Uğur Erözkan -
“Soykırım yoktur!” diye diye emperyalist burjuvazinin kapısında kendilerini paralayanlar, Ermeni emekçileri yurttan kovmak için tereddüt bile etmiyorlar! Üstelik meseleye Tayyip Erdoğan’ın penceresinden bakıldığında, İttihatçı paşaların ruhları da gönül rahatlığıyla aklanabilir. Ne de olsa, onlar da sadece “hadi siz başka memlekete” dememişler miydi Ermenilere?
“Benim ecdadım soykırım yapmaz” sözünden ne anlıyorsunuz? ‘Ecdadı’, geniş bir kesim tarafından soykırımla suçlanan birisinin ağzından çıktığında bu cümle bir inkar cümlesi gibi durmuyor mu? Yoksa bu cümlenin ifade etmek istediği “soykırım yapanların mirasını sahiplenmiyoruz” mu? Söz oyununa gerek yok. Göğüslerini gere gere her yerde Osmanlı’nın torunları olduklarını söylemiyorlar mı? Osmanlı deyince akla Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanuni’ler geliyor olabilir. Zafer ve ihtişam çağının mirasını sahipleniyorlar da Abdülhamit’in mirasını sahiplenmiyorlar mı? Pekala Abdülhamit’in mirasını da, ‘Hamidiye alayları’nı da sahiplenirler. Ayrıca şu ‘zafer ve ihtişam çağı’nın sultanlarının ne kadar katliam yaptığını, o mirası sahiplenenlerin nasıl bir kanlı tarihle gurur duyduklarını, başka bir vesile ile tartışmak üzere bir kenara bırakalım. Tartışmamız daha yakın tarihte, 1915’te yaşananlarla ilgili…
Tarihe sahip çıkmak güzel bir şey olabilir. Ancak konu 1915’e geldiğinde işler değişiyor! Hükümet, “bu işi tarihçilere bırakalım” çağrısı yaparak kendine korunma alanı açmaya çalışıyor. Olayın siyasi değil de tarihin alanına giren bir olay olduğuna, bıkıp usanmadan insanları ikna etmeye çalışıyorlar. Böyle söylendiğinde iki aşiret arasında geçmişte bir kavga olmuş da bugün gerçeklerin ortaya çıkarılması isteniyormuş gibi gözüküyor. Hükümet, sorumluluğunu üstlenmek istemediği bir olay söz konusu olduğunda meseleyi tarihçilere havale ederek sorumluluktan kurtulacağını sanıyor. Peki neden korkuyor? Çünkü mirasını büyük bir istekle kabul ettiği ecdadı, yüzyıllar boyunca ‘devletin bekası’ için kardeşini boğazlatmış, fetih seferlerinin güvenliğini sağlamak için kıtır kıtır insan kesmiş, dağlarda insan avlaması için alaylar kurmuş sultanlardan ve bağımsızlık istediği için bütün bir halkı sürgüne göndermiş devlet adamlarından oluşmaktadır da ondan.
İktidarı korumak için katliam yapmak söz konusu olduğunda, zalim bir sultanla İttihat ve Terakki paşaları arasında hiçbir fark kalmadığını tarihe bakarak görebiliyoruz. Tıpkı o mirasa sahip çıkan AKP ile ulusalcılar arasında, Ermeni sorunu söz konusu olduğunda hiçbir fark olmadığı gibi... Her iki taraf da sadece diplomatik bir nedenle, bir devlet politikasını destekledikleri için inkar etmekle kalmıyorlar. Aynı zamanda, su katılmamış bir milliyetçi hezeyanla işi Ermeni düşmanlığına kadar da götürüyorlar. 1915’te yaşanan acıları telafi etmek gibi bir dertleri yok! Tek bildikleri şey “Ermeni soykırımı yok!” diye yeri göğü inletmek… Adına ‘soykırım’ da deseniz, ‘tehcir’ de deseniz; ‘cinayet’ de deseniz, ‘devletin bekası’ da deseniz, birileri devlet politikasının altında ezilmiştir! O yüzden bizim için devletlilerin zor durumda kalması gibi bir sorun yoktur. Meselenin devletliler arasında siyasi bir çekişme halini almasına, halkların çektiği acıların üzerinde sömürü düzenleri kurulmasına ise edecek lafımız vardır. İşin bu kısmı, güçlüyle güçsüz, ezenle ezilen arasındaki çelişkinin yansımasıdır.
