Orhun Demir -
İktisadi gerçekler ve tarih üç somut durumu ortaya koymaktadır: Birincisi neo-liberal ekonomi politikaları IMF’siz de yürütülebilir; ikincisi ise Türkiye ekonomisine bir süredir yeterince sıcak sermaye akışı gerçekleşmektedir ve dolayısıyla ek bir sermaye girişinin aciliyeti yoktur. Son olarak ise, AKP’nin ihtiyaç olduğunda, IMF’siz adım atmadığı da aşikardır.
Geçtiğimiz ayların en önemli gündemlerinden biri de, IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapılıp yapılmayacağıydı. Nihayet Mart ayında, IMF ile yürütülen müzakereler sonucunda mutabakat sağlanamadığı ve yeni bir anlaşma yapılmayacağı hükümet tarafından duyurularak, Tayyip Erdoğan’ın ‘Davos’tan sonra bir kez daha dünyaya ‘kafa tuttuğu’ ve IMF’ye karşı çıktığı safsataları yayılmaya başladı. Özellikle Zaman ve Yeni Şafak gibi AKP’ye yakın basında IMF ile yeni bir anlaşma yapılmaması, ‘AKP’nin IMF’ye teslim olmaması, direnmesi’ şeklinde yorumlandı.
Sürece biraz daha yakından bakıldığında ise, tablo yandaş medyanın göstermek istediğinden oldukça farklı görünüyor insan olanın gözüne… Öyle ki; ortada ne direniş var ne de bir kafa tutuş! Ola ola biraz burjuvazi içi çıkar farklılaşması, bir miktar seçim/referandum yatırımı, ama çokça da çarpıtma ve abartma…
Öncelikle; AKP hükümetinin şu an uyguladığı ve önümüzdeki yıllarda uygulayacağı ekonomi politikalarının “IMF’siz bir IMF programı olduğu” ülkenin birçok iktisatçısı tarafından zaten dile getirilmiş bulunuyor. Orta Vadeli Program (OVP) adı verilen ve Türkiye’nin 2009-2012 yılları arasındaki iktisadi yöneliminin temelini oluşturan ekonomi programına göre; kamu harcamalarının kısılması en önemli ekonomik hedeflerden biri olarak belirlenmiş durumda… Aynı şekilde işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve bu sayede sömürünün derinleştirilmesi OVP’nin önemli bileşenlerinden biri... Bunların yanısıra; bütçe gelirlerinin arttırılmasının yolu olarak ‘özelleştirme gelirlerinin arttırılması’nın gösterilmesi de neo-liberalizmin, IMF’siz de olsa, aynı neo-liberalizm olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Yani, sürecin boyutlarından birinin özeti: ‘AKP’nin neo-liberal politikaları uygulamak için IMF’ye ihtiyaç bile duymaması’dır!
Sürecin diğer boyutu ise, Türkiye ekonomisinin IMF ile yapılan anlaşma sonrasında gelecek olan sıcak para akışına ne kadar ihtiyacı olduğuyla ilgilidir. 2009 yılının Kasım ayından itibaren Türkiye’ye doğru yeniden bir sıcak para akışı başlamıştır. Kuşkusuz, neo-liberalizmin hüküm sürdüğü belirsizlik koşullarında, söz konusu net sermaye transferinin ne kadar süreceği belli değildir. Fakat bu transferin acil sıcak para akışına duyulan gereksinimi bir süre öteleyeceğini söylemek mümkündür. Sözün özü, piyasanın ihtiyaç duyduğu sıcak para akışı için –en azından şimdilik- IMF’ye ihtiyaç duyulmamaktadır.
