Yeni CHP ne işe yarar?

Yarınlar -

Kılıçdaroğlu ve yeni CHP'nin temel söylemini test etmeye yetecek kritik bir soru var aslında: Olası bir CHP iktidarı TEKEL işçilerinin sorunlarını çözebilir mi? Kritik dedik çünkü TEKEL işçisinin meselesi tüm Türkiye emekçi halkının meselesinin temelinde yatıyor. Bölgesel sınırlılıklara sahip olmayan, ülke genelinde geçerli, emekçilerin iş ve yaşam haklarını doğrudan ilgilendiren temel bir meseledir TEKEL. Bir nevi turnusol kağıdıdır.

yarinlar-sayi-28-kapakKemal Kılıçdaroğlu'nun CHP Genel Başkanlığına aday olması ile başlayan rüzgar, hafifleyerek de olsa esmeye devam ediyor. CHP'de yaşanan bu değişim hemen her çevre üzerinde şimdiden etkisini gösterdiğine göre hem boyutları hem de sonuçları itibariyle ciddi şekilde incelenmelidir. Görmesi en kolay sonuç sosyal demokrat çevrelerdeki hareketlenmedir. Bunun yanına Erdoğan ve AKP cephesindeki tedirginlik hali hemen eklenebilir. Sermaye çevreleri de bu değişimin yarattığı olanaklardan yararlanmak için hazırda beklerken medyanın AKP hakimiyetine tam olarak girmemiş bölümünde ise düğün bayram coşkusu pompalanmaya başlandı bile.

CHP içinde gerçek bir değişimin yaşanıp yaşanmadığı tartışması elbette yararlıdır ve yapılmalıdır. Fakat Kılıçdaroğlu ile esen yeni rüzgarın kimi sonuçları tartışılan değişimin gerçek olup olmamasıyla ilgili değil… Dolayısıyla Baykalsız bir yeni CHP, ülke siyasetinde ister istemez yaşanacak bir dizi gelişmenin nedeni olması itibariyle önemlidir. Bahsettiğimiz bu gelişmeler yalnızca sosyal demokrat tabanda ya da kurumsal olarak CHP içinde değil, tüm ülke siyasetini etkileyecek derinlikte sonuçlar doğuracaktır. Çünkü ister bir medya parlatması olduğu düşünülsün isterse bir parti emekçisi olarak anılsın, bugün bir umut halinde sunulan Kılıçdaroğlu'nu yaratan süreç 8 yıllık AKP iktidarından ciddi biçimde beslenmektedir.

AKP duvara doğru

3 Kasım 2002'de, bir yaşını henüz doldurmuş bir siyasi parti olarak tek başına iktidar olmayı başaran AKP, Türkiye'de yıllara yaslanan bir siyasal pratiğe dayanmayarak elde ettiği oy oranı ile bir proje partisi olduğunu daha en başından gösterdi. Dünya uzunca bir dönemdir kapsamlı bir neo-liberal dönüşüm sürecinin içinde kıvranırken, AKP bu sürecin yapısal ayaklarını örmekte geciken ve beceriksiz davranan burjuva siyasetine emperyalizmin parlak bir imalatı olarak adeta nefes verdi.

