Meslek odası başkanları gençleri uyarıyor: Pastamız küçük, ilişmeyin!

 

Haluk T. Canatay

Nüfus artış hızı, ekonomik büyüme, mahkemelerdeki iş yükünün artışı; neresinden bakarsak bakalım avukat sayısındaki artışın anormal olduğunu söylememizi haklı çıkaracak bir veri elimizde yok. Fakat bir gerçek var, avukatların gelirleri azalıyor. Genç avukatlar aylık beş yüz YTL karşılığında çalışmaya razılar, orta yaşa gelmiş avukatlar dahi tek başlarına bir büronun masraflarını karşılayamıyorlar. Bu durumun sebepleri üzerine kafa yormak uzun ve meşakkatli bir yolun kapısını açacağından olsa gerek, “genç avukatlar gelmesin, pasta bölüşülmesin” sloganı atılıyor.

Türkiye Barolar Birliği’nin sayın başkanı, avukatlık sınavının hiç uygulanmadan kaldırılması ihtimali belirince hükümete ağır suçlamalar yöneltti. Başkanın sözlerini okurken çocukluğumdan bir an geldi aklıma. Meyve bahçelerine “daldığımız” günlerden birinde, ağacın üzerindeyken, “amanın sahibi geliyor, kaçın!” ikazıyla kolumuzu bacağımızı kırmak pahasına aşağı atlayıp, duvarın dışına doğru koşturmaya başladığımız anı düşündüm. Sayın başkan genç avukatları bahçesine giren yaramazlar olarak görüyor olmalı ki, “lahouv, çıkın la, kırdınız hep dalları” diyerek koşuşturan bahçe sahibinin edasıyla, “hukuk fakültesini her bitiren avukat olabiliyor” diye kızıyor. Düşününce bahçe sahibinin tarzı daha kaba olmakla birlikte ikazı daha makul, zira biz gerçekten de meyve ağaçlarının dallarını kırıyorduk. Küçük bir oyun yapsak, bahçe sahibinin uyarısını Barolar birliği başkanının tarzıyla söyleyebiliriz. “Genç arkadaşlar bahçeye girdiklerinde dalları kırıyorsunuz, bir meyve almak için beş tanesini ziyan ediyorsunuz ağaçlara da yazık, benim toplayacağım meyvelere de” Oysa avukatların meslek örgütünün en tepesindeki zatın konuşmasını bahçe sahibinin tarzına dönüştürürsek, şu hale geliyor; “lahouv, çıkın la baromdan, doluşuyosunuz buraya bize para kalmıyor.”

Her hukuk fakültesi mezununun avukat olabilmesini eleştirmek bu kadar kolay  olmamalı zira hukuk fakültesini bitirmek hiçbir değeri olmayan bir şey değildir. Aksine adına diploma da denilen belgenin diğer adı “mezuniyet belgesi”dir. (Eski Türkçeye hakim olmamak ayıp değil, yeni Türkçeyle “yetkilendirme belgesi”) Daha da açık anlatalım, Cumhuriyet üniversiteye yetki verir; “belirlenmiş alanlarda, belirlenmiş işleri yapacak kişileri sen yetiştirebilir ve bunların o işleri yapabilmek üzere yetkilendirebilirsin (mezun kılabilirsin)” der. Üniversite de belirli koşullara uyan kişileri alır, eğitir, sınavlara sokar, ÖTK temsilcisi seçtirmek, coplanmak, soruşturmalara tabi tutulmak gibi bilimsel aşamaları başarıyla geçenlere bir kağıt verir. Üzerinde diploma yazan bu kağıt; “YÖK Başkanının verdiği yetkiye dayanarak, sizi belirlenmiş işleri yapmaya mezun (yetkili) kıldık” anlamına gelir. Bugün  baroya kayıtlı olanların hukuk fakültesi mezunu olmak dışında bir meziyetleri varmış gibi, “her hukuk fakültesi mezunu avukat olur muymuş, daha neler artık” denilince bu kulunuzun kafası karışıyor.

Barolar Birliğinin bu itirazlarında yalnız olmadığını, iş akçalı konulara geldiğinde tüm meslek örgütlerinin aşağı yukarı aynı tepkiyi verdiğini biliyoruz ama eskiden yeni hat açılmasını engellemek isteyen halk otobüsçüleri odasının başkanının verdiği tepkileri bugün Barolar Birliği başkanının veriyor olmasından çıkarılacak sonuçların da altını çizmemiz gerekiyor. Nüfus artış hızı, ekonomik büyüme, mahkemelerdeki iş yükünün artışı; neresinden bakarsak bakalım avukat sayısındaki artışın anormal olduğunu söylememizi haklı çıkaracak bir veri elimizde yok. Fakat bir gerçek var, avukatların gelirleri azalıyor. Genç avukatlar aylık beş yüz YTL karşılığında çalışmaya razılar, orta yaşa gelmiş avukatlar dahi tek başlarına bir büronun masraflarını karşılayamıyorlar. Bu durumun sebepleri üzerine kafa yormak uzun ve meşakkatli bir yolun kapısını açacağından olsa gerek, “genç avukatlar gelmesin, pasta bölüşülmesin” sloganı atılıyor.