Türkiye’deki sermaye sınıflarının kendi aralarındaki çıkar farklılaşması da meselenin diğer boyutudur. Son 30 yıldır gerek ulusal ve gerekse de uluslararası iktisadi ve siyasi koşulların uygunluğu sayesinde serpilip gelişen, AKP iktidarı sürecinde ise TÜSİAD ile rekabet edebilecek kadar ‘söz’ sahibi olan MÜSİAD çevresinin çıkarları dikkate alındığında, IMF ile yeni bir anlaşma yapılmamasının iktisadi temelli bir gerekçesi daha kendini göstermektedir. MÜSİAD, tüm etkinliğine ve gücüne rağmen, hala görece küçük sermaye gruplarının bir araya gelmesiyle oluşan ve ana yönelimi ‘ihracat’ olan sermaye gruplarının örgütüdür. Dolayısıyla, IMF ile yapılacak bir anlaşma ve akabindeki sermaye transferi, zaten yeterince para akışı olan bir piyasada, MÜSİAD’da kümelenen sermaye gruplarının rekabet gücünü düşürecek ve ihracata engel teşkil edebilecek sonuçların ortaya çıkma ihtimali artacaktır.
AKP’nin IMF aşkı
IMF’ye kafa tutma iddiasının bir safsata olduğunu ortaya koymak adına AKP dönemindeki Türkiye-IMF ilişkilerine kısaca göz atılabilir: AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde, Kemal Derviş’in getirdiği ve katıksız bir IMF programı olan neo-liberal sürecin yürütücüsü oldu. Emek düşmanı bu programı yürütmekle kalmadı ve ülke ekonomisi 2001 krizini atlattıktan sonra bile, 2005 yılında IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzaladı. Yapılan bu anlaşmanın 2005-2007 yıllarını kapsayacak biçimde devrede tutulduğu düşünülecek olursa da, emek düşmanlığının ve IMF’ye olan bağımlılığın AKP’nin de bir karakteristiği olduğu kolayca anlaşılacaktır. Benzer biçimde, 2008 yılında mali piyasalarda başlayan ve ekonominin bütün alanlarına doğru genişleyen kriz söz konusu olduğunda AKP’nin ilk tercihi yine IMF olmuştu. Aynı yıl Türkiye’den 10 milyar dolar civarındaki sermaye çıkışı, Türkiye ekonomisinin kronik hastalığı olan ‘yüksek dış borç’ ve ‘yüksek dış açık’la birleştiğinde, IMF ile masaya oturmak AKP için sadece bir zorunluluk değil; aynı zamanda kemikleşmiş bir ekonomi politikasının doğal sonucuydu.
Sonuç itibariyle iktisadi gerçekler ve tarih üç somut durumu ortaya koymaktadır: Birincisi neo-liberal ekonomi politikaları IMF’siz de yürütülebilir; ikincisi ise Türkiye ekonomisine bir süredir yeterince sıcak sermaye akışı gerçekleşmektedir ve dolayısıyla ek bir sermaye girişinin aciliyeti yoktur. Son olarak ise, AKP’nin ihtiyaç olduğunda, IMF’siz adım atmadığı da aşikardır.
Bütün bu ekonomik nedenlerin yanı sıra, IMF ile anlaşma yapılmaması hükümetin seçim/referandum öncesi bir ‘yatırım’ı olarak da okunabilir. Bilindiği üzere geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde, Tayyip Erdoğan Davos’ta önüne geleni azarlamış ve ‘milli kahraman’ mertebesine yükseltilmişti. ‘Davos’ta İsrail’e ve BM’ye kafa tutan adam’ şimdi de IMF’ye kafa tutuyordu: İsrail ile tonla iktisadi ve askeri anlaşma yapan Tayyip Erdoğan, Davos’ta nasıl mazlum Filistin halkının yanında olduğunu ilan ettiyse; şimdi de neo-liberal ekonomik programları aynen uygulayıp, IMF’ye öyle karşı çıkıyor ve IMF’den nefret eden Türkiyeli emekçilerin gözünde bir kez daha meşrulaşmaya çalışıyordu.
Ama Tayyip Erdoğan geç kaldı. Emekçi sınıflar Tayyip Erdoğan’ın IMF’ye kafa tutmadığını, tam aksine emekçilerle kafa yapmaya çalıştığını artık çok iyi biliyor! Çünkü ortada ne bağımsız bir ekonomi yönetimi, ne de emekçi yandaşlığı vardır! Ortada olan, IMF direktiflerini, IMF henüz o direktifleri vermeden uygulamaya koyan bir sermaye hükümeti vardır -ve illa ayrılması gerekiyorsa- AKP hükümeti kendisinden önceki hükümetlerden bu yönüyle ayrılmaktadır!
{jcomments on}