Sosyal demokrasi nerden nereye?

Orhun Demir -

Şurası kesin ki; Baykal’dan sonra CHP’nin kabuğu çatlamıştır. Bu çatlaktan ‘yeni solcu’ların ve liberallerin özlemini çektiği daha liberal, yani ‘daha yeni bir sosyal-demokrasi’ mi çıkar; yoksa eski sosyal demokrasi benzeri bir şey mi çıkar, onu kestirmek şimdilik güç…

socialdemocracySosyal-demokrasi önce ‘devrimci’ olarak çıktı siyaset sahnesine ve ‘devrimci’ sosyal-demokrasinin adı Engels’le, Lenin’le, Lüksemburg’la birlikte anıldı, onlarla özdeşleşti. Sosyal-demokrasinin bir sonraki durağı ise ‘reformizm’ oldu. ‘Reformist sosyal-demokrasi’ devrimci bir müdahaleyle kapitalizmi alaşağı etmekten vazgeçip sosyalizme ‘barışçıl’ geçişin yollarını aramaya koyuldu. Bernstein’ın, Kautsky’nin ya da Menşevikler’in ‘sosyal-demokrasi’si, reformist de olsa, sosyalizmi henüz rafa kaldırmamıştı. Ya da sosyalistliği tartışılır da olsa, ‘sosyal’lliğinden kuşku duyulmazdı ‘reformist sosyal-demokrasi’nin.
Sosyal-demokrasinin son durağı ise liberalizm oldu. Reformizme geçerken devrimciliği rafa kaldırıp ‘sosyal’likle yetinen sosyal-demokrasi, liberalizme geçerken ‘sosyal’likten de kendini azad etti. Burjuvazinin neo-liberal karşı saldırısı işçi sınıfının bir asırlık kazanımlarını yok etmeye çalışırken, sosyal-demokrasi de bu saldırıdan kendine düşen payı fazlasıyla aldı: İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda Avrupalı sosya-demokratların ‘demokratik-sosyalizm projesi’ olarak niteledikleri ‘Avrokomünizm’; 1980’den sonra, AB adıyla anılacak olan emperyalist-kapitalist projenin ‘sol’ yanına eklemleniverdi.

Kıta Avrupası’ndaki dönüşümün aynısı Britanya’da da yaşandı: Devrimci hiçbir yanı bulunmamasına ve ağırlıklı olarak işçi aristokrasisini temsil etmesine rağmen; son derece gelişmiş bir sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim sistemi yaratan, İngiliz işçi sınıfı ile gerek sendikalar aracılığıyla ve gerekse de dolaysız yoldan organik bağlar kuran İngiliz İşçi Partisi, neo-liberalleşme sürecine girildiğinde, işçi sınıfının baş düşmanı kesildi. Sağlıktan eğitime, sosyal güvenlikten sendikal örgütlülüğe en kapsamlı saldırılar İşçi Partisi’nin iktidar olduğu dönemlerde Tony Blair’ın başbakanlığı zamanında gerçekleşti. Uzun lafın kısası; Chartist Hareket ile başalayıp, Marks dahil zamanın bütün devrimcilerini heyecanlandıran Britanya sosyal-demokrasisi, Fabiancılıktan işçi aristokrasisi yaklaşımına kadar bütün ‘sol’un tadına baktıktan sonra, kararı Thatcher’in neo-liberalizminde kıldı.  

Ortanın solundan Karaoğlan’a

Sosyal-demokrasinin Türkiye’deki serüvenine bakmak gerekirse, Türkiye sosyal-demokrasiyi 1960’larda, CHP’yi ‘ortanın solu’nda tanımlayan İsmet İnönü ile tanıdı. Kemalizmle sınırlandırılmış kamuculuk ve iktisadi devletçilik dışında, özellikle de ‘sınıf’ adına herhangi bir şey yoktu bu sınırlı sosyal-demokraside…

1970’ler ise Türkiye’de sınıf mücadelelerin en keskin olduğu dönemdi ve bu dönem sosyal-demokrasinin de sola doğru evrilmesine yol açtı; bu evrimden de Karaoğlan çıktı. Bir başka deyişle, sosyal-demokrasinin yeni sembolü artık ‘İsmet Paşa’ değil, ‘Halkçı Ecevit’ti. Toprak reformları, köy kooparetifleri, reel ücret seviyesinin yükseltilmesi, solcu sendikalar ve hatta devrimci-sosyalist sol ile kurulan ilişkiler Karaoğlan ‘sosyal-demokrasi’sinin karakteristik özellikleri oldu. Gün geldi ABD hegemonyasına, gün geldi IMF’ye ve TÜSİAD’a, gün geldi 12 Mart sürecine ve kontrgerillaya –tabii ki sosyal-demokrasinin sınırları dahilinde- kafa tutuldu.

