Kolektif bilinçaltı

 

Arif Pembe

Bu sayıya çokça afili bir giriş kısmı koyabilirdik ama; soğuktan ölenlerin, açlıktan kırılanların, gidecek yeri olmadığı için parklarda yatanların yaşadığı bir coğrafya yeteri kadar şatafatlı: girişe de bitirişe de gerek yok. Filler hala aramızda, gezdikçe , ezdikçe içimizden birilerini, ne gezecek mezar biter ne de sızlayacak kemik. Buyurun devamla….

Hür kanatlı bir ses: Joan Baez
Sanat kariyerinin başından bu yana  sanat ve toplum bağlantısını hep ön planda tutan Joan Baez, toplumsal olayları müziğine katarak geleneksel baladlarla, blues tınılarıyla ve yitik kuşakların acılarıyla uzun soluklu bir koşuyu sürdüre geldi. Amerika’nın Vietnam işgaline karşı toplumsal tavrı destekleyerek, sendikaların  toplantılarına sürekli katılarak, Bob Dylan ile birlikte bir dönemin en etkili ve açık sözlü protest müziğini icra ettiler. Joan Baez, özgürlük isteği ve etnik ayrımcılığa karşı sözlerini folk müziğinin notalarında açılımlarken toplumu önemsediğini açıkça gösterir. Baez, folk müziği toplumların kökleri ve tarıma bağlı yaşamın getirdiği artı değerleri iyi biçimde dışa vurduğu için tercih ederek bu çizgide , 1959 yılından bu yana 20’yi aşkın albüm kaydı ve sayısız kırk beşlik yayımlamıştır. Baez’in “Diamonds & Rust” isimli 1975 tarihli albümünü şiddetle dinlemenizi öneririz. Sanatçı hakkında daha fazla bilgi için www.baez.woz.org adresine bir göz atınız…

Fakir Baykurt ve Yılanların Öcü
Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından ve edebiyatta gerçekçi yaklaşımı benimseyen Fakir Baykurt köy enstitüsü geleneğinin en seçkin örneğidir. Türkçe öğretmeni olarak çalışken. Demokrat Parti döneminde öğretmenlikten alınarak pasif bir göreve sürüldü. 1958’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilk romanı Yılanların Öcü nedeniyle hakkında kovuşturma açıldı. Fakir Baykurt, köy romanının yaratıcısı değildir, o, bu türe gerçekçi, muhalif, devrimci bir içerik kazandırarak Türkiye’de yükselen sosyalist harekete katkıda bulunmuş, ve aynı zamanda 60-70 arasında Türk romanında bir yol açmıştır. Baykurt’un köylüleri idealize edilmiş, iyi veya mutlak kötü kategorileri içinde hareket eden insanlık-dışı varlıklar değildir. Onlar ne kahraman ne korkak ne de haindirler. Eylemlerini belirleyen ekonomik ve toplumsal koşullardır. Fakir Baykurt’un ilk romanıdır “Yılanların Öcü”. Burada anlattığı köylü ailesinin, Kara Bayram’ın yaşam mücadelesi, sonraki iki romanına daha konu olur. Türkiye’nin güzel mi güzel, yoksul mu yoksul bir köyüdür Karataş. Kara Bayram da bu köyün yoksullarından biridir. Babadan kalma tek odalı bir evde yaşar, iyi huylu karısı, üç yavrusu, bir de evinin direği anası Irazca’yla. Dertli kadındır Irazca, yaslıdır. Ama dişlidir bir o kadar da. Kendi yağlarıyla kavrulup giderlerken, bir gün huzurları kaçar. Muhtar Cımbıldak Hüsnü’nün kayırdığı Haceli evlerinin önüne ev yapmaya kalkışır çünkü. Tabii Irazca dikleşir; kızılca kıyametler kopar köyde... ve kasabada. Gelmedik kalmaz başlarına... Fakir Baykurt, bu romanıyla, köy yerindeki küçük hesapları, bu hesapların peşinde koşan fırsatçıları, onların siyasetteki, bürokrasideki uzantılarını ve o zalimlerin ezmek, yok etmek istediği aydınlık, güzel insanları anlatıyor; kısacası yine “memleket meselelerine” değiniyor. Hem de, sakıncalı damgası yemek ve arı kovanına çomak sokmak pahasına...