Halkların acıları diplomatik pazarlık aracı yapılamaz
Konumuz Ermeni sorunu... Tartışma ise Ermenistan Devleti ve çeşitli ülkelerde 1915'in soykırım olarak ilan edilmesi için lobi faaliyetleri yürüten Ermeni lobilerinin girişimleriyle birçok ülkenin parlamentolarının aldığı kararlar… Bu tartışma, her sene bahar aylarında, ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olan 24 Nisan öncesinde gündeme geliyor. Her yıl, Ermeni Soykırımını tanıyan ülkelerin sayısı birer ikişer artıyor. Mesele elbette bir diplomasi meselesi olarak ele alınıyor. 1915'i soykırım olarak tanıyan ülkeler için, insan hakları, insanların çektiği acılar, karar alma konusunda belirleyici değil… Türkiye ve Ermenistan –ya da o ülkedeki Ermeni lobisi- arasında bir seçim yapıyor bu ülkeler. Hangi taraftan daha çok çıkar elde edebileceklerini hesaplamaya çalışıyorlar ve bu yönde oy kullanıyorlar. Parlamentolarda oylar da çoğunlukla blok halinde kullanılıyor. Soykırımı yeni tanıyan İsveç'te örneğin, iktidardaki parti, meclis çoğunluğunu elde edip de istedikleri doğrultuda bir karar çıkmasını sağlayamadığı için Türkiye hükümetine özür borçlu hissediyor kendini. “Avrupa Birliği'ne üyelik konusunda fikrimiz değişmedi, Türkiye'yi hala destekliyoruz” diye açıklama yapıyorlar.
Yine, soykırım kararını bu yıl alanlardan ABD'de ise, Temsilciler Meclisi'nin aldığı karar, Başkan Barack Obama'nın hoşuna gitmemiş gibi gözüküyor. Türkiye'nin, ABD'nin ‘önemli müttefikler’inden olduğu belirtiliyor ve Başkan'ın fikrinin Temsilciler Meclisi'nin çoğunluğundan farklı olduğu ifade ediliyor. AKP hükümeti ve ordu ise iki taraftan ABD’nin aldığı kararın hükümet nezdinde de pekiştirilmemesi için diplomatik girişimlerde bulunuyorlar. 24 Nisan’da ABD Başkanı, yapacağı konuşmada ‘soykırım’ diyecek mi demeyecek mi, merakla bunu bekliyorlar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Obama ile telefonla görüştüğü ve Obama tarafından, “Ermenistan'la ilişkileri geliştirmesi yönünde uyarıldığı” söyleniyor. Sanki iki çocuğun kavgasını ayıran mahallenin abisiymiş gibi davranıyor ABD. Ermenistan'ı memnun etmek için Türkiye'nin kulağını çekiyor, Türkiye sızlanmaya başladığında ise “sen de arkadaşınla iyi geçin biraz” diyor. Bu uyarıda “sen ondan büyüksün, ağır ol biraz” der gibi bir hava da var sanki. Yani diplomatik olarak ifade edersek, “bölge liderliğine oynamak istiyorsan zamanında yaptığın yanlış için bir özür dileyiver, Ermenistan'ın gönlünü al” diyor Obama.
Sınırların açılması, Ermenistan'la ticaretin geliştirilmesi ve 20 yıllık müttefik Azerbaycan'a karşı, Karabağ konusunda Ermenistan lehine ya da en azından tarafsız gibi davranılması gibi bazı tavizleri vermesini bekliyor Obama Erdoğan'dan. Bunlar yeterli olmazsa, belki devlet nezdinde olmasa da aydınların falan soykırım lafını rahatça edebilmesi için bir ortam yaratılması istenebilir ABD tarafından. Bunlar hep diplomasinin gerekleri olarak görülüyor neticede.
