Haluk T. Canatay -
Hangi ıssız gecelerde bu sıcacık anı gelip, sarıp sarmalamıştır Erbük’çüğümüzü ancak tahmin edebiliriz. Ama hain okur, sen elbette gülmektesin, “Canatay eğlenir benimle” diye düşüyorsun. Google elinin altında aratıver; ister “Ertuğrul kılanmış” yaz, istersen “Ertuğrul organını çıkardı” yaz. İlk sonucu tıkla, yazıyı oku.
Rüyalarımızın prensiydi Ertuğrul. Şu matbuat-ı medyada hangi kul vardı ki, hem kalem oynatsın, klavye kıvratsın; hem de bir gün Ertuğrul olmanın hayalini kurmasın. Herkeslerin gönlünde yatan prensti Ertuğrul. Hatta rivayet odur ki, Ertuğrul’u içinde küçük bir gazeteci çocuk varmış, o küçük dahi büyüyünce Ertuğrul olmak istermiş. Hatta bu yüzden Ertuğrul bazen ters mıknatıslanma yapar, birkaç şişe Merlot yoluyla tamir olup, yeniden Ertuğrulluğa devam edermiş.
Saf okurlar sanırlar ki, Ertuğrul olmak kolaydır. Alırsın birkaç şişe Fransız şarabı, yazarsın Pazar yazısını, zaten Pazar resmi tatil. Pazartesi giydim fesi, yani başdüşman günü. Bakarsın patronun o ara baş düşmanı kim, ver edersin düzeyli eleştiriyi, ver edersin ironiyi, aba altından da gösterdin mi sopayı, senden iyisi yok. Salı sallanır, demek ki Salı günü siyaset yaz, patronun nerede hangi işine kim taş koyuyorsa ver ona müstehzayı, ver ona popülist eleştiriyi, bu günü de kurtardın. Çarşamba, çarşafa dolanır. Hafta içinde bir mola ver hayata, okurun yüzünde bir dalgalanma olsun, en gizli tabusu ifşa edilmiş sansın. İşin sırrı başlıkta, yap iki anlamlı bir başlık anlat ikincil anlamını olsun bitsin. Bu konuda basit örnekler Tan türü gazetelerde bulunur. “Helga Türk erkeklerinden yemeye doyamamış” başlığı altında, yarı çıplak bir Helga (?) fotoğrafı ile “Türk erkekleri çok güzel Maraş dondurması yapıyor, yemeye doyamadım” haberi verilir. Ertuğrul bu işi daha üst düzeyde okuyucuları gıdıklayacak biçimde yapmakta usta bir kalemdir. Perşembe perişanlıktır. Çark etme vakti gelmiş çatmıştır. Kendisini canhıraş ortaya atan sonra çok fena ortada kalan bazı beceriksiz yazar tayfasından değildir Ertuğrul. Perşembe gününden günah çıkarır. “Türkiye’de iyi şeyler de oluyor” diye yazar. Hazret o kadar çok tarafa o kadar hızlı dönmektedir ki, uzaktan bakan bir göz onu sabit zanneder. Ülkede güç odağı başka bir yere kaydığında, bazı yağdanlıklar o tarafa doğru yengeç gibi, yan yan seğirtmek derdinde iken bir bakarlar ki, Ertuş çoktan orada. Soran olursa, o zaten hep oradaydı derler. Bu gizemi çözmek kolay değildir. Oysa işin sırrı günü gününe çalışmak, her Perşembe’den “yahu güzel şeyler de var” yazısını yazarak, yerini güvenceye almaktır. Cuma zaten mübarek gün, ihramı giyip Ahmet Hakan gibi düşüneceksin tamam, bir bakarsın Cumartesi olmuş. Ki herkes bilir Cumartesi mübarek günün ertesidir.
Klavyesinden yağ damlayanın, kıçı yağ bağlar
Şu Babıali dedikleri yer İkitelli oldu, “gasteye gidiyorum” diyen gazetecilerin yerini “plazada buluşuruz” diyenler aldı. Bizim Ertuğrul hep yerinde durdu. Kolay sanmayın aynı yerde durmayı; matbaalara taşınan bobinler bile değişti, patronlar değişti, iktidarlar değişti. Süleyman bile başbakanlığı bıraktı. Ertuğrul’un başarısının bir diğer göstergesi, “tatlı canım bir gün fazla yaşasın” ekolüne sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren fındık gibi yanlarıdır. Bu ara başlığa bakıp da sakın Ertoş’u kastettiğimiz sanılmasın, kendisinin yağ deyince aklına sadece Güney İtalya’nın siyah saçlarını beline doğru uzatmış kadınlarının yürüdüğü bir sokakta satılan İtalyan yağları gelir. Onları da asla yemekte kullanmaz, içindeki meraklı adamın arkadaşları yemeğe geldiğinde onlara ikram eder.