Bir Ortaoyunu  Alamet-i Farikası : Dümbüllü İsmail

İsmail Dümbüllü, 1897 yılında Üsküdar doğdu. Üsküdar İttihat-ı Terakki Mektebinde okula başladı.. Tiyatro yüzünden Askeri Rüştiyeden atılmasının ardından onaltı yaşında Kel Hasan Efendi’nin Dilkûşa Tiyatrosu’na girer. Küçük İsmail Efendi, Kavuklu Hamdi Efendi, Komik Naşit Efendi gibi zamanın ünlü oyuncularıyla aynı sahneyi paylaşmıştır. Profesyonel olarak tiyatroya Şehzade Başı Tiyatrosu’nda başlar. Oynadığı filmlerde  en çok Nasreddin Hoca ile özdeşleşmişti. Bir trafik kazasının bir ay sonrasında, 5 Kasım 1973 tarihinde hayatını kaybetti. Tarihe yabancılaşma, kendini ait hissettiğin grup yada geleneği aklama adına, yüzünü batıya dönmüş Türk Tiyatrosunun kentli geleneksel tüm seyirlikleri “Osmanlı” sayarak dışladığı, hakir gördüğü, bizzat aşağıladığı bir dönemde yaşamıştır İsmail Dümbüllü. Namık Kemal’den Muhsin Ertuğrul’a süfli ve değersiz bir eğlence olarak tanımlanan bu türler, sanat dahi sayılmamıştır. İsmail Dümbüllü işte bu Türk Aydının Cehalet döneminde ne devlete  ne de sermayeye sırtını dayayarak, sadece kendi birikimi ve halkın beğenisi ise bugün bile Anadolu’nun en uzak köşelerinde anımsanan bir sanatçı olmuştur.Dümbüllü sırtını devlete dayamış, geleneksel türlere karşı savaş açmış bir elite rağmen, bizzat halkla o halkın sanatını buluşturmuş en büyük sanatçılarımızdandır. Polisce kendi yazdığı oyunlara “oynanamaz” damgası vurulan, kültürün halkın yaşam biçiminden türeyen değerler olduğunu bir kez daha kafamıza sokan orta oyunu geleneğinin zirvesindeki Dümbüllü, tüm yaşamında da, öldükten  sonrada kimsenin kendisi anlamadığı artık  günlük yaşamımıza geçen veciziyle anlatır “ beni bir kişi hariç kimse anlamadı, anlayan da yanlış anladı.!”

Zümrüdü anka kuşlarının  peşinde Mahsun bir adam

Derviş Zaim’in ilk uzun metrajlı filmi olan 1996 tarihli Tabutta Rövaşata’da Ahmet Uğurlu, Tuncel Kurtiz, Ayşen Özdemir  başrolleri paylaşır. Filmin müziklerini sonradan adını çokça duyacağımız Baba Zula ve Yansımalar yapmıştır. Filmin temel iki özelliği filmi izlenmeye ve üzerinde düşünmeye değer kılıyor. Öncelikle 90’lı yılların neo-liberal algısında  kar amaçlı yapılmamış bir film olması ve bakmaya bile korktuğumuz “insan”ların yaşamlarını cesurca dışa vurmasıdır. Filmin konusu ise evsiz bir adam ve tavus kuşlarının adama umut olması olarak özetlenebilir. Reis (Tuncel Kurtiz), Sarı, adını bilmediği bir kız, Zeki, soğuk,yaralı bir köpek ve polisler arasında kalır Mahsun (Ahmet Uğurlu) . Çünkü Mahsun, falakadan şişmiş ayaklarıyla yeraltından çıkıp yeryüzü dünyasına karışır her sabah. BMW’i o çalmamıştır. Otomobil çalmaz Mahsun, sizin yaşamınızdan bir gecelik rahatlık çalar. Otomobilinizin rahat koltuğunu çalar, geceleri dolaştığınız şehrin aydınlığını çalar. Bir kadın sever Mahsun. Bir şilep geçer kadının gözlerinden. Eroin dolaşır damarlarında. Kadının saçları dolaşır Mahsun’un aklına. Bir tekne batar sevdiğinin yüzüne dokununca. Her gün bir düş batar Mahsun’un denizinde, her gün yeni bir düşe inanır Mahsun inatla. Yaşama inandığı için. Bir de arkadaşlar iyidir!{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99