesleksizler’ diye bölerek bir cin fikirlik yaptığını zannedenlere bu uyduruk bölünmeyi hayatın içerisinde alabora ederek yanıt vermek gerekir. Ama konuya başından başlayalım.

Düşler…
Bugün üniversite öğrencileri arasında bir kısmı, diplomayı aldıktan sonra bir biçimde paçayı kurtaracağına gerçekten inanıyor. Emekçilerden daha iyi bir işte çalışacağına, daha yüksek bir gelir elde edeceğine, “işçi” olmayacağına… Tabi bu “diplomalı seçkin” havasının sistematik olarak propaganda edildiğini unutmayalım. O kariyer kızları-kariyer oğlanları zibidiliği, medyadan sistematik olarak yayılan çarpıcı fikirlerle, küpünü doldurma öyküleriyle, kampüslerdeki kariyer günleri gösterileriyle, sınıf atlama efsaneleriyle yeşertiliyor. Eh tümden de görmezden gelmeyelim, üniversite mezunları arasında bazıları da gerçekten iyi bir iş buluyorlar, ama gerçek, kariyer planlama merkezlerinde raporlanmak istenmeyen türdendir.


Hiçbir şeye sahip değilken teknik buluşlarla ya da pazarlama projeleriyle zengin olanlara ilişkin abartılı efsanelerin sistematik olarak pompalanması, insanların sıkıntılı yaşam koşullarına rıza göstermesini sağlamanın en sonuç alıcı yollarından biridir. Garajlardan çıkacak zenginlerle ilgili öyküler, ömrünü garajlarda geçirecek ama yine de bir gün başaracağına inanarak bu konuma çakılıp kalanların ‘çalışma coşkusunu’ ayakta tutmaktadır. Mekanizma tanıdık gelmedi mi? Sağdan soldan topladığı paralarla bir kaset çıkararak ünlü olmaya çalışan (ve bir kısmı hedefine ulaşan) insanların ruh hali de benzerdir. Onların önünde de diyelim Doğuş gibi Hande Yener gibi kanlı canlı örnekler yok mu? Karşılaştırma abartılı gelebilir, ama günümüzün gerçeği bundan çok farklı değildir.


Bu türden düşler ancak zorunluluklar göz ardı edildiğinde dile getirilebilir hale gelir. Üniversite mezunlarına doğru tercihler yaparlarsa, doğru işi bulabilecekleri ve paçayı sıyırabilecekleri anlatılır. “Türkiye’nin önde gelen özel şirketlerinin ve kamu kurumlarının işe alım planları, staj politikaları, başvuru bilgileri ile elemanlarda aradıkları özellikler hakkında” her şeyi bilirseniz işe girersiniz… Ancak Türkiye’nin önde gelen şirketlerinin “istihap haddi” görmezden gelinmek zorundadır. Çok büyük şirketlerdeki güzide pozisyon için sıraya girenlerden ancak bir ya da birkaçının işe alınabileceği gerçeği bir kenarda bırakılır. Zaten kariyer düşleri, ancak kariyer hedefi ile sadece kendisinin baş başa kaldığını zannedenler içindir. Aradaki diğer engeller (sınıf arkadaşları, eski mezunlar vs) ideolojik olarak teknik engellere indirgenir… Bir kariyer fuarının afişine göz atacak olursak, birini seçmesi için önüne uzatılan iki kapalı elden doğrusunu seçen kurtulacaktır. Kariyer adayımız sanmaktadır ki o el sadece onun önünde duruyor ve mesele doğru eli bulmasından ibarettir. Aslında ellerin ikisi de açıktır ve o yüce eli tutabilmek için benzerler arasında hayli sert bir mücadele yaşanmaktadır.

Gerçekler…
Elbette her üniversite öğrencisinin derdi köşeyi dönmek değildir. Makul bir yaşam düzeyini sağlayabilmek pek çok öğrencinin asıl gelecek beklentisidir. Bu noktada belirtilmesi gereken insanca sayılan bir yaşam düzeyinin sadece en kötülerle karşılaştırıldığında insanca oluşudur. Emekçilerin yaşam düzeyi dibe vurdukça, geçmişte mensubuna ayrıcalık sağlayan meslekleri icra edenler de aynı yönde hareket etmektedir. Diplomalı çalışanlar ortalama emekçilerden bir miktar daha iyi olanaklara sahip olsa da aradaki fark ideolojik olarak abartıldığından çok daha önemsizdir. Eğer mesleğe yeni başlayan bir stajyer avukat 500 YTL maaşa razı olduğu halde kendisini, hemen hemen aynı ücreti alan diğer çalışandan çok patronuna yakın hissediyorsa gerçek bir kafa karışıklığından söz etmek zorundayız.


