Ordu görev başında!

 

Elif Bozkurt

TSK komuta kademesinin siyasi düzlemde daha kalıcı bir mevzi talep ettiği de görmezden gelinemez. “Generallere mikrofon tutulmaz” diye sızlanan liberallere gelince, bu iki kesim arasındaki tartışmanın gerçek bir tartışma olmaktan çok aynı ihaleye talip olanlar arasındaki rekabet olarak değerlendirilmesi hem gerçeğe daha uygundur hem de politik akıl sağlığı açısından zorunludur.

Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, 29 Ekim bayramı için camilere bayrak asılmasını köşesinde kampanya haline getirip sonrasında da “Bunu da başardık yüce milletimiz, bu yolda gidersek bizi kimse bölemez!” mealinde bir sevinçle yazılar kaleme aldığında bıyık altından değil ciddi ciddi kahkahalar atarak gülmüştüm ben. “Eh be Emin abi sen bizi güldürdün, allah da seni güldürsün” derken baktık ki iş gülüp de geçilecek boyutların dışına çıkmış.


Sırasıyla 16 ve 17 Kasım tarihlerinde Elazığ ve Diyarbakır’da Atatürk’ün bu illere gelişinin 69. yılı törenlerle kutlandı. Buraya kadar her şey normal. Ancak bu defa her yılki bildik resmi törene ek olarak askerler ve polis okulu öğrencileri “Her Türk asker doğar!”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” sloganlarıyla yürütüldü. Çok değil birkaç hafta öncesinde de yine askerlere Hakkari’de ellerinde “Belediye bölücülük yapma, işini yap!” yazılı dövizlerle ve bayraklarla sokakta çöp toplama ‘eylemi’ yaptırılmıştı. Burada hemen bir dipnot düşelim, ordudan gelen bu tip bir çıkış Türkiye’de herhangi bir ordu komutanının bir sabah uyanıp sokakların pisliğini görüp de bu eylemi yaptırmış ya da asker yürürken bakmış şık duracak iki de slogan attırmış olmasıyla açıklanamaz. TSK’nın hiyerarşisi malumunuz bellidir ve baş ne derse ayak onu yapar.


“Fetişizm” kavramı içerdiği cinsel çağrışımın yanında doğaüstü bir güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesnelere tapınma anlamına da gelir. “Vatan bölünemez, şehitler ölmez!” kaba sloganlarıyla bugün Türkiye’ye yönelik asıl tehdidin bulanıklaştırılıp üzerine bir de bayrak fetişizminin eklenmesiyle Diyarbakır ve Elazığ’da bölge halkına bir çeşit gövde gösterisinin yapılması en basit haliyle bir çeşit kamplaşmayı körüklemekte. Caddeleri postallarla arşınlamanın da, Kürtlere “Siz Kürt değilsiniz” demenin de işe yaramadığı geldiğimiz aşamada artık gün gibi ortada. Ve tam da bu noktada, içinde bulunduğumuz coğrafyada milliyetçilikler üzerinden halklara birbirlerini boğazlattıran emperyalizm ellerini ovuştururken Türk Silahlı Kuvvetleri bölgemizdeki Türk milliyetçiliğinin bayrağını hakkıyla(!) taşıyacak herhangi bir sivil toplum örgütü bulamayışının çaresizliğiyle durumdan vazife çıkartıp görevi üstlenmiş durumda. Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi Derneği adındaki bir grup 4 km uzunluğunda bayrakla “Diyarbakır’da vatanseverler çoğunluktadır, göstereceğiz!” diyerek onar milyon para verip çocuk yürütmeye kalkıp da sonunda 150 kişi yürüyünce işin suyunun çıkması orduyu göreve çağırdı anlaşılan.


Aynı Türk Silahlı Kuvvetleri’dir ki, “Ermeni soykırımı”nı kabul etti diye Fransa ile yapacağı ortak tatbikatı iptal ettiğini göğsünü gere gere açıklarken Türkiye’nin AB hedefine toz kondurmaz. Yine aynı Silahlı Kuvvetlerdir ki, burnunun dibindeki coğrafyayı böle parçalaya adım adım gelen Amerikan emperyalizmine ağzını açmaz ve onun talebi üzerine Lübnan’a asker gönderilirken gıkını çıkartmaz; amma ve lakin ordu komutanı Beyaz Saray’a görüşmeye gittiğinde üzerindeki apoletler kapıdan geçerken bipledi diye “çıkar ceketini, arayacağız” diyen ABD’ye küser de kapıdan geri döner.

Birbirine her ne kadar zıt durumlarmış gibi görünse de tüm bu olaylar, aslında belirgin bir politik tıkanmayı göstermektedir ve kendi içinde tutarlıdır. ABD’nin Ortadoğu planlarından rahatsız olan ancak sesini çıkaramayan kuvvetler, Kürtleri hedef alarak dış politikada hiçbir önemi olmasa da içeriye bir mesaj vermiş olurlar. Verilecek mesaj için uygun bir taşeron bulunamazsa da iş sahibinin başına kalır. Ortalığa ‘ayar’ verip (balans ayarı tabirini hatırlayalım) kenara çekilme faslının kapandığı yerdeyiz. Üniter devletin bekasına bir katkısı var mı yok mu bilinmez. Ama TSK komuta kademesinin siyasi düzlemde daha kalıcı bir mevzi talep ettiği de görmezden gelinemez. “Generallere mikrofon tutulmaz” diye sızlanan liberallere gelince, bu iki kesim arasındaki tartışmanın gerçek bir tartışma olmaktan çok aynı ihaleye talip olanlar arasındaki rekabet olarak değerlendirilmesi hem gerçeğe daha uygundur hem de politik akıl sağlığı açısından zorunludur.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99