İster asar ister kesersin: Monarşi özlemine demokrasi parfümü

Emre Canpolat -

Liberal cenah, IMF ve AB politikalarına karşı ayaklanan Yunanistan halkının ulusalcı/ergenekoncu olduğunu iddia edecek kadar densizleşmiş, hemen her iktidar düzlemine ait “benden olmayan şeytandır” düsturunu benimsemiştir.

tayyip1Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından çıkan başkanlık sistemi önerisi sağ/muhafazakar cenahtaki yazarlar tarafından bir işaret fişeği gibi algılandı ve takip eden günlerde, başkanlık sisteminin Türkiye için pek yararlı olduğundan dem vuran yazılar ardı ardına dökülmeye başladı. Meselenin padişahın ağzına bakan kalemşorlardan daha fazlasını içerdiğini ise, Erdoğan’ın, 23 Nisan seremonileri kapsamında tahtına bir süreliğine, sembolik olarak oturan ilkokul öğrencisine verdiği telkinle anlayabiliriz: “Yetki sende, ister asar ister kesersin!”

Başbakan’ın asıp kesme isteği ya da kullandığı ifadelerle bir anlığına da olsa gün gibi ortaya çıkan bu hevesi, hakkını vermek lazım, son zamanlarda biraz da olsa kursağında kalmış durumda... Geçtiğimiz kış boyunca, Ankara’nın ayazını, her türlü hükümet baskısına rağmen ısıtmayı başaran TEKEL direnişi buna sadece bir örnek... Özellikle son dönemlerde yükselişe geçen emek hareketi yanında, bürokrasinin hemen hemen her kademesini işgal etmiş ve kendisinden hiçbir fedakarlığı esirgemeyen tarikat koalisyonun varlığına rağmen, iktidarını sağlamlaştıracak hemen her düzenlemenin çeşitli pürüzlerle karşılaşması, sözü edilen cenahı çileden çıkarmaya yetmektedir.

Gün akşamlıdır devletlüm!

Erdoğan’ın dizinin dibinde konuşlanan kalemşorlar, onun çok kısa bir biçimde bahsettiği bu önerinin ne kadar doğru olduğunu keşfetmekle meşguller şu sıralar. Türkiye’deki bürokratik vesayet, tarikat vesayetiyle ikame edilmeli örneğin, ilk keşif bu. Bu argüman onların dilinde “milletin egemenliği” halini almış durumda tabii ki. Örneğin, sözünü ettiğimiz yazarlar açısından YÖK’ün, ilk başlarda bürokratik vesayetin bir parçası olarak görülmesi, akabinde AKP’nin dümenine girmesiyle birden bire “milletin” kurumuna terfi etmesinin bir sakıncası yoktur. En nihayetinde YÖK, İmam Hatiplileri üniversitelerdeki ilgisiz bölümlere doldurmakla ve akademiyi tarikatların çiftliği haline getirmekle meşgul. Kaptan değişti, dümen yine üniversitelerin özerkliği rotasını izlemiyor. Bundan daha büyük hizmet olur mu?

Başkanlık sistemini, devletin geçirdiği eksen değişikliğine kalıcı bir gömlek olarak geçirmek isteyenlerin önemli bir argümanı da zorlama sınıfsal analizlere dayanıyor. Şu sıralar Türkiye’nin demokrasiyle değil bürokratik oligarşiyle yönetildiğini keşfedenlerin sayısı da az değil. Buna göre bürokratik oligarşi, geçirdiğimiz üç darbeyle aşamalı olarak gelmiş, siyasal iktidarların çeşitli uygulamalarıyla pekişmiştir. Öyle ya, iktidardakilerin de övünerek takipçisi olduklarını söyledikleri, on yıllardır Türkiye’yi yöneten sağ/muhafazakar kesim ve o bahsettikleri bürokratik oligarşi hep farklı klikler olagelmiştir! Takip etmekten de öte, sözü edilen cenahın bayraktarlığını yapanların, 12 Mart ile 12 Eylül’ü coşkuyla alkışladıklarını ve 1982 Anayasasını, bugünlerde dillerine pelesenk ettikleri askeri/bürokratik vesayetle bu ülkenin başına ördüklerini hatırlamak istememektedirler.

Sıralananlarla bağlantılı diğer bir keşif ise güçlü bir başkanın varlığıyla yasama, yürütme ve yargının yetkilerinin birbirine karışmayacağının varsayılması. Halbuki, sağ/muhafazakar kesim dışında, her durumda hükümete yeşil ışık yakmış en liberal ağızlar dahi, kuvvetler ayrılığının dünyada tam olarak sadece ABD’de uygulanan başkanlık sistemiyle büyük bir riske gireceği ve Türkiye’de muhalefete kesinlikle yaşam hakkı tanımayacağı görüşünde birleşiyor. Tek bir başkanın/siyasi iradenin hakimiyetine dayanan sözü edilen sistemde, halk hem başkanı hem parlamentoyu seçmektedir. Ancak parlamentonun başkanı görevden alma ya da kısıtlama gibi bir gücü bulunmamaktadır. Bu nedenle, başkanlığa hakim olan çizginin, mutlak hakimiyetinden her zaman rahatlıkla bahsedilebilir. Bu sistemin tam olarak, politik yelpazesi son derece kısıtlanmış olan ABD’de uygulanması bir tesadüf olarak algılanmamalıdır.

En son taraf gazetesinin Yunanistan’daki halkın haklı isyanını “Antik Yunan ulusalcılığı!” manşetiyle vermesi, AKP cenahının içinde bulunduğu psikolojik durumu açıklamaya yetmektedir. IMF ve ABD/AB karşıtlığını suç olarak gören bu psikolojik rahatsızlığın denklemi, küresel sermayenin yönelimleri ve onların yerli işbirlikçilerine karşı olan her kesimin ergenekoncu ilan edilmesine dayanmaktadır. Bu cenah, IMF ve AB politikalarına karşı ayaklanan Yunanistan halkının ulusalcı/ergenekoncu olduğunu iddia edecek kadar densizleşmiş, hemen her iktidar düzlemine ait “benden olmayan şeytandır” düsturunu benimsemiştir. Türkiye’yi 8 yıldır yöneten ve devlet içindeki gerici eksen kaymasının baş aktörü AKP iktidarı ve onu destekleyen kesim, bu gibi kaygılar ve dürtüler çerçevesinde başkanlık sistemi tartışmalarını dillendirmeye başlamışlardır. AKP’nin devletleşmesi sürecinin önemli bir ayağının da, kendi ideolojik yönelimini ve küresel kapitalist sistemin gereklerini daha rahat dayatabileceği bir siyasal sisteme yönelmek olduğu söylenebilir.

Anlaşılan o ki AKP ve şürekası, sahip oldukları paranoyakça kaygı ve korkuların etkisiyle, gün bu gündür şeklinde düşünüp, karanlık çökmeden önce çok daha büyük yapısal dönüşümleri dayatmanın gayreti içine girmiştir. Güneş AKP’nin gölgesini büyüttükçe, asıp kesme isteği daha çok ortaya çıkmış gibi görünüyor.{jcomments on}