2002 – 2007 arasında süren ilk iktidar döneminde AKP, uygulamakla görevli olduğu yoksullaştırma, bağımlılaştırma, kullaştırma programını beklenmedik bir hızda hayata geçirirken, neo-liberal politikalar nedeniyle karşılaşabileceği tepkiyi örtebilmek için iki ana dala sarıldı. Bunlardan birincisi bir tür devamcısı olduğu İslamcılığın kitleler nezdinde yaygınlaştırılarak değil isyan etmeyi, basit itirazları dahi kendisinde hak görmeyen bir toplumsal düşünüş biçiminin hakim kılınmasıydı. İkinci dal ise bu oltaya gelmeyeceği belli olanların gözlerini boyamaya yetecek kadar Avrupa Birliği hayalleri oldu. Bugünkü aşamasında neo-liberalizmin temel ihtiyaçlarından biri olan kitle desteğini kopmuş göründüğü İslamcı teşkilatlanmadan alırken, yine o gelenekle kavgalı diğer güç odaklarının tedirginliklerini de AB yollarında mekik dokuyarak gidermeyi denedi. Bu ikili tutuma bir de demokrasi söylemini ekleyerek hem geleneksel devlet içi odaklarla kavgalı olan kadro birikimini meşrulaştırdı hem de her sıkıştığında sığınacağı bir liman inşa etmiş oldu. Bu süreç içinde ülkede kamuya ait işletmelerin neredeyse tamamı özelleştirildi, devlete sağlık ve eğitim gibi temel alanlardan el çektirildi, sosyal güvenlik sistemi işlemez hale getirildi yani neo-liberalizmin ekonomi programı eksiksiz bir biçimde hayata geçirildi. Bu programın kitleler nezdinde yaratacağı tahribatın yaygın bir itiraza dönüşmesi ise yukarıda sözünü ettiğimiz iki dala tutunarak engellenmiş oldu. Bu politikanın başarısı 2007 baharında Cumhuriyet mitingleri ile başını kaldırmayı deneyenlerin Temmuz'da sandığa gömülmesiyle kanıtlanmış oldu.

2007 Temmuz'unda yüzde 47 gibi bir oranla yeniden seçilen AKP, daha önce gözetmek zorunda olduğu bazı dengeleri kenara atacağı bir döneme girildiğinin sinyallerini veriyordu. TMSF aracılığı ile el konan medya gruplarının devlet bankalarından alınan kredilerde Başbakan'ın aile dostlarına peşkeş çekilmesi yeni bir döneme girildiğinin ilk işaretiydi. Bunu seçim sonuçlarından edinilen özgüvenle birlikte Ergenekon operasyonu izledi. Bir dönem siyasal iktidara tek başına oturan parti, artık bununla yetinmiyor, devletin her alanına tam anlamıyla egemen olmanın yollarını arıyordu. Önüne çıkan ya da çıkması muhtemel pürüzleri her yolu kullanarak temizlemekte kararlı duran AKP hükümeti, çoğu halka karşı suç işlemiş kişileri vitrine koyduğu bu operasyonda devlet içinde bir homojenleşmeye gidiyor ve elbette bu en büyük operasyonun yaratacağı riskleri en baştan alıyordu. Neo-liberal politikalar karşısında gelişmesi muhtemel halk hareketini engellemek üzere kullandığı cemaatleşmeyi devlet içinde devlet olmaktan çıkarmış, neredeyse devletin kendisi haline getirmişti. Yüzde 47'nin verdiği güven, iç siyasetteki sert çarpışmalara kolayca girmesindeki en büyük etken oldu. Bu sırada ilk iktidar döneminde şişirilen AB balonu patlamış, bazı medya gruplarının açık desteği kaybedilmiş; fakat Cumhurbaşkanlığı kazanılmış, çok yönlü bir dış politika hedefi çizilmiş, kendisine göbekten bağlı güçlü bir medya ağı oluşturulmuş bulunuyordu.

