Yenisine bir, eskisine iki: HAYIR!

Biz AKP'nin ülkeyi kendi kesin egemenliğinde bir polis devletine çıkarmak istediğini ve söz konusu değişikliğin buna yönelik olduğunu biliyorsak susamayız. Eğer AKP'nin ya da başka bir burjuva kliğinin kesin egemenliğinin emekçiler için daha büyük yıkım anlamına geldiğini biliyorsak, “bize ne” diyemeyiz. Karşımızda herhangi bir burjuva partisi değil de bir sınıf iktidarını kendi bünyesinde cisimleştirmiş bir iktidar görüyorsak, bu iktidarın pekiştirilmesine yönelik bir öneriye “buyur geç” diyemeyiz. Devrimcilerin sorumluluğu her durumda en temiz tutumu aramak değil, açık bir devrimci seçeneğin bulunmadığı koşullarda dahi karşı devrimin merkezi ile fiilen dövüşmektir. Asıl temiz iş bu kavganın kendisidir.

sayi-29Referandum süreci başladı. Eylül ayı sonuna kadar gündemin üst sıralarında kalmaya mahkum bir tartışmanın da fitili ateşlenmiş oldu. Halk oyuna başvurulan böyle süreçler genelde sistemin tıkanan damarlarının açılmasını öngörür. Burjuvazi egemenliğinin demokrasi kültürünün özüdür bu. 12 Eylül'deki oylamanın arkasında da böyle bir tıkanma var. Ülkenin siyaset düzeni mevcut iktidarın egemenlik hesaplarının çıkmaza girdiği yerde aksamaya başlıyor. Siyasi rakiplerini mevcut hukukun sınırlarını zorlayarak bertaraf etmeye çalışan AKP iktidarı bu sınırları esnetemediği yerde hukukun kendisini yapmaya girişiyor. Şaşılacak bir şey yok. Hukuk her dönem iktidarın arkasından gelen ve onun açtığı yolu esas kılan bir mekanizma olmuştur, bugün de olan budur. Önümüze konan değişiklik paketi de AKP'nin ve temsil ettiği projenin önüne çıkan kime engellerin ortadan kaldırılmasının aracıdır.

Neyi oyladığımızı bilelim!

Referanduma verilecek yanıtı belirleyen bir soru olacaksa ve biz serde solculuk olduğundan gözleri yummayacaksak neyi oyladığımızı bilmek zorundayız. Sağır sultanın duyduğunu tekrar edip kısa keselim: 12 Eylül'de oylanacak olan AKP'nin yüksek yargıyı ele geçirme sürecidir.

Sürecin başından itibaren AKP önümüze koyduğu sandıkta 12 Eylül Anayasası'nın kendisinin oylanacağını söyleyerek temel siyasi hamlesini yapmış oldu. Referandumun bu tarihe denk gelmesinden de yararlanan 'hesaplaşma' tezinin sahibi soruyor: Yer misiniz? Biz almayalım!

Öyle ya 12 Eylül'ün neyi hedeflediğini, neleri başardığını ve mevcut iktidar partisi dahil neleri yarattığını gayet iyi biliriz. ABD emperyalizminin emrinde Kenan Evren ve adamları tarafından tezgahlanan bu kara leke ve onun getirdiği anayasa ile iktidar partisi arasında teknik detaylar dışında hiçbir çelişki olmadığı gibi açık bir süreklilik mevcuttur. Yapılmak istenen değişiklik ise esasta teknik olmakla birlikte sonuçları itibariyle önemli bir potansiyele sahip… Hal böyleyken neo-liberalizm ve gericilik ekseninde cisimleşen AKP iktidarının elini güçlendirecek bir siyasi hamlenin onaylanması kendisini solda görenler açısından söz konusu olamaz. İsmine bakıldığında solcu sanılması muhtemel kimi çevrelerin “yetmez ama evet” teranesi de solu bağlamaz. Varsın onlar kuyruğundan ayrılmadıkları Erdoğan'a bir kıyak daha yapsınlar, varsın bu memleketin Gülen cemaatinin kavrayışında demokratikleştirilmesini alkışlamaya devam etsinler. Elleri mi yorulacak, yüzleri mi kızaracak?

Boykot tutumunun siyasi anlamı

Tartışmanın sol içi sayılabilecek boyutu ise boykot çağrısı ile 'hayır' arasında yürüyor. En baştan BDP'nin boykot çağrısı ile bazı sol aydın ve çevrelerin çağrısını birbirinden ayırmak gerekir. BDP çapında, bir bölgede %50'ye varan bir oy potansiyeline sahip olanlar için sessiz kalmak çok şey söylemek olabilir. Nitekim açılım balonunun patlaması ile birlikte hükümet ile arasına iyice mesafe koyan Kürt hareketi, parti kapatmanın meclis onayına sunulması gibi kendisini doğrudan ilgilendiren maddeler karşısında dahi meclis oylamasında evet dememişti. Bahardan itibaren yükselen çatışma ortamının sonunda ve günümüzün linç koşullarında referanduma evet demesi de beklenmiyordu. BDP'nin boykot kararı politik içeriği itibariyle hatalıdır. Açılım balonu ile uluslararası konjonktürden de yararlanarak Kürt halkının örgütlü mücadelesini bitirmeye niyetlenen bir partinin kitleler nezdinde kendini sınadığı ve iktidarını pekiştirmek istediği bir oylamada onun karşısında yer almak gerekirdi. Bununla birlikte BDP açısından hedef yalnızda bölgede belirgin bir renk yaratmakla sınırlı kalmamalı, tüm halkın başına bela olmuş bir partiye dur demeyi de kendisine görev edinmelidir. İçerik bakımından hatalı olmakla birlikte BDP'nin tutumu tipik apolitizmin sınırları dışındadır, politik bir içeriğe sahiptir. Referandum sonrası manzara incelendiğinde, ülkenin önemli bir bölümünde halkın yarısının sandığa gitmemiş olması değerlendirmeye değer bir durum olacaktır. Bölgenin geri kalan oylarından çıkacak muhtemel bir 'evet'in de meşruiyetini tartışmaya açacaktır. Kürt hareketi referandumu boykot ederek var olduğu bölgede kurulan sandıkların meşruiyetini ortadan kaldıracak bir güce sahiptir ve bu gücün kullanılması doğru olmasa da bir politik tutumu yansıtmaktadır.