Bugün avukatlığın, otobüs şoförlüğünden farklı bir iş olduğunu zannedenlerin bu sloganları atması çok doğal. Öte yandan gerçeklerin, ham hayalleri parçalaması da doğal. Adalet Bakanlığı Geçtiğimiz ay şoför kadrosuna yirmi kişi alacağını bildirdi ve “hukuk fakültesi mezunlarına öncelik tanınacaktır” diyerek, işsiz hukukçulara yasal bir torpil sağlayacağını -hem de resmi gazetede- ilan ederek hayalin yerini resmi gazete soğukluğundaki gerçeğin almasını sağladı. Doğal olmayansa, yaşı Barolar Birliği başkanının meslek yaşından küçük olanların da bu sloganları atması. Üniversiteye gireceksin ve bambaşka bir hayatın kapılarını açacaksın yalanlarıyla büyütülenler, kafalarını durmadan vurdukları taşların kaynağının aynı sırada oturduğu arkadaşları olmadığını anlayabilmiş değil. Stajyer avukatların öğle yemeği parasına çalışmasının, “taşrada durmadan açılan hukuk fakülteleri” olduğunu söyleyebilenler, -Haluk bu ay kafayı avukatlara takmış, gene birilerine tazminat ödemeye mahkum oldu herhalde demeniz pahasına soruyorum- aklımıza gelen herhangi bir meslek sahibinden; diyelim tezgahtardan, inşaat işçisinden, taksi şoföründen, kendilerini hangi gerekçeyle farklı bir sınıfa ait zannetmektedirler. “İyi de onlar cübbe giyemez ki” biçiminde itiraz etmeyeceğimiz varsayımıyla, kimin emekçi olduğunu belirleyeceğimiz kriterlerin, bazı mesleklerin bir zamanlar ayrıcalıklı konuma sahip olmasına bakarak ortaya konamayacağını belirtmeliyiz.

Yeni Hat Açılmasın, “Yetkin Hat” Açılsın
Diğer meslek odalarının farklı olmadığını söylerken önce Mühendis Odasının hakkını teslim edelim. Otobüsçüler eskiden beri “yeni hat açılmasın” diye mücadele verirler, taksiler aman yeni plaka dağıtmayın diye uğraşırlar ama akıllarına eski hatlara “yetkin hat” deyip, yeni hatlarda çalışanların eski hatlardakine tabi olması gelmemişti. Bu cinlik mühendis odasına nasip oldu; yetkisiz mühendisler yetkin meslektaşlarının altında çalışacak. Tabip odası aşağı kalır mı? Odanın sayın yetkilisinin incisine bakınız: “İşsizlik sorunu çözülmeden yeni tıp fakültesi açılmasını doğru bulmuyoruz”. Ben kendi cahilliğime verdim, bu incinin kıymetini bilemedim diye dövünüp, kitaplara sarıldım; “işsizlik sorunsalı ile tıp fakültesi çokluğu arasındaki bağlantıyı açıklayan” bir teori aradım, bulamayınca; Haluk kulunuzun Gini’den neyi eksik, bir katsayı da ben bulurum tarihe Canatay katsayısı adıyla bir iz bırakırım umuduyla işe giriştim. En sonunda tıp fakültesi sayısının çokluğuyla, işsizlik oranı arasındaki bağlantıyı ispatladım. Bundan böyle: Y ekseninin yüzde olarak tıp fakültesi sayısı, x eksenininse yüzde olarak işsiz sayısı olduğu grafikte, içbükey lorenz eğrisiyle 45 doğrusu arasında kalan alanın, tıp fakültelerine kayıtlı öğrenci sayısıyla oranı Canatay katsayısıdır, bu böyle biline. Buna göre YÖK; “yahu ülkedeki işsiz sayısı nicedir, Allah muhafaza yeni tıp fakültesi açarsak iyice artar mı?” diye çıkmaza düştüğü an Canatay katsayısına başvuracak, katsayı 0.5’in üzerindeyse yeni tıp fakültesi açılmayacaktır. Eğer Tabip odasının sayın yetkilisi, yahu bu bağlantıyı ilk ben buldum der ise; ben evvel eski bu bağlantı üzerine çalışıyordum, amcamın oğlu İbni Sina’da hastabakıcıdır, oradan vakıfım ben bu meseleye diye savuştururum. Daha olmadı, işsizlik oranın yüksekliğiyle, tıp fakültesi sayısı arasındaki bağlantıyı çocuklar bile bilir, önemli olan katsayı hesabını bulmaktır derim.

