AKP devletleşirken anayasa değişiklik paketi ne getiriyor?*

Emre Canpolat - 

Hem AKP’nin güncel politik hamlelerine meşruluk kazandırma gayreti içinde oluşturulmuştur hem de 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşmanın önünü kesecek şark kurnazlığının eseridir. Darbenin gerçek mağdurları olan emekçi kitleler kaderlerine razı olsunlar, 12 Eylül’ü sorgulama onuru en büyük demokrat Gülen şürekası ve Evren’gillere mahsus olacaktır, öyle mi?

anayasa-tayyipTürkiye, iki yönlü bir ironiyle 12 Eylül 1980 tarihli faşist darbenin 30. yıl dönümünde, yürürlükteki 12 Eylül Anayasası’na ilişkin AKP’nin önerdiği değişiklik paketini oylamak için referanduma gidiyor. AKP cephesinden gelen ironinin bir yönü, 12 Eylül’le hesaplaşmaya dönükken, diğer yönü özü korunan ve AKP iktidarını açık bir diktaya dönüştürecek olan 12 Eylül Anayasası’nın 30. yılında yeniden tescillenmesini vurguluyor. Peki somut olarak AKP’nin değişiklik önerisi ne getiriyor ve AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşma söylemi aslında neyi ifade ediyor?

Somut değişikliklere geçmeden önce AKP’yi Türkiye’nin başına musallat eden sürece ve 12 Eylül’le hesaplaşma söyleminin arka planına kısaca odaklanmak gerekiyor. İktidara geldiği günden bu yana kendisini hedef alan muhtemel askeri darbe söylentileriyle “mağdur demokrat” rolünü hakkını vererek oynayan AKP hükümeti, söz konusu süre zarfında, önünde engel olarak gördüğü pek çok kurumu kendine bağlamayı başardı. İkinci kez kazandığı seçim zaferi, AKP hükümetini kendi devletini yaratacak yolda fazlasıyla cesaretlendirdi ve en başından beri itinayla bakımını yaptığı mağduriyet maskesinin ister istemez deforme olmasına neden oldu. Şimdilik düşen ve işlevsiz hale gelen mağduriyet maskesi eski işlevini görmek için elde tutulurken, AKP’nin olmayan yüzüne “militan demokrat” bir maske tutuşturuldu.

AKP 12 Eylül’le hesaplaşabilir mi?

Maske değiştirmeye alışık “militan demokrat”, bayrağı geçmişin “militan darbecisi”nden alarak günümüze taşıdı. AKP hükümetinin kurmaylarının önemli bir çoğunluğunun 12 Eylül darbesinden günümüze kadar kurulan hükümetlerde, 12 Eylül şakşakçılığı yapmış olduğu ve her fırsatta geçmişin bu “şanlı” olayını saygıyla anmaya ve aynı zamanda unutturmaya çalıştıkları gerçeği tarihin sayfalarına karışmadı henüz. Her şeyden önemlisi, tüm İslamcı ve liberal ağızların yaşayan en büyük demokrat olarak gördükleri, AKP’nin ağababası Fethullah Gülen, 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra idam edilen Deniz Gezmiş ve diğer devrimciler hakkında şöyle konuşmuştur: “Deniz Gezmişler, ömürleri boyunca dine, Allah’a, mukaddesata küfrediyor, devlete baş kaldırınca öldürülüyor. Sonra da dini merasimle gömülüyor. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu?”(1) 12 Eylül’e giden yolda, verdiği vaazlarla devletin güvenlik birimlerini sık sık göreve çağıran Gülen, Sızıntı dergisinde 12 Eylül darbesi ve mimarı Kenan Evren hakkında bilinen şu değerlendirmeleri yapmayı da ihmal etmemiştir: “Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” “Kenan Evren cennetliktir. Koruyucu ve kurtarıcı melektir.”(2)

12 Eylül rejiminin Türkiye’yi sokmuş olduğu kulvarda büyüyüp serpilen tarikatlar, mevcut sermaye gruplarını domine edecek kadar güçlenen yeşil sermaye ve Türk-İslam sentezi olarak özetlenen resmi ideoloji, Refah Partisi’nin 1991 seçimleriyle Meclis’e girmesine ve 1995’de de iktidara gelmesine neden olan toplumsal konjonktürün yaratılmasında hayati rol oynamıştır. Önceleri soğuk savaş koşullarında ABD emperyalizmi tarafından Müslüman ülkelere biçilen İslamcı devlet modeli, Refah Partisi’nin geleneksel kadrolarının esas çizgisini oluşturuyordu. Soğuk savaş sonrası koşullara uymayan ve ABD’nin kontrolünden (özellikle Afganistan ve diğer Müslüman ülkelerde yaşanan deneylerle kanıtlanan) çıkma eğilimi gösteren bu strateji, daha ılımlı ve daha Amerikancı olan bir yenisiyle idame ettirilmiştir. Günümüzde iktidar partisinin ideolojik çizgisini ifade eden “ılımlı İslam” kavramı, özetlenen tarihsel süreç içinde olgunlaşmıştır. Bu bağlamda, hali hazırda ABD emperyalizminin Ortadoğu için yürürlülüğe koyduğu bir stratejinin ürünü olan AKP, bizzat ABD menşeli 12 Eylül darbesinin bir ürünüdür. Tarikatların ve yeşil sermayenin, pek sevdikleri Evren Paşa’nın 12 Eylül’de açtığı yolla başlayan serüveni, AKP hükümetinin yakaladığı toplumsal ve ekonomik gücü yaratmıştır.