Önceki yıl yapılan yerel seçimler, oy oranları biraz düşse de AKP'nin açık zaferi ile sonuçlandığında bildik slogan tekrarlandı: “Durmak yok yola devam!” Gelgelelim devletin her kurumuna ve ülkenin her alanına yönelik yürütülen bu kapsamlı egemenlik saldırısının ulaşamadığı Kürt illeri yeni hedef olarak seçildi. Emperyalizmin bölge politikalarının yarattığı uygun ortamı fırsat bilen AKP ilk ciddi yenilgisini alacağı açılım sürecine girerken Kürt hareketini tasfiye etmeyi, Kürt halkını kof bir demokrasi söylemiyle kendi tebaasına dönüştürebilmeyi umuyordu. Ülkenin geri kalanında yakaladığı sarsılmaz başarıya güvenerek yola çıkan AKP, sözde demokratlığın bedelini evdeki bulgurdan olarak ödedi. Kürt açılımı yarattığı ciddi tartışmalar ve hiçbir sonuca varamaması sonucu kendisine oy veren kitleler nezdinde ilk ciddi puan kaybı olarak AKP haznesine yazılmış durumda artık… Küresel ekonomik krizin üretime dayanmayan ülke ekonomisinde yarattığı tahribat ve yaygınlaşan işsizlik iç politikada AKP'nin yüzünü ekşiten bir diğer gelişme olarak ortada dursa da mezarlıkta ıslık çalmayı seçen iktidar partisi yolundan sapmadı. Devlet egemenliği yolunda en ciddi pürüz olarak öne çıkan yargıyı da kendisine bağlamak için giriştiği son hamle halen Anayasa Mahkemesi'nde referandum yolu bekliyor. Emperyalizmin talimatnamesine en genel anlamıyla uyum gösteren ve kendisinden önceki iktidarlara kıyasla onu en iyi uygulamayı başaran AKP'nin iç politikada giriştiği bu çarpışmalara bağlı bulunduğu merkezler tarafından göz yumulması ve hemen hepsinde sırtının sıvazlanması da son derece anlaşılır bulunabilir. Bu kendine güven halinin dış politikada da kimi yoldan çıkmalara neden olması yakın zaman dek hoş görülse de şimdilerde eksen kayması olarak nitelenen yeni süreç emperyalizmi AKP karşısında bir alternatife sahip olmaya zorluyor. Zamanında Hamas yetkilileri ile yapılan görüşmelere sessiz kalanlar İsrail'e yollanan insanların öldürülmesi karşısında Erdoğan'ın hiddetini elbette paylaşmıyorlar. Arabulucu misyonlarını bir tür oyuncak olarak Davutoğlu'nun eline verenler İran üzerinden gelişen süreç karşısında şimdi pek de hoşnut değiller. Bugüne kadar kolay denetlenebilir olduğu için Türkiye'de parçalı ve zayıf siyasal iktidarlar üreten emperyalist sistem, AKP'nin eline geçirdiği gücün kendisine ne kadar sadık kalacağı konusunda çok muhtemel çeşitli kuşkulara sahip. Gerçekte hiçbir şekilde emperyalist sistemden bir kopuş olarak okunamayacak bu sürecin temel dinamiği iç siyasette kaybedilen kanın sınır dışına yönelik artistliklerle yerine konması ihtiyacından kaynaklanıyor. Toplumun pek de haberdar olmadığı her platformda desteklenen İsrail'e karşı Mavi Marmara baskınından sonra gelişen tepkiyi oya dönüştürme ihtiyacı AKP'nin işleri eskisi gibi yürütemediğinin en somut göstergelerinden biridir. İç siyasette devlet katında yürüyen çatışma, dışarıda emperyalizmin bölgedeki tek temsilcisi olma pozları ve 8 yıla yaklaşan iktidarın getirdiği bir yorgunluk önemli değişikliklerin göstergesi olarak okunabilir.

Ancak geride bıraktığımız 8 yılda AKP'nin fiyakasını bozan asıl özne TEKEL işçileri oldu. Neredeyse bütün bir kışı Ankara soğuğunda geçiren işçiler cemaatleşme ve kimlik siyasetine hapsedilme politikalarına karşı sınıf gerçeğini tüm ülkeye hatırlattı. Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce işçiyi gaza boğarak susturacağını sanan AKP fena yanıldı. TEKEL işçileri tüm ülkeye neo-liberal yıkımın sonuçlarını, bu sonuçlara karşı nasıl durulacağını anlatırken, iktidarın bir gününe tahammül edemediği eylemlerini bütün bir mevsime yayarak AKP'nin yenilebilir olduğu ilk kez dosta düşmana ilan etti.

