“Keşke kırk yıl önce mühendis olsaydım”

 

Osman Altun

Ya otelde kalıyorsunuz ya da şirketin tuttuğu bir evde, seyahat özgürlüğünüz olduğu söylenemez, çalışma şartları son derece ağır, haftanın yedi günü çalışıyorsunuz ve bazen yoğunluğa göre çalışma gecelere kadar uzuyor, büyük çoğunlukla “sabit maaş” üzerinden anlaşıldığı için mesai ücreti alamıyorsunuz bir de buna Türkiye’deki şirketlerin maddi sıkıntıları eklenince yani doğru düzgün maaş alamamak gibi şeyler; ortaya pek iç açıcı bir tablo çıkmıyor.

Ben, genel olarak Türkiye’de yaşayan çeşitli dallardan mühendislerin refah durumlarının, yaşam koşullarının; tecrübe durumları, mezun oldukları okullar gibi kimi parametrelere göre elde edilmiş istatistiki verilerine sahip değilim. Elbette bu tür verilere sahip olabilseydim, olabilseydik, daha doğru değerlendirmeler yapabilirdik. Ancak mühendislik mesleğinin Türkiye’de geçirmiş olduğu değişime dair, çeşitli dallarda ülkenin ihtiyacı olan birçok mühendis yetiştirmiş ve hâlâ yetiştirmekte olan, Türkiye’nin en eski mühendis mektebi İTÜ’den yeni mezun olmuş ve çalışma hayatına yeni başlamış bir mühendis olarak, kendimden, arkadaşlarımdan ve büyüklerimizden duyduklarım ve gördüklerimden yola çıkarak yorum yapmaya çalışacağım.


Mezun olalı çok fazla bir zaman olmadı, kısa bir süre sonra İzmir’de bir şantiyede çalışmaya başladım. Şantiyecilik kendine has bir mefhum, kendi başına bile uzun uzun değerlendirilebilir, üzerinde bir dolu şey söylenebilir. Kısacası, şehirleşmemizin, modernleşmemizin arka yüzünde elbette şantiyecilik var. Çoğu insanın hiçbir zaman merak etmediği ve günlük hayatın bir parçası olarak yaşadıkları lükslerin, çalıştıkları fabrikaların, binaların, alışveriş yaptıkları marketlerin, eğlendikleri yapıların elbette bir de “şantiye safhası” var. Yaptığınız şey ne olursa olsun, yarın ne için kullanılacak olursa olsun bu safhada elbette çok farklı bir yüzle karşı karşıyasınız. Kendine has yaşam ve çalışma koşulları, kuralları var şantiyeciliğin. Bir defa çalışanların neredeyse hepsi “gurbetçi”. Mühendisler de buna dâhil elbette, 50 yılını böyle oradan oraya şantiyelerde geçirmiş insanlar var. Şantiye içerisinde elbette belirli bir konumunuz var, ama şehir hayatındaki burjuvazinin sahip olduğu lükslerden hiç birisine sahip değilsiniz. Ya otelde kalıyorsunuz ya da şirketin tuttuğu bir evde, seyahat özgürlüğünüz olduğu söylenemez, çalışma şartları son derece ağır, haftanın yedi günü çalışıyorsunuz ve bazen yoğunluğa göre çalışma gecelere kadar uzuyor, büyük çoğunlukla “sabit maaş” üzerinden anlaşıldığı için mesai ücreti alamıyorsunuz, bir de buna Türkiye’deki şirketlerin maddi sıkıntıları eklenince yani doğru düzgün maaş alamamak gibi şeyler; ortaya pek iç açıcı bir tablo çıkmıyor. Bunların hepsi benim ve arkadaşlarımın yaşadığı şeylerdir. Bir şantiye bitiyor, açılışı yapılıyor, yaptığınız bir fabrika ise üretim bandı dönmeye başlarken veya bir eğlence merkezi ise ilk müşteriler eğlenmeye gelirken siz başka bir şantiyenin, yani “çalışma kampı”nın yolunu tutuyorsunuz. Değişen hiçbir şey yok.


Genel olarak şöyle bir anlayış var: Bu tarz yaşam koşullarına ancak gençler ve yeni mezunlar katlanabilir. Veya hiçbir şey bilmeyen yeni mezunlara bu yaşam mûbahtır, hiçbir şey bilmedikleri için. Belirli bir süreyi şantiyelerde geçirdikten sonra, alacağınız “şeflik” gibi mertebelerle yaşam koşullarınız biraz daha düzeliyor, aldığınız maaş artıyor. Ancak eğer yeni mezunsanız, gençseniz, size önerilen veya biçilen hayat bundan ibaret. Birçok şirketin özellikle “yeni mezun” aramasının sebebi budur; daha fazla sömürebilme, daha fazla çalıştırabilme, gençlerin daha fazla seyahat edebilmeleri. Çünkü onları bağlayan çok fazla şey yok veya olmadığı düşünülüyor.


Bulabileceğiniz kimi sabit işler de yok değil aslında. Şantiyecilik ile bu tür işler arasındaki temel fark, şantiyecilik esnasında konaklama, gıda gibi ihtiyaçların şirketler tarafından karşılanması. Sabit işlerde böyle bir şey yok ve maaşlar daha düşük. Bu yüzden, ekonomik ve kişisel özgürlüğünüzü bu tip bir işte çalışırken kesinlikle kazanamıyorsunuz, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde. Ailenizle beraber yaşamıyorsanız, üstelik yeni mezunsanız, alacağınız maaşların giderlerinizi karşılaması imkânsız gibi.


Herkesin dilinde gerçekten şu var; “keşke 40 sene önce mezun olsaydım”. Türkiye’de çok az sayıda mühendisin ve belirli bir kalkınma temposunun olduğu o yıllarda… Mühendisin çoğunlukla mezun olur olmaz iş bulabildiği ve toplumda büyük bir itibarla karşılandığı o yıllarda… Ve ilginçtir, şantiyelerde çalışan mühendisler, azala azala kuş kadar bırakılmış az sayıda açılan devlet kadrolarına imrenerek bakıyorlar ve girmeye çalışıyorlar. En azından bir yerde konaklayabilmek, lojmanda kalabilmek, iyice azaltılmış olsa da çeşitli sosyal imkânlara sahip olabilmek için…{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99