Politikadan uzak olan asıl tutum kimi sol aydın ve çevrelerin dile getirdiği boykot çağrılarıdır. Bu çevrelere göre 12 Eylül'de 'hayır' demek 12 Eylül rejimini savunmaktır. Daha hafif deyimleri tercih edenler savunmak yerine meşrulaştırmak da diyebilirler. Tam da bu fikir AKP'nin referandum öncesi ortaya oyduğu temel siyasi hatta kapılmanın sonucudur. “Biz bu değişikliğin AKP'nin yüksek yargı planına hizmet ettiğini biliyoruz ve bu değişiklik özü itibariyle 12 Eylül ile örtüşmektedir” dedikten sonra “ancak bu değişikliğe hayır demek CHP ve MHP ile yanyana düşmek olur” gerekçesine sığınmak AKP'nin tuzağında piknik yapmaktır. Hayır oyu verecek olan binlerce devrimci ile MHP'yi aynı tutumda birlikte okumak en hafif deyimle bayağılıktır, halkı salak yerine koymaktır. Bu salak yerine koyma işini en iyi yapan yine Başbakan'dır. Ne diyor Tayyip: “"Anayasa değişikliğine CHP karşı çıkıyor. MHP karşı çıkıyor. BDP karşı çıkıyor. Bu Anayasa değişikliğine bir kısım medya karşı çıkıyor. Karanlıktan medet uman çeteler karşı çıkıyor. Statükoya sırtını dayamış, tuzu kuru seçkinler "Evet"e karşı çıkıyor. Bir de terör örgütü karşı çıkıyor. Bundan daha açık, net ne olabilir? CHP, MHP, BDP, YARSAV, terör örgütü biraraya toplanmış.” Öyle mi gerçekten? Sayılanlara 'evet' demeyen solcuları da ekleyin. Burada sayılanların tamamının bir ittifak zemininde toplandığına inanacak mıyız? İnanmayacaksak 'hayır' demenin 12 Eylül anayasasını onaylamak anlamına geldiği saçmalığına da inanmayacağız.

Egemenler bundan 30 yıl önce yaptıkları bir anayasayı sistemin bugünkü ihtiyaçlarına göre daha tıkırında işleyecek bir biçimde düzenlemeyi denediklerinde “hayır” demeyeceksek neye “hayır” diyeceğiz? Herhangi bir biçimde bu anayasaya ülkeyi ve emekçilerin mücadelesini geriye götürecek bir müdahale olduğunda “hayır” demekte tereddüt edenler yarın çok daha can yakıcı ve emekçileri doğrudan ilgilendiren değişiklikler söz konusu olduğunda ‘Kenan Paşa'yı onaylamamak’ adına yine sessiz mi kalmayı seçecekler? Böyle kritik süreçlerde sessiz kalanlar hangi gerçek politik sorun karşısında gerçek bir ses çıkarabilecektir? Devrimciler için politika yapacakları konuyu kendileri seçme lüksü yoktur! Açık ki ülkenin gündemi özel bazı durumlar dışında egemenler tarafından belirleniyor ve iktidar/muhalefet durumlarına göre kendi ikiyüzlü tutumları ekseninde ayrışıyorlar. Egemen kamplardan birine eklemlenmek kaygısı sol için yerinde bir kaygı olmakla birlikte, onların belirlediği gündemlerde, ‘taraf olmamak adına’ sessiz kalmayı seçmek, açık ki kendi varlığını inkar etmektir! Temiz kalmak konusundaki hassasiyeti bu denli gelişmiş olanlara önerimiz evlerinde oturmalarıdır. Ciddiye alınır bir güç olmanın yolu, her somut tartışmada yalnızca en temel ve uzak özlemlerimizi bağırarak meydandan kaçmaktan değil, somut koşulların emekçiler açısından tahlili üzerine kurulmuş gerçek yanıtlar üretebilmekten geçer. Biz AKP'nin ülkeyi kendi kesin egemenliğinde bir polis devletine çıkarmak istediğini ve söz konusu değişikliğin buna yönelik olduğunu biliyorsak, susamayız. Eğer AKP'nin ya da başka bir burjuva kliğinin kesin egemenliğinin emekçiler için daha büyük yıkım anlamına geldiğini biliyorsak, “bize ne” diyemeyiz. Karşımızda herhangi bir burjuva partisi değil de bir sınıf iktidarını kendi bünyesinde cisimleştirmiş bir iktidar görüyorsak, bu iktidarın pekiştirilmesine yönelik bir öneriye “buyur geç” diyemeyiz. Devrimcilerin sorumluluğu her durumda en temiz tutumu aramak değil, açık bir devrimci seçeneğin bulunmadığı koşullarda dahi karşı devrimin merkezi ile fiilen dövüşmektir. Asıl temiz iş bu kavganın kendisidir!{jcomments on}