Devletler nezdinde kimsenin aslında 1915'te yaşananları açığa çıkarmak, bir daha benzer acılar yaşanmaması için mücadele etmek gibi ne bir derdi ne de bir niyeti var! Olması da anlamsız olur zaten. ABD Başkanı samimi olarak halkların çektiği acıların tekrarlanmaması için kılını kıpırdatabilir mi sanki? “Irak'ta yaptığın katliamı durdur hele, 1915'e sonra gelelim” derler adama. Sahi ‘gelişmiş, demokratik’ devletlerin hangisinin temelinde bir soykırım, bir katliam hikayesi yer almıyor? Her biri kan ve ölüm üzerine kurulmuş değil mi batı demokrasileri? Söz gelimi ABD, ‘Yaralı Diz Katliamı’ için nasıl bir açıklama yapıyor? Ya da adı bilinmeyen başka yerli katliamlarının bugün gün yüzüne çıkarılması, halkların çektiği acıların telafi edilmesi gibi bir çaba var mı? Böyle bir çaba olmadığına göre, 1915 kararlarının tamamen diplomatik niyetlerle verilmiş kararlar olduğu ve halkların acıları üzerinden menfaat elde etmenin bir aracı haline geldiği anlaşılıyor.
Ezilen her zaman emekçiler ve yoksullar olur
Ermeni Soykırımı’nın ABD Temsilciler Meclisi’nde ve İsveç Parlamentosu’nda tanınmasının ardından gerek iktidardaki parti olsun, gerek muhalefet partileri olsun bu kararları kınamaktan geri durmadılar. Herkes meşrebince bir şeyler söyledi. Kimi İsveç’in Nazi işbirlikçi geçmişini hatırlattı, kimi bu kararın devletlerin içişlerine müdahale etmek anlamına geleceğini ifade etti, kimi de batıdaki ‘Türk düşmanlığı’nın bir işareti olarak gördü ve şiddetle kınadı. ‘Ecdadını’ sahiplenme konusunda en önde geleni, Tayyip Erdoğan ise, meseleyi tam da bizim söylemek istediğimiz şekilde, tek cümleyle özetleyiverdi. Türkiye’de “100 bin kaçak Ermeni yaşadığını” ve bunu “şimdilik idare ettiklerini” söyleyen Erdoğan, “gerekirse bu 100 bin kişiye hadi siz memleketinize” diyeceğiz şeklinde bir açıklama yaptı. İşte meselenin özü tam da budur. 100 bin Ermeni, Türkiye’de, çalışmak için kaçak yaşıyor. Memleketlerinde yaşama şansı bulamadıkları için, yoksul ve işsiz oldukları için Türkiye’ye gelip burada kimsenin kabul etmeyeceği düşük ücretlerle kölelik şartlarında çalışıyorlar. Devletler arasındaki bir diplomatik çarpışmada da paylarına yine sürgün edilmek düşüyor! Tıpkı 95 sene önce ülkeden sürgün edilen, katledilen, mallarına el konulan Ermeniler gibi...
Tayyip Erdoğan’ın bu sözü etmesi boşuna değil... O, sınıfsal bir dürtüyle hareket ediyor. Temsilcisi olduğu burjuvazi değil miydi 1915’in mimarı? Ulusal birliği korumak ve Ermenilerin mallarına el koyarak milli burjuvaziyi palazlandırmak için akıl etmediler mi 1915 harekâtını? Erdoğan da, burjuvaziye ait bir refleksle, faturayı yoksul Ermenilere kesiveriyor. “Soykırım yoktur!” diye diye emperyalist burjuvazinin kapısında kendilerini paralayanlar, Ermeni emekçileri yurttan kovmak için tereddüt bile etmiyorlar! Üstelik meseleye Tayyip Erdoğan’ın penceresinden bakıldığında, İttihatçı paşaların ruhları da gönül rahatlığıyla aklanabilir. Ne de olsa, onlar da sadece “hadi siz başka memlekete” dememişler miydi Ermenilere?
{jcomments on}