2009 yazına dek neredeyse pürüzsüz bir şekilde yürüyen bu iktidar oyununun son bir yılda yaşanan bu gelişmelerle tadı kaçmış gözüküyor. Geçen bir yıl içinde yaşanan ve AKP açısından can sıkıcı olabilecek bu gelişmeler geçen 8 yılın toplam bilançosunu gölgelememeli. Zira 2002'den bu yana Türkiye ekonomik anlamda neo-liberalizme tam anlamıyla teslim olurken, toplumsal alanda yaygın bir cemaat kültürü egemen kılındı. Bu egemenlik devlet içinde homojen ve son derece rahat çalışma ortamını yakalamak isteyen, neredeyse yakalayan AKP eliyle daha da sağlama alınırken su sızdırmaz bir bütünlük içinde toplumdan gelen muhalif sesler her türlü yöntem kullanılarak rahatlıkla bastırılıyor.

CHP-Logo-DikeySistem CHP'den ne bekliyor?

Baykal'a yönelik kaset operasyonunun ardından gelen Genel Başkanlık, Kılıçdaroğlu'nun bu komplonun bir parçası olarak öne sürüldüğü yorumlarına neden olsa da bu yorumlar olayları yalnızca sonuçları ile açıklamak ve öznelere sonsuz bir akıl atfetmek gibi sorunlar barındırıyor. Baykal operasyonun arkasında hangi gücün hangi amacı olduğunu bilmek Kılıçdaroğlu sürecini doğru tahlil edebilmek için zorunlu bir şart değil. Görünen o ki Kılıçdaroğlu hem sosyal demokrat taban için yıllardan sonra ilk kez arkasında durabilecekleri bir Genel Başkan profili ile çalışan bir parti örgütü vaadediyor hem de emperyalist sistemin AKP politikalarını kontrol altına alabilmesi için elinde bulundurmak zorunda olduğu kuvvetli bir alternatifi. Günler boyunca tartışılan sorunun yanıtı bir tane olmak zorunda değil yani. Kılıçdaroğlu'nun Genel Başkanlığı hem CHP ve dolayısıyla Türkiye içi bir dinamiğin ürünüdür hem de emperyalist merkezlerin ellerini rahatlatacak, gerektiğinde Tayyip'e karşı sallanabilecek bir sopa ihtiyacına karşılık gelmektedir.

CHP'nin Baykal yönetimi altında yıllarca yalnız muhalefeti hedefleyebilir bir pozisyonda kalması ve bir değişim talebinin tabanda yıllardır dile getiriliyor olması, bu değişim sürecinde CHP'nin nasıl düzenleneceği sorusunu da beraberinde sordurdu her zaman. Baykal da istifa konuşmasında “CHP'yi yeniden tanzim etmek isteyenler için bir fırsat”tan bahsederek bu sürece işaret etti ve “buyrun bakalım” dedi. Daha liberal bir CHP her zaman istenen bir şey olmasına rağmen Baykal ile bu yoldan yürünemeyeceği bilindiğinden, sistem bu ihtiyacı karşılamak adına şimdiye dek çeşitli girişimlerde bulundu. Yakın zamandan iki örnek vermek gerekirse, 2002 seçimleri öncesi İsmail Cem – Kemal Derviş – Hüsamettin Özkan önderliğinde kurulması denenen ancak kendi partisi (DSP) batarken yıldızı parlatılan Cem ve arkadaşlarının bu işin altında kalmaları ile sonuçlanan parti girişimi bunlardan biridir. Şişli Belediye başkanlığından CHP içi muhalefette Baykal’a toslayan, olmadı DSP'ye kapağı atıp burada da tutunamayıp Türkiye Değişim Hareketi adı altında partileşmeye giden Mustafa Sarıgül ise hala bir çıkış yapmanın yolunu arıyor. Hasan Yalçın'ın “mayın eşeği” benzetmesiyle anlattığı bu tip örnekler CHP için tasarlanan dönüşümün ne olduğunu anlayabilmek için önemli. Kurulu düzenin ihtiyaç duyduğu sosyal demokrat parti budur. Şimdiki soru ise Kılıçdaroğlu CHP'sinin tümden bu yola girip girmediğidir.

