Emre Canpolat -
Filmin Gülen cemaatinin geçmişine yaptığı doğrudan işaret bir yana, Eşrefpaşalılar, Fethullah Gülen cemaatinin devletin birçok kurumuna doluştuktan sonra kendi tarih-geçmiş anlayışlarını da inşa etmeye başladığının ve bunu tüm Türkiye'ye alternatif bir toplumsal algı olarak benimsetmeye çalıştığının da bir göstergesi...
Türkiye’nin politik evreninde yaşanan güçlü eksen kayması ve çatışma, sinemada da kendini hissettiriyor. AKP devletleşirken, onun politik duruşu içinden gelişen ve yine onun ideolojik söylemlerini sinemada dillendiren bir girişim göze çarpıyor. Bu girişim geçtiğimiz ay içinde Eşrefpaşalılar özelinde somutlaşırken, bu eğilimin yanında daha liberal yaklaşımlar da ortaya çıkıyor. Türbanlı Büşra’nın hikayesi ise sözü edilen çatışma ekseninde, her iki tarafa da vurma gayreti içinde olan beyhude bir barış arayışı olarak özetlenebilir.
Eşrefpaşalılar: Yeşilçam Soslu Propaganda
Geçtiğimiz yıl içinde birkaç defa, Yeşilçam’daki imamların ve dindar karakterlerin büyük ölçüde sorunlu olduğundan yakınan Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, cemaatlerin sinemaya da el atacağının mesajını vermişti. Bunun üzerinden çok geçmeden, verdiği röportajlarda sinemadaki “kötü imam” karakterini eleştiren bir film yaptıklarını belirten Eşrefpaşalılar’ın yönetmeni Hüdaverdi Yavuz, “iyi imam” karakteriyle sevginin filmini yapmaya çalıştıklarını söyledi. Ancak Eşrefpaşalılar’da sevgiden daha farklı şeylerin işlendiği daha ilk bakışta görülebiliyor. Başrol oyuncusunun Yeni Şafak gazetesinde yazar olan kardeşi, filmde sevgi dışında bazı şeylerin işlendiğini şu sözlerle ifade ediyor: “80 yıllık 'paradigma'larının içine tükürüyor, Eşrefpaşalılar” (1)
Eşrefpaşa’ya tayini çıkan başrol oyuncusu Hoca, alışılagelmiş imamlardan farklı, yoldan çıkan mahalleliyi adam etmeye kararlı, bir Darwin okuyucusu, yaptığı sohbetlerde dinden anladığı kadar bilimden de ‘anladığını’ kanıtlıyor. O, çevresine bilinç, iman ve ‘sevgi’ taşıyan bir nefer. Bunun yanında mekanın ve başrol oyuncusunun özel bir önemi var. Mekanın İzmir’in Eşrefpaşa semti olması ve bir zamanlar İzmir’de vaizlik yapan Fethullah Gülen’in ilk ekibinin yine bu mahallede oluştuğunun özellikle cemaate yakın kişilerce filmi ele alan yazılarda dillendirilmesi, işin sadece dine çağrı aşamasıyla sınırlı olmadığını da gösteriyor. Bilindiği gibi Fethullah Gülen, İzmir’in Eşrefpaşa semtinde örgütlenmeye başlamış ve yine o bölgede, esnafın da yardımıyla ‘ışık evleri’ olarak da bilinen evleri kurmuştur. Filmin başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkan Hoca, Fethullah Gülen’in kendisini açıkça temsil ediyor. Yoldan çıkan mahalleliyi dine döndürmesinin yanında, sokakta maç yapan gençleri toplayıp kahvenin bir köşesinde ders vermesi ise ‘gönlü sevgiyle dolu’ olan Hoca’nın ilk ışık evi girişimini ve Gülen cemaatinin eğitim kurumlarına verdiği ‘önemi’ hatırlatıyor. İzlediğimiz aslında Gülen cemaatinin basit bir propagandası! Türk film geleneğinin pek çok öğesiyle süslenmiş kabuğunu çekip çıkardığımızda, Eşrefpaşalılardan geriye binlerce yıllık bilindik dine dönüş teranesi ve Türkiye’nin güncel politik ortamı düşünüldüğünde Gülen cemaatinin çiğ bir propagandası kalıyor. Nitekim, Gülen cemaatine yakın iş yeri ve dersanelerden gelen “bindirilmiş kıtalar”ın, ücretsiz biletlerle ilk günden itibaren sinema salonlarını doldurduğu da gelen haberler arasında.
Filmin Gülen cemaatinin geçmişine yaptığı doğrudan işaret bir yana, Eşrefpaşalılar, Fethullah Gülen cemaatinin devletin pek çok kurumuna doluştuktan sonra kendi tarih-geçmiş anlayışlarını da inşa etmeye başladığını ve bunu tüm Türkiye’ye alternatif bir toplumsal algı olarak benimsetmeye çalıştığının da bir göstergesi... Bu toplumsal algı, sadece Yeşilçam’daki imamların ya da dindarların temsiline savaş açmış durumda değil, söylendiği gibi 80 yıllık paradigmaların köktenci bir biçimde reddine dayanıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın filmin galasına özel önem atfedip AKP’nin önde gelen kurmaylarıyla katılması ve bu galada Eşrefpaşa Kasımpaşa benzerliğine vurgu yapılması, Eşrefpaşalılar’da anlatılan İslamcı-örgütsel hattın, iktidar partisinin toplumsal algısının temelini oluşturduğunu da kanıtlıyor.