Nitelikli emeğin değerini belirleyen mekanizma, kol emeğinin değerini belirleyen mekanizmadan farklı değildir. Nitelikli emeğin reel değeri giderek azalıyor. Çünkü geçmişte olduğundan daha fazla bulunuyor. Her meta gibi piyasada bollaşan mühendis, avukat, iletişimci, mimar vs emeğinin de değeri düşüyor. Bu noktadan sonra da aynı mesleki niteliğe sahip insanlar arasında insanca yaşama olanağına kavuşmaya kimin hak kazandığı eğitim süreci ile ilgili olmayan dinamiklerce belirleniyor. Asıl eleme üniversite öncesinde gerçekleşiyor, belki daha doğrusu doğumhanede.
Nitelikli emek dediğimiz emeğin değeri, sadece giderek çoğalıyor oluşunun sonucu olarak da düşmüyor. Ülkede yaşanan her iktisadi sallantıda sosyal konumlarını en fazla yitiren kesim, işte bir zamanların el üstünde tutulan beyaz yakalılarıdır. İnşaatların yapılabilmesi için duvarcı ustalarına olan gereksinimin azalması, ancak üretim hedeflerindeki kısıntıyla mümkün olduğu halde, ihtiyaç duyulan mühendis sayısı, daha az sayıda mühendisi daha çok çalıştırarak da düşürülebilir. Üstelik bu çözüm, hem toplumsal bakımdan daha kolay uygulanabilir hem de daha karlıdır.


Beyaz yakalıların sermaye karşısında korunaksız olmalarının birinci nedeni, herhangi bir hak arama mekanizmasından önemli ölçüde yoksun bırakılmış olmalarıdır. Gerçi bu sonuçta, sendika vs işlere itibar etmeyen beyaz yakalı kibirin de payı vardır. Ama öte yandan, birçok orta ölçekli işletmede, diğer çalışan kitlesinden yalıtılmış bir biçimde çalışıyor olmaları da rol oynamaktadır. İkincisi bilgisayarlaşmanın işini elinden aldığı asıl çalışan kesimi, beyaz yakalılardır. Gerçekleştirmek için iyi bir eğitim gerektiren birçok iş bilgisayarlar tarafından daha az insan ve eğitimle gerçekleştirilebilir hale gelmektedir. Üçüncüsü beyaz yakalılar üretimin gerçekleşmesinde genelde ihmal edilebilir bir oynamaktadırlar, daha doğrusu yerleri işverenler tarafından “aile içi yedek işgücü” tarafından daha kolay doldurulabilir. O yüzden işletme sahiplerinin çocukları işi devralmak üzere “ata mesleği”ne yönlendirilir. Bu mesleki nitelikleri kazanmak, üniversite sınavı gibi bir dizi engeli aşmayı gerektirse de artık özel dersler vs dışında diploma tarifelerine internet üzerinden ulaşılabilecek tonla vakıf üniversitesi de hazır beklemektedir. Özetle, babanın fabrikası yoksa senin de fabrikan olamaz.