66786_kilicdarogluKılıçdaroğlu hangi ihtiyaca cevap veriyor?

Geçen kısa zaman içinde, gerek Parti Meclisi gerekse MYK'nın belirlenmesine bakarak Kılıçdaroğlu'nu yeni CHP'sinin açıkça bu yola girdiği söylenemez. AKP politikalarının basit bir yedeği olarak kenarda beklemek istemediği anlaşılan Kılıçdaroğlu, partiyi yönetimden başlayarak örgüte kadar solculaştırmanın peşinde. Baykal'ın iktidarı hedeflemeyen siyaset anlayışı karşısında sırasını beklemeyi reddeden bir öne çıkma çabası sosyal demokrat tabanda doğal bir heyecan yaratıyor. Canan Arıtman, Onur Öymen gibi faşizan söylemlerde bulunan kişilerin dahi görevde tutulduğu bir partinin kongresinde faşizme karşı omuz omuza sloganları atılması da bu heyecanın göstergelerinden biri sadece... Baykal'ın artık var olmayan bir devlet aklını ön plana çıkaran siyaset anlayışı bir kez yıkıldığında, o katı çizginin baskıladığı insanların yaşadığı coşkunun bir tezahürüydü kongredeki hava. Kılıçdaroğlu ise hem bu havayı arkasına alarak hem de talebe yanıt verecek şekilde bir düzenleme öngörüyor. Bunlar arasında en göze çarpan örnek, söylem düzeyinde laiklik vurgusunu ve ulusalcı çizgileri bir kenara bırakması. Kılıçdaroğlu'nun arkasında bıraktığı bu yük yıllarca CHP'nin AKP'nin arkasında kalmasındaki önemli etkenleri oluşturdu. ABD ve AB çevrelerince de “statüko” denerek belli bir sınırda tutulan CHP'den beklenti bir ölçüde bu şekilde karşılanmış oldu. Diğer yandan Kılıçdaroğlu sistemin CHP'den beklediği liberal dönüşüm için de kuvvetli sinyaller vermiyor. Liberal siyasetin en önemli söylemlerinden biri olan kimlik politikasından uzak duracağının altını defalarca çizmesi bunun delaletlerinden biri. Kimlik meselesine dair özel gündemlerde elbette sözünü söyleyecek olması bir yana söyleminin temeline sosyal vurguları yerleştirerek hiçbir zaman kimlik siyasetini merkeze almayacağını gösteriyor.
Bunun yerine işsizlik ve yoksulluk söylemini merkeze alan Kılıçdaroğlu aslında ulusalcılık ve liberalizm arasında izlenen denge politikasının gereğini yapıyor ve söylem düzeyinde zorunlu olarak solculaşıyor.

Bu solculaşmanın altını iyi okumak gerekir. AKP karşısında etkin bir muhalefet örmenin zorunlu koşulu budur. CHP'nin kendi pratiği ne yapmamak gerektiği konusunda bir miktar fikir vermekle birlikte mevcut iktidarın birebir kopyası olacak bir liberal alternatifi de dışlayan bu yeni siyasi çizginin CHP kadroları tarafından bu hızla sahiplenilmesi kendi istek ve niyetleri ile ilgili olmaktan çok kitleler içinde güç kazanmanın olmazsa olmaz şartıdır. Emekçilerin haklarından, taşeron sisteminden, çiftçinin üretme sorunundan, açlıktan ve yoksulluktan söz etmeden AKP karşısında güç kazanma ihtimali olsa Baykal bunu çoktan değerlendirirdi. Solun AKP karşıtı mücadele ekseninde yıllardır önerdiği bazı politikaların şimdi CHP Genel Başkanlığı gibi yüksek bir perdeden dillendirilmesi karşısında medyanın bir bölümü de bu sorunları öne çıkarma yolunu seçiyor.

tekel4Kılıçdaroğlu neyi başarabilir?