Büşra: Beyhude Bir Çaba
2010 Mart ayında vizyona giren bir diğer film olan Büşra, yönetmeni olan Alper Çağlar tarafından şu şekilde özetleniyor: “ Filmimiz ‘hepimiz kardeşiz, geçinebiliriz, isteyen türban taksın, isteyen takmasın’ mesajı vermiyor. Biz filmde ‘birbirinize beslediğiniz önyargınız sizi yalnızlaştırmış, şu anda çok vahim durumdasınız. Kendinize çekidüzen verin’ diyoruz” (2)
Filmin mesajındaki liberal iyimserlik hemen göze çarpıyor. Çağlar’ın sözlerine hakim olan bu öz, beklendiği gibi filmin geneline de hakim. İzleyici Büşra’da, Türkiye’de muhafazakar olmakla olmamanın politik nedenlerini asla göremiyor. En azından bir fikir dahi edinemiyor. Konuya salt Türkiye’de türban taraftarlığı ya da karşıtlığı üzerinden bakmanın naifliği ve yanlışlığı bir yana, türban mevzusuyla alakalı olarak Türkiye’deki tarikat gerçekliğine dokunmayan her yaklaşım yanlış olmaya veya eksik kalmaya mahkumdur. Muhafazakar ve zengin bir ailede büyüyen Büşra, esasen doğduğundan beri içinde bulunduğu baskı ortamından oldukça bunalmıştır. Aldığı dini kültürden çok rahatsız olmasa da, babasının çizdiği katı sınırlar içinde yaşamanın ona verdiği sınırlanmışlık hissi büyüktür. Bu sınırlanmışlık hissi, yine oldukça muhafazakar olan aile dostlarının oğlunun, bir gün müstakbel eşi olarak takdim edilmesinde doruk noktasına çıkıyor ve patlıyor. Bütün bunlar olurken de, tesadüf eseri tanıştığı cumhuriyetçi bir gazetenin dik başlı yazarı olan Yaman’la ciddi bir ilişkinin eşiğinde buluyor kendini. Büşra’nın yaşadığı bu ikilem ve sevgili adayının beraber olduğu kadın ile onun arkadaş ortamında yaşadıkları, sadece türban takmış olmak ve olmamak seti içinde aktarılıyor. Hatta Büşra’nın Yaman’la olan ilişkisi de bu minvalde ilerliyor. Yaman, türbanlı biriyle yakınlaştığı için çevresince eleştirilirken, Büşra için bu ilişkinin gün yüzüne çıkıp tartışmaya açılma ihtimali dahi yok. Fakat Büşra dahil, Türkiye’deki milyonlarca türbanlı kadının yaşadığı benzer sıkıntılar aile baskısı mefhumuyla açıklanamaz. İnsanları yalnızlaştıran muhafazakar baskı, büyük ölçüde tarikatların yükselişe geçmesi ve buna bağlı olarak geleneksel rollerin toplum içinde sürekli olarak canlı kalmasıyla ilişkilidir.
Filmin üzerinde uzun uzun düşünüldüğü aşikar olan sahnesi ise Büşra’nın katıldığı maskeli bir partide geçiyor. Nazi kostümü giyen bir genç, ilk başta Büşra’nın türbanını maske sanıyor. Büşra’nın maskeli değil de gerçekten türbanlı olduğunu anladığında ise ağzından şu cümleler dökülüyor: “Arkadaşlar bakın partimize kimler teşrif etmiş! Buralara da mı girdiniz? Müziği mi kısalım? Daha mı kapalı eğlenelim? İran mı olalım, gizli mi yapalım bunları?...Yetmedi mi? Ülkeyi beş paralık ettiniz! Aleme taşak oğlanı ettiniz! Toprak sattınız yetmedi mi? Yetmedi mi? Defolun gidin artık!”. Duyduğumuz bu sözlerden sonra ise Nazi kostümlü gencin Yaman’dan esaslı bir dayak yemesini yine Büşra engelliyor. Biz de türbanlı Büşra’ya yapılan faşist saldırının insani bir biçimde bertaraf edilmesinden duyduğumuz mutluluğu yaşıyoruz! Böylece, filmin kurgusu gereği, “nazi”nin Türkiye’nin dönüşümü üzerine söyledikleri ise bir çırpıda faşizmle eşdeğer oluyor. Emperyalizm destekli “ılımlı İslamcı” hükümete yönelik eleştirilerin, Büşra’nın kişiliğine yönelik bir saldırı olarak, bir “nazi” tarafından dillendirilmesi, söz konusu eleştirilere karşı filmin tavrını açıkça gösteriyor. Bir anda kendimizi, AKP’nin politikalarına yönelik daha bağımsızlıkçı ve aydınlanmacı tepkilerin, bireysel olarak türban takan birine gösterilen faşizan düşmanlıktan pek de farklı olmadığı “gerçekliği” içinde buluyoruz. Büşra’da karşımıza çıkan bu kurgu, Türkiye’de türban sorununun bireysel tercihler ve bireysel tepkiler düzeyinde ele alınamayacağını bir kere daha kanıtlıyor.
12 Eylül 1980 darbesinden beri, her yerde karşımıza çıkan büyük bir tarikat gerçekliği varken, mevcut iktidarın emperyalizm destekli politikaları bu gerçekliği her geçen gün daha da derinleştirirken, Türkiye’de muhafazakarlığı, türban sorunun ile ona karşı gelişen tepkiyi ve toplumsal yalnızlaşmayı, bireysel düzeyde ele almanın gerçekçi bir yolu yoktur. Büşra’nın özüne hakim olan sözünü ettiğimiz liberal naifliğin tıkandığı nokta burasıdır.
Kaynaklar:
(1) Yeni Şafak Gazetesi
(2) Zaman Gazetesi{jcomments on}