Tam da Kasım ayında Kapital dergisi tarafından kamuoyuna duyurulan başarı öykülerinde anlatılanlar, “Bu adamlar ne yapsalar çuvallardı?” sorusunu sormamıza neden oluyor. Yani Vehbi Koç’un oğlu olacaksın ve sana “başarınızın sırrı nedir?” diye soracaklar. Hakikaten yanıtlanması zor bir soru. “Babamın oğluyum” demek yakışık almayacağı için lafı kıvırıp bir şeyler söylemek gerek. Babası Vehbi Koç olmayanlar içinse zaten Kapital dergisinin önerebileceği bir şey yok.
2001 krizi öncesindeki araştırmalara göre özel üniversite mezunları bir kenara bırakılırsa bu ülkenin en “seçkin” üniversitelerinden mezun olan mühendislerin ancak yüzde bir buçuk kadarı üst düzey yönetici olabilmektedir. 2001 krizinin genel olarak gerekli ve kıymetli oldukları savlanan mühendislere faturası, her 8’inden birinin işten çıkarılması olmuştur. O tarihten sonra mezun olanların dahil olduğu çalışma ortamı, deneyimlilerin ortada kaldığı ve uzunca bir süre sıra beklemek zorunda oldukları bir mühendis pazarıdır. TTB’nin Sağlık Bakanlığını yalanlayan açıklamasından anlaşılmaktadır ki doktorların %80’i 1000 YTL veya daha azına çalışmaktadır. Fen-Edebiyat mezunlarını merak eden var mı? Tam olarak bilmiyoruz ancak ATO’nun raporuna göre pazarcılar arasında üniversite mezunlarının oranı %30’a yükselmiştir ve İstanbul Bahçeşehir Belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre sosyete pazarlarında bu oran yüzde 80’e tırmanmaktadır. Devam edelim, 26 şubesi olan İşsizler Derneği üyelerinin %70’i üniversite mezunu ve İşsiz Mühendisler Derneği üye kayıtlarını dernek binasında sürdürüyor. Tüm bu rakamlara göz attıktan sonra “beyaz yakalı seçkinler” kavramını Zekeriya Beyaz’ın astronomi çalışmaları dışındaki bir alanda kullanmak pek mümkün görünmüyor.


Sorun meslek itibarı değil…
İnsanların kendi gerçekleriyle kurdukları çarpık ilişkide, mesleki kimliğe yapılan hatalı vurgunun belirleyici bir payı vardır. Bir çalışan değil bir avukat, öğretmen, mühendis olmak öne çıktığında, çalışanlar yaşam koşullarının belirlenmesinde asıl çelişki içinde bulundukları özel ya da kamu kesiminden işverenleri ile değil, mesleki sahaya temas eden başka kesimlerle hatta yeni meslektaşları ile mücadeleye girmektedirler.


Bugün meslek kuruluşları, üyelerinin (etkili ve eski üye kesimlerinin) çıkarlarını savunurken, birbiriyle çelişen çıkarların arasına sıkışmaktadır. Avukatlık sınavının uygulanmaması ihtimali belirince hararetli beyanatlar veren Barolar Birliği Başkanı, genç avukatların üye olmadığı bir kurumun sözcüsü olmadığına göre, bizzat temsilcisi olduğu meslek kurumu içindeki çelişen çıkarlar arasında bir seçim yapmış olmalıdır. Keza kendilerini yenilere karşı tedbir almak zorunda hisseden diğer meslek kurumları açısından da aynı durum söz konusudur. Anlaşılıyor ki kariyer rüyalarıyla birlikte “meslek kardeşliği” de tarihe karışıyor.


Meslek odaları kategorik olarak korporatist örgütlenmelerdir. Yani insanlar mesleki nitelikleri itibariyle bir araya gelirler ama aralarındaki bölüşüm ilişkileri göz ardı edilerek sanki homojen bir kitleymiş gibi değerlendirilirler. Sözgelimi mimarlar odasında, müteahhitlik yapan mimarlarla gariban autocad operatörleri sanki aynı sorunları yaşıyormuş gibi ele alınır, oysa garibanların sorunlarının çözülmesi büyük ölçüde diğerlerinin aleyhine düzenlemelere bağlıdır.


Meslek örgütlerinin çabaları mesleğin genel durumuna, itibarına ve kazanılmış haklarının muhafaza edilmesine dönüktür. Asıl olarak da o meslek grubunun dışarıya karşı çıkarlarının savunulması ile ilgilenmektedir. Bu da belki kendi başına iyidir iyi olmasına ama diğer yandan bu yapılanmanın sonucu, çalışanları meslek esasına göre bölerek statükoyu pekiştirmektir.


Savunulması gereken bir mesleğin itibarı değildir. İnsanca yaşamayı mümkün hale getirecek olan mesleki ayrıcalıklar hiç değildir. Gereken, gerçekte emekçi olanların, aldıkları eğitimle girdikleri havadan, bu eğitimi alırken onlara vaat edilenlerden ya da bir şekilde inandırıldıkları şeylerden vazgeçerek emekçi olduklarını kabul etmeyi öğrenmeleridir. Eğer emekçilerin bir kısmı kendilerinin aslında emekçi değil de başka bir şey olduklarına inandırılmış olmasaydı Çetin Altanvari palavralar en azından üzerine daha fazla kafa yorulmadan gazete sayfalarında sergilenemezdi. Bu ideolojik deformasyonu geriletmeden ne gençliğin ne de emekçilerin çıkarları savunulabilir.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99