Hoca Öğrencisini Soruştursa, Cemaat Free Takılır
İnsanlar “meslek odası başkanı” olarak doğmadığı yahut “meslek odası başkanları” aramıza karışmış uzaylılar olmadığına göre, daha dün okul kantininde, mezun olunca nasıl da süpersonik işler yapıp, paraya para demeyeceğini düşünen bu adamların hangi aşamalardan geçerek, “meslek odası başkanı”na dönüştüğünü incelemek gerekiyor. Mesele ilk olarak “meslek odası başkanlarının” yetiştiği okullarda başlıyor. Başlangıçta hepimiz gibi olan bu insanlar, ilköğretimde Kolej sınavlarını kazandıkları takdirde nasıl da güzel bir hayatın kapılarını açacakları yalanına inandıkları gün, sonunda “meslek odası başkanına” dönüşecekleri yolun ilk adımını atmış oluyorlar. Lisede en yakın arkadaşını geride bırakacağı bir sınava hazırlanmaktan başka hiçbir şey yapmayarak, “meslek odası başkanı” olmak yolunda önemli adımlar atıyorlar. Bir araştırmaya göre, mevcut “meslek odası başkanlarının” % 86.45’i lise yılları boyunca tuvalette ÖSS testi çözmüş. Geri kalan % 13.55’inin OMO kutusu arkası okudukları, bunların genelde kol emeğinin yoğun olduğu mesleklerin odalarının başkanı olduğunu da vurgulayalım. Üniversite sınavını kazandıklarında küçük birer “meslek odası başkanı” olan bu yavrucakların ne yazık ki, tamamı başarılı bir “meslek odası başkanı” olamaz. Neyse ki, doğanın muazzam dengesi devreye girmiş ve ihtiyacımız olan “meslek odası başkanından” çok daha fazlasının üniversiteye girmesi sağlanmıştır. Gençler arasında “meslek odası başkanı” olmaya en yatkın olanlar kendilerini, ÖTK seçimlerine girmek, gezi düzenleme ve İngilizce isimli partiler düzenleme kulübü başkanı olmak, ÖGB’lerin arkadaşları aleyhine düzenledikleri tutanaklara imza atmak gibi seçkin faaliyetlerle hemen belli ederler. Genç başkancıkların, meslek odasının tepesine doğru yürüyecekleri yoldaki zorluklara alışmaları için, “parasız eğitim, bağımsız üniversite” gibi acayip hayalleri olan bir takım insanlarla aynı ortamda tutulurlar. Üniversite; bir akademisyenin başka ne işi olur, öğrencileri iyice bir soruştursunlar bakalım der. Akademisyen ne yapsın, bir güzel soruşturur, başkancık olanla olmayan birbirinden ayrılır. Ne yazık ki, başkancığın farkında olmadığı bir şey vardır; devlet son darbeyi ona hiçbir zaman söylemez, hatta “meslek odası başkanları” bu sırrın kendi aralarında kalması için masonik bir gizlilikle çalışırlar. Fakülteden büyük ümitlerle mezun olan başkancık; işini tam da kendilerine öğrettikleri biçimde yaptığı, kendinden başka kimseyi düşünmediği, kendi kendine “altta kalanın canı çıksın” diye sayıklayarak durmadan koştuğu halde hiçbir yere varamadığını anladığında gerçek bir meslek odası başkanı olmaya hazırdır. Yıllar geçtiği halde ne arabası istediği kadar büyümüş, ne de cep telefonu istediği küçüklüğe ulaşmıştır. İşte o zaman içini korkunç bir öfke kaplar, doğanın gizemi bir kez daha devreye girer, küçük başkancık dönüp kendini yetiştirenlere “bana yalan söylemişsiniz, ben günde on saat çalışan bir emekçiden başka bir şey değilim” diye bağırmaz; yanıbaşındakilere dönüp “sizin yüzünüzden günde on saat çalışıyorum” diye bağırır. O artık tam bir meslek odası başkanıdır. Emeğin insan hayatındaki yerini küçümseyen, başkalarının emeğinin kendisi için değer üretmesini bekleyen birisidir, küçük başkancıklar bulur, onlara: “Bugün senin emeğini sömürüyorum, ama ben seni sevdiğimden sömürüyorum. Günün gelince sen de çalışmadan para kazanacaksın, sık biraz dişini” der, çember tamamlanır, doğanın mükemmel dengesi hatasızca işler.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99