Söylem düzeyindeki bu solculaşmanın arkasından gelecek kaçınılmaz soru olası bir iktidar durumunda sözünü ettiği sorunları nasıl çözeceğidir. CHP'nin bir sistem partisi olması nedeniyle içinde bulunduğu kısıtları göz önüne alarak Kılıçdarğlu'nun sözünü ettiği sorunların çoğunu çözmesinin imkansız olduğu açıktır. Dillerine doladıkları yoksulluk, neo-liberalizmin zorunlu bir sonucu olduğuna göre bu sistemin dışına çıkmaksızın kazanılabilecek en büyük başarı son derece sınırlı kalacak bazı kazanımlardan ibarettir.

Kılıçdaroğlu ve yeni CHP'nin temel söylemini test etmeye yetecek kritik bir soru var aslında: Olası bir CHP iktidarı TEKEL işçilerinin sorunlarını çözebilir mi? Kritik dedik çünkü TEKEL işçisinin meselesi tüm Türkiye emekçi halkının meselesinin temelinde yatıyor. Bölgesel sınırlılıklara sahip olmayan, ülke genelinde geçerli, emekçilerin iş ve yaşam haklarını doğrudan ilgilendiren temel bir meseledir TEKEL. Bir nevi turnusol kağıdıdır. Ve Kılıçdaroğlu'nun söylemlerine bakarak bu soruya şimdiden sağlıklı bir yanıt verilebilir. Bugün iktidarda AKP değil de emekçilerden dem vuran yeni CHP oturuyor olsaydı ne olacaktı? Bir defa TEKEL'in özelleştirilmesi yine yapılacaktı. Kılıçdaroğlu özelleştirmeye yalnızca Doğu ve Güneydoğu'da karşı olduğunu belirtiyor. Bu durumda TEKEL'in özelleştirilmesinde bir sakınca görmüyor. Belki ihale usulüne uygun yapılacak, belki yandaşlara verilmeyecek, belki peşkeş çekilmeyecek ama yine ve ille de yapılacaktır. Neo-liberal sistemin içinde ya da dışında olmayı belirleyen temel politikalardan biri de budur. Ve usulüne uygun yapılmış bir TEKEL özelleştirmesi sonucunda işçiler yine ortada kalacak. Kılıçdaroğlunun 'yanlış özelleştirme' diyerek eleştirdiği süreç doğru işlese emekçiler açısından ne değişecek? Kitleri sattıkları şirketlere işçiler için aynı çalışma koşullarını sürdürme zorunluluğu getirdiklerinde buralara kimin neden talip olmasını bekleyecekler? Özelleştirmeye itiraz etmek için tek gerekçe işini kaybeden emekçiler olmamakla birlikte olayın sadece bu boyutunda dahi CHP'nin sunduğu bir çözüm yoktur. Eğer işçileri öldürmeyeceksek TEKEL sorununun devrimci olmayan bir çözümü bulunamaz. Ya o direnen işçileri ortadan kaldıracaksınız ya da köklü bir politika değişikliğine gideceksiniz.  Makyaja yönelik hamlelerle kapanmayacak bir sorundan söz ediyoruz. Kılıçdaroğlu'na TEKEL'i soruyoruz çünkü TEKEL sorununu çözemeyen emekçilerin sorunlarını çözemez, TEKEL'de tutum alamayan yoksulluk sorununu çözemez, TEKEL'de “satmıyorum” diyemeyen uluslararası sermayenin boyunduruğundan kurtulamaz. Memleketin yumak haline gelmiş binlerce sorunundan kurtulabilmenin tek yolu o sorunları var eden sistemin dışında bir politik çizgiyi ısrarla takip etmek, bölüşüm ilişkilerine köklü bir biçimde dokunmak olacaksa eğer, muhtemel CHP iktidarı mevcut sorunların küçük bir bölümünde kısıtlı bir iyileştirmeden öte bir şey vaadetmeyecektir. Kılıçdaroğlu'nun ve yeni CHP'nin sınırlarını merak edenler, hayal kurmaktan özelikle hoşlanmıyorlarsa, TEKEL sorunu özelinde yapacakları küçük bir deneyle başarılı sonuçlar elde edebilirler.

