‘Dünya barışı’ derken emperyalistlerin neyi kastettiklerini de biraz sorgulamak gerekir: Irak ve Afganistan işgallerinden sonra bu ülkelerde her gün onlarca insan öldürülmesinin artık ‘olağan’ karşılandığı, Afrika’da insanların ölmeleri için savaşa bile lüzum olmadığı bir dünyada ‘barış’ kelimesini ağzına en son almaları gerekenlerin, ‘barış’ diye tutturmaları kabul edilebilir değildir.
Nükleer enerji; doğal ve sosyal yaşam üzerinde geri dönüşü olanaksız-kalıcı zararlar bırakma potansiyeline sahip olması nedeniyle doğaya ve insana karşı bir tehdittir. Fakat esas tehdit, nükleer enerjinin kendi potansiyeli değil, o potansiyeli harekete geçirecek ve insanlık için tam bir yıkıma yol açtıracak olan emperyalist savaş makineleri ve kapitalist toplumsal ilişkilerdir. Gerçekten de, nükleer enerji ve nükleer silahlanmanın geçmişine bakıldığında, tarihte yapılan her atılımın mutlaka emperyalist bir kuşatma, saldırı ya da çatışma alanına denk düştüğü rahatlıkla söylenebilir: Yarı efsane yarı gerçek olmakla birlikte, Nazi Almanyası’ndaki nükleer silah geliştirme girişimlerinin faşist-emperyalist yayılmacılıkla yakından ilişkili olduğu iddia edilebilir. ABD emperyalizminin SSCB’yi kuşatma politikası olarak nükleer silah geliştirdiği ve tehdit gücünü arttırma yoluna gittiği ise zaten bilinen gerçektir. Nitekim SSCB de bu askeri kuşatmaya karşı kendi nükleer projelerini hayata geçirmiş ve emperyalist tehdide yanıt vermeye çalışmıştır. İsrail’in, dört bir yanı Arap ülkeleri ile çevrili topraklarında, nükleer silahlara sahip olması ise hiç kuşkusuz sadece İsrail’in saldırgan bir devlet olması ile ilgili değil, aynı zamanda emperyalizmin Orta Doğu’daki çıkarlarıyla da ilgilidir. İngiltere’nin ve Fransa’nın, açık bir tehdit ile karşılaşmamaları ve dünyanın jandarmalığına soyunmamalarına karşın, nükleer silah sahibi olmaları ise nükleer silah lüksünün emperyalist güçler için kolay vazgeçilemeyecek bir alışkanlık olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte, şimdi konumuza İran özelinde devam edelim:
ABD başta olmak üzere emperyalistlerin İran’ın nükleer enerji tesisi kurma girişimlerine neden karşı çıktığını da yine bu bağlamda okumak gerekmektedir. Nükleer silahlar emperyalistlerin tekelinde olduğu müddetçe ‘dünya barışı’ için tehdit arzetmezken, İran’ın silah bile değil, sadece tesis kurma girişimi dünya barışı için tehdit oluşturmaktadır! Bu iki yüzlülük artık kimseyi ikna edememekle birlikte, ‘dünya barışı’ derken emperyalistlerin neyi kastettiklerini de biraz sorgulamak gerekir: Irak ve Afganistan işgallerinden sonra bu ülkelerde her gün onlarca insan öldürülmesinin artık ‘olağan’ karşılandığı, Afrika’da insanların ölmeleri için savaşa bile lüzum olmadığı bir dünyada ‘barış’ kelimesini ağzına en son almaları gerekenlerin, ‘barış’ diye tutturmaları kabul edilebilir değildir. Bunun yanısıra, Orta Doğu’da İsrail gibi zaten nükleer gücü olan ve bunu saklama gereği bile duymayan bir devletin varlığı söz konusuyken, İran’ın nükleer girişimlerini kamuoyunda sürekli canlı tutmak, barış politikası falan değil; düpedüz emperyalizmin bölgedeki hegemonyasını güçlendirmeye çalışmaktır.
Düşman henüz dost iken…
İran’ın nükleer girişimleri ise sanıldığı gibi, 1979 İslam Devrimi sonrasına denk düşen yıllara değil, çok daha eskilere gitmektedir: Bugün inanması güç ama, geçtiğimiz ay ortasında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın İran’ı engellemek için Rusya ile yaptığı ve sonuç vermeyen görüşmesinden yaklaşık 50 yıl kadar önce, ABD İran’da nükleer bir güç kurmak için can atıyordu. İran’da Şah Rıza Pehlevi’nin –ki göreve ABD destekli bir darbe ile gelmiştir- iktidarı sırasında, 1967 yılında, Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kurulmuştur. ABD’nin SSCB’yi nükleer güçlerle çevreleme politikasının bir unsuru olarak kurulmuş olan sözkonusu araştırma merkezinin nükleer araştırma reaktörü de yine ABD tarafından sağlanmıştır. Son olarak 1970 yılında ABD’nin öncülüğünü yaptığı bir anlaşmayla da, İran’da 2000 yılına kadar 23 adet nükleer santralin yapılması kararlaştırılmıştır (1979’da gerçekleşen İslam Devrimi sonrasında İran ile Batılı ülkelerin ilişkileri kesildiğinden bu anlaşma uygulanmamıştır).
Sözün özü, ABD başta olmak üzere dünya üzerindeki emperyalist kuvvetler kendi çıkarları doğrultusunda nükleer enerji tesisi inşa etmekten vazgeçmeyecekler, kendisine yakın devletlerin nükleer tesis sahibi olmasına destek verecekler ve hatta İsrail örneğinde olduğu gibi bu devletlerin nükleer silah yapmasına da karışmayacaklardır. Ancak söz konusu olan ‘düşman’ kamp olduğunda, ‘barış’ sözcüğünü papağan gibi tekrarlayacaklar ve ‘barış’ ağızlarından her çıktığında biraz daha kirlenecektir.
{jcomments on}