Evren, Gülen, Erdoğan 12 Eylül’le “hesaplaşırken…”

Bütün bunlara paralel olarak, kamuoyuna yansıyan haberlere göre daha önce “yargılanırsam intihar ederim” diye buyuran Kenan Evren, 12 Eylül darbecilerinin de yargılanmasının yolunu açtığı söylenen anayasa değişikliği paketine “bizim yaptığımız anayasa Allah’ın emri mi, anayasalar da değişir” sözleriyle olumlu baktığı mesajını vermiştir.(3)

Peki bizzat darbenin mimarı anayasa değişikliğini desteklerken nereden çıkıyor 12 Eylül’le hesaplaşma teranesi? AKP’nin 12 Eylül’le belli çerçevelerde hesaplaşmaya gittiğini söylemek ahmaklıkla eşdeğerdir. 12 Eylül’le hesaplaşma söylemi, basit bir politik söylem olarak, hem AKP’nin güncel politik hamlelerine meşruluk kazandırma gayreti içinde oluşturulmuştur hem de 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşmanın önünü kesecek şark kurnazlığının eseridir. Darbenin gerçek mağdurları olan emekçi kitleler kaderlerine razı olsunlar, 12 Eylül’ü sorgulama onuru en büyük demokrat Gülen şürekası ve Evren’gillere mahsus olacaktır, öyle mi? Ayrıca söz konusu değişiklikle Evren’e yargı yolunun açılacağı iddiası bir fanteziden ibarettir. Darbecilerin yargılanmasını engelleyen 12 Eylül Anayasası’ndaki geçici 15. maddenin “geçiciliği” zaman aşımına kadardır!

AKP’nin iliklerine kadar işlemiş şark kurnazlığı, yalnızca söylem düzeyinde kendini belli etmiyor, henüz tam anlamıyla diş geçiremediği yargı organlarını ve bazı temel demokratik hak ve özgürlükler alanını da hedef alıyor. Anayasa Mahkemesi ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısında meydana getirilen ciddi değişikliklerin AKP’nin yargı alanında da elini ciddi ölçüde güçlendireceğinden şüphe yok. Yargının, halihazırda birer hukukçu değil de militan gibi davranan hükümet ve tarikat yanlısı savcılara tümüyle teslim olması hedeflenmektedir. AKP’nin, İsmailağa cemaatine yönelik operasyon düzenleyen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’i tutuklayan ‘özel yetkili’ Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın HSYK tarafından görevden el çektirilmesinin ardından anayasayı değiştirmeye karar verdiği unutulmamalıdır.

Her bir değişiklik önerisinin ayrı ayrı oylanmasından kaçan hükümet, yargıya yönelik düzenlemelerle emekçilere yönelik düzenlemeleri aynı torba içine sokmuş durumda. Bunun anlamı, toplu sözleşme hakkı, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık ve adil yargılanma hakkı gibi en temel hak ve özgürlüklerin, AKP’nin politik hesapları doğrultusunda birer şantaj unsuru olarak kullanılmasıdır. Dolayısıyla yapılması hedeflenen değişiklikle AKP bir taşla iki kuş vurmaya çalışmaktadır: AKP bir yandan kendi devletleşme sürecinin önündeki önemli bir engelden kurtulacak, diğer yandan ise muhalefeti ‘toplu sözleşme hakkına’, ‘kadınlara yönelik pozitif ayrımcılığa’ ve ‘adil yargılanma hakkına’ karşı olmakla eleştirip köşeye sıkıştıracak ve bu sayede de 12 Eylül faşizminin omurgası olan ‘anayasa’ daha da sağlamlaştırılmış olacaktır!

Kısaca özetlenen bu çerçeve gereğince, AKP’nin 12 Eylül ruhunu aynen taşıyan, esas olarak kendi politik stratejisi çerçevesinde oluşturulmuş, ülkenin temel hak ve özgürlükler sorununu görmezden gelip, üstüne üstlük onları kullanan bir anayasa önerisiyle karşımıza çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kürt sorununa ilişkin “açılım” manevralarının hiçbir şekilde anayasal değişikliklere konu edilmemesi ise hükümet cephesinin “demokratikleşme” tartışmalarında ne kadar samimi olduğunu göstermeye yetmektedir.

Dipnot:

*Benzer bir değerlendirmeyi dergimizin 27. sayısında bulabilirsiniz: Anayasa değişikliğine neden karşı çıkılmalı? {jcomments on}http://www.yarinlar.net/sayi-27-nisan-2010/anayasa-degisikligine-neden-karsi-cikmali.html

1- http://haber.sol.org.tr/postal/pardon-askerci-mi-ariyordunuz-30957
2- a.g.y.
3- Birgün, 20 Temmuz 2010.