Rüzgar nelere kadir?

Kılıçdaroğlu rüzgarı AKP'nin içine girdiği kimi çıkmazlarla da birleştiğinde en azından ilk genel seçimlere kadar devam edeceğe benziyor. Söylem düzeyinde yaşanan bu solculaşma ülkede sol olarak var olan herkesin bir biçimde ilgilenmesini zorunlu kıldığı gibi solculaşmanın da ötesinde AKP iktidarında şu ya da bu şekilde yaşanacak bir kriz memleketin ve sınıf mücadelesinin geleceği bakımından da büyük önem taşıyor.

İkincisinden başlayalım; AKP'nin 8 yıllık iktidarı altında kurduğu görülmemiş egemenlik sistemi, son pürüzlerin de ortadan kaldırılması ile kesin zaferini ilan etmenin eşiğinde duruyor. Her alanda yaşanan kadrolaşma tamamlanırken, egemen sınıflara karşı başkaldıran herkes bu 'tamlaşmış' devlet aygıtının çeşitli müdahalelerinden nasibini alıyor. Toplumun resmi olmayan geniş kesiminde de mevcut örgütlenme cemaat ilişkileri üzerinden tesis edilmiş durumda. Siyasal iktidarın devletle tam bütünleşmiş bu yeni yapısı tüm muhalif kesimler için ciddi sorunlara yol açtı. TEKEL örneğinde görüldüğü gibi; başkaldıran işçileri Abdi İpekçi'de gaza boğan Emniyet Müdüründen işçilerin yattığı yerden para kazanmak istediği yalanını savuran gazete ve televizyonlara, direnişe geçen işçilerin çevre esnafa rahatsızlık verdikleri palavrasını uyduran validen son kertede işçileri satan Türk-İş başkanına kadar herkesin AKP'li olduğu su sızdırmaz bir düzenin sonuç almak bakımından elverişli olmadığı açıktır. Yıkılmaz bir düzen tarif ettiğimiz sanılmasın. Ancak parçalı, kendi içinde çekişme ve sorunlar yaşayan bir devlet mekanizması yekpare bir bütünlük arz eden bir devletten çok daha elverişlidir. Kılıçdaroğlu ile yükselen sistem içi muhalefet memlekettin kökleşmiş hiçbir sorununu çözme becerisine sahip olmasa dahi bu yekpare düzen içinde yaratabileceği çatlaklar bakımından değerlendirilmelidir. 8 yıldır süren bu vahşi düzenin uygulayıcılar düzeyinde dahi kesintiye uğraması bu bütünlük içinde devam etmesinden daha iyidir. Parçalı bir devlet düzeni altında emekçiler için tamamen dolaylı ama bir o kadar da önemli mücadele alanlarının, kazanım ihtimallerinin açılacağını öngörmek zor değildir. Sosyalistler olarak burjuva siyasetiyle, diğer bir deyişle düşman saflarla olan ilişkimiz futbolla aynı düzeye inmeyecekse bu alanı dikkatli izlemek gerekir.