12 Eylül ile birlikte önü açılan neo-liberalizm, her şeyi olduğu gibi, ‘Karaoğlan sosyal-demokrasisi’ni de değiştirdi; Ecevit’i değil ama Karaoğlan’ı kesinlikle tasfiye etti. 1990’ların başlarına kadar, sermaye için dikensiz gül bahçesine çevrilen siyaset arenasında ANAP istediği gibi at koşturdu. At koştururken önüne çıkan tek engel ise 1988-89 Bahar Eylemleri olarak bilinen işçi eylemleri oldu. Bu eylemler aynı zamanda, Türkiye özelindeki reformist sosyal-demokrasinin son kez dirilmesinin de nesnel zeminini kurdu ! Erdal İnönü’nün SHP’si -Karaoğlan’ın CHP’si kadar iddialı olmasa da- ANAP karşıtı politikaları ile ön plana çıktı ve 1989 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. Fakat bu sürecin arkası gelmedi; gerek sosyal-demokrasiyi sola çekecek kitle hareketlerinin kesilmesi, gerek Kürt sorunu’nun SHP’yi çıkmaza sokması ve gerekse de sosyal-demokrat belediyelerin ‘rüşvet ve yolsuzluk’la özdeşleşmiş kurumlar haline gelmesi reformist sosyal-demokrasinin de sonunu getirdi ve siyaseten ulusalcılık iktisaden ise saf bir liberalizmle özdeş ‘yeni sosyal demokrasi’ nihayet ortaya çıktı.    

‘Eski’nin ‘daha yeni’ ile savaşı

Deniz Baykal’dan Hüsamettin Özkan’a, İsmail Cem’den Kemal Derviş’e ve hatta Mustafa Sarıgül’e kadar birçok ismi kapsayan bu ‘yeni sosyal-demokrasi’nin ‘sosyal’liğinden bugüne kadar hep yeller esti: Piyasa ekonomisi, özelleştirmeler, mali ve ticari liberalizasyon, IMF anlaşmaları, Dünya Bankası kredileri, AB üyeliği, tarım sübvansiyonlarının kaldırılması gibi ne kadar neo-liberal kurum, düzenleme ya da uygulama varsa, yeni sosyal-demokrasi tarafından sahiplenildi.

Bugün ise “yeni sosyal-demokrasi’nin içinden eski bir sosyal-demokrasi çıkar mı”, tartışması yapılıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin yeni genel başkanı olmasıyla birlikte herkesin gündeminde olan bu tartışmanın özü; ‘sosyal’liğini yeniden hatırlayan, düzenin sınırları dahilinde de olsa kamucu bir ekonomi politikası güdebilecek, emperyalist odaklara ve taşeronlarına ‘azıcık’ da olsa mesafe koyabilecek, emekçi sınıflar için cazibe merkezi olabilecek, memleketteki muhafazakârlaşmaya karşı direnç gösterebilecek ‘eski bir sosyal-demokrasi’nin mümkün olup olamayacağı üzerinedir.

Şurası kesin ki; Baykal’dan sonra CHP’nin kabuğu çatlamıştır. Bu çatlaktan ‘yeni solcu’ların ve liberallerin özlemini çektiği daha liberal, yani ‘daha yeni bir sosyal-demokrasi’ mi çıkar; yoksa eski sosyal demokrasi benzeri bir şey mi çıkar, onu kestirmek şimdilik güç… Avrupa’daki örnekler ve Türkiye’nin yaşadığı neo-liberal dönüşüm ‘daha yeni bir sosyal-demokrasi’nin daha yakın olduğuna işaret etse de; Kılıçdaroğlu ‘yeni’siyle arasına mesafe koymaksızın daha çok ‘eski’sine atıfta bulunuyor.

Ama esas belirleyici olan her halükârda sınıflar mücadelesinin şiddetidir. Şöyle ki; Kılıçdaroğlu’nun nereye doğru dümen kıracağı, onun ‘dürüstlüğü ve güzelliği’nden ziyade sınıflar mücadelesinin seyrine bağlı olacaktır. Emekçi sınıfların sazı eline aldığı, sosyalist siyasetin ‘yön verici’ olduğu koşullarda; sosyal-demokrasi ‘Karaoğlan’ı siyaset sahnesine çıkarmıştı. Ne zaman ki sosyalistler kaybetti ve marjinalleşti; o zaman sosyal-demokrasinin de Karaoğlan’a ihtiyacı kalmadı. ‘Halkçı Ecevit’in yerini ‘piyasacı Baykallar, Dervişler, Cemler ve hatta Sarıgüller’ aldı. Sürecin politik belirleyicisi tam da ‘biz’ olacağız yani!

İdeolojik belirleyiciye gelince, o belli zaten! Kılıçdaroğlu’nun nereye evrileceği sorusu, ‘Bernstein-Kautksy’ çizgisinin mi, yoksa ‘Giddens-Blair’ çizgisinin mi Türkiye özelinde kazanacağı sorusudur ve dikkat ediniz bu sorunun ne kendisinde ne de yanıtında ‘Lenin’ yoktur!{jcomments on}