Solu bu sürece daha yakından bakmaya zorlayan ilk etken ise söylem düzeyindeki solculaşmadır. CHP'nin bir burjuva partisi olduğu bilgisine erişmiş olmak yeterli değildir. Solun yıllardır dile getirdiklerinden bazılarını törpüleyerek de olsa solun ulaşabildiğinden çok daha geniş kitlelere mal etmeye hazırlanan bir siyasal güç karşısında kayıtsız kalınamaz. Artık “faşist” ya da “ulusalcı” CHP diyerek de işin içinden çıkmak kolay olmayacaktır. Bugüne dek dar alanda iş yapan bu tarzdan fazlasını edinmek, solun bir kısmının uzun zamandır düşman saflarda gördüğü sosyal demokrat tabanla eleştirel fakat kazanıcı bir ilişki tutturabilmek önem kazanıyor. Diğer yandan estirilen rüzgâr karşısında kitlesini tutabilmek adına paniğe kapılıp ‘CHP ile uğraşma’ çizgisi özellikle TKP'de kendini belli ediyor: “Korkmuyoruz” açıklamaları ile gizlenmeye çalışılan paniğin altında oy hatta üye kaybından duyulan tedirginlik kendisini açık bir biçimde hissettiriyor! TKP’nin ‘kitlesini kendinde tutma’ gayesi o kadar ağır basıyor ki, emekçilerin asgari taleplerinin geniş bir tabanda meşrulaşma potansiyelinin varlığı es geçilebiliyor! İki partinin de aynı kitleye yönelmesinde bir sorun yok. Yıllardır sosyal demokrasiye umut bağlamış insanları sosyalizme kazanmak zaten izlenmesi gereken bir hat. Sorun daha ziyade bu kitlenin örgütlenmesi sürecinde ne kadar dönüştürüldüğü, ideolojik politik tutuların temelinin ne kadar sağlam ve açık anlatıldığıdır. Ancak buralarda bir sorun varsa bu rüzgardan tedirgin olmak için de ciddi gerekçeler var demektir. Aynı rüzgar bu taleplerin Yavuz Alogan'ın deyimiyle bir amortisör işlevi görerek etkisiz kılınmasını tehlikesini de içeriyor. 89'da yükselen işçi hareketinden sonra SHP'nin seçim kazanması bunun yakın tarihteki en çarpıcı örneğidir. Ancak bu deney sosyalistlerin şimdiye oranla çok daha etkisiz olduğu koşullarda gerçekleşmişti. Şimdi ise ideolojik mevzilere çekilmek yerine politik alana her zamankinden daha çok sahip çıkmak, AKP karşıtı mücadeleyi neo-liberalizmin temellerine vuracak biçimde daha da sertleştirmek gerekir. Esen rüzgâra kapılanlara salt sosyalizm propagandasından çok -ya da en azından onunla birlikte- sorunların pratik çözümünü gösterecek bir siyasal hat örmek gerekir.

Yeni CHP karşısında tepkisiz kalmak ile paniğe kapılıp okun sivri ucunu buraya yöneltmek arasında doğuracağı sonuçlar bakımından pek var bulunmuyor. Tepkisiz kalma tutumu nasıl memlekete dair bir siyasi kaygıdan uzaksa, duyulan tedirginlik de memlekete dair olmaktan çok dar çıkarlarla ilişkilidir. Oysa bizden olmayan bir siyasal gücün, solun bazı temel vurgularını da kullanarak kitlelere gitmesinin yaratacağı olanaklar küçümsenemez. En azından Kürt düşmanı olmaktan çıkmış bir sosyal demokrat kitle ile tartışabilmek dahi bu anlamda katkı sayılabilir. Diğer yandan AKP'nin elinin zayıflaması, daha çelişkili ve parçalı bir egemen sınıf siyasetinin varlığı da sınıf mücadelesi bağımsız varlığını koruduğu sürece ciddi olanaklar sunacaktır.{jcomments on}