Ertuğrul’un içinde kimler yok ki, saymakla bitmez bunlar. Meraklı adamlar, hüzünlü gençler, ihtiraslı muhterisler, bir de elbette o sarışın genç çocuk. Ertuk o gün Hürriyet almak talihsizliğine uğrayan herkese öyle bir kazık atmıştır ki; homoseksüel edebiyatın vulgar bir örneği olarak nitelendirilebilecek olan bu yazı bayağılının yarattığı şokla okuyan herkesin hafızasına kazınmıştır.
O da neymiş öyle deme sevgili okur, hani çocukken yolda giderken ayağı kesilmiş ve daha tam iyileşmemiş ampute bölgesinde; iğrenç cerahat sızdıran iltihaplı bir yara olan bir adamcağızın o yarayı herkesin gözüne soka soka dilendiğini gördüğün günü hatırlarsın ya, Erbük’ün yazısını okumak da öyle bir talihsizliktir işte. Ne yaparsan yap, o imge hayatının sonuna kadar kalacaksın seninle.
Ne diyem? Mesela Mahmut mu diyem?
Belki o meşhur yazıyı okumayanlar vardır, ne mutlu onlara. Erkut’çuğun henüz küçükken, büyüyüp Ertuğrul olmamışken yaşadığı bir anıdır o. Erkut’un sınıfında sarışın bir Amerikalı vardır; parlak tabir edilen, bir de erken kılanmış esmerler vardır; kavruk tabir edilen. Bu kavruklar Amerikalıların parlak sarı saçlarını kıskandıklarından mıdır, yoksa kendi kavrukluklarından nefret etmelerinin yükünü parlak çocuğa attıklarından mı bilinmez, her Allahın günü işkence ederler parlak arkadaşlarına. Gel zaman, git zaman erken kıllanan bir kavruk, çıkarıp çükünü gösterir Amerikan’a. Parlak’ın gözlerinde bir zafer ışıltısı dolaşır, yavaş bir hareketle o da açar pantolonunun önünü, hem de nasıl bir organ çıkar ortaya; yıllar sonra Türk basının en çok satan gazetesinin en mühim köşesine konu olacak kadar güzel bir organ. Ne de olsa altın saçlıdır sahibi. Küçük Ertan bu anı hafızasına kaydeder, yıllar sonra bize aktarmadan önce o anı ne, Erbut için ne işlevler görmüştür biz bilemeyiz. Hangi ıssız gecelerde bu sıcacık anı gelip, sarıp sarmalamıştır Erbük’çüğümüzü ancak tahmin edebiliriz. Ama hain okur, sen elbette gülmektesin, “Canatay eğlenir benimle” diye düşüyorsun. Google elinin altında aratıver; ister “Ertuğrul kıllanmış” yaz, istersen “Ertuğrul organını çıkardı” yaz. İlk sonucu tıkla, yazıyı oku. Yazıyı okurken özellikle “Pantolonu amerikandı ve fermuarlıydı. / Yavaş bir hareketle onu açtı ve organını çıkardı.” yazan satırlara dikkat et. Sonra bölüm başlığımızı ara Google’da. “Ne diyem Şakirr? Mesela Mahmut’mu diyem Şakirrr?”
Ertuğrul’dan Osman’a gidemeyen yol
Yazının burasında Erkut’u örnek alıp, bir frene basmak gerek. Şu hayatta güzel şeyler de oluyor bölümüne geldik çünkü. Bu hayatta olan en güzel şey, Ertuğrul Gazi’nin hanlığını Osmancığa geçirememiş olmasıdır. Osmancık da kim derseniz, bizim Erhun’un Osmancığı elbette ki güzide müzisyen, harika yazar, büyük sporcu Ercan Saatçi’dir elbette. Bu garip Canatay kulunuz, geceleri bazen yatağından korkuyla sıçrar “hayır, Erkök’ün köşesi Saatçi’ye kalmasın” diye bağırırdı. Neyse ki, bir süre önce bu kabuslardan kurtuldu da, hem kendisi, hem de komşuları rahat bir nefes aldı.
Bir diğer güzel olayda Ertuk’un bıyıkları kesmiş olmasıdır. Bıyık bıyık olalı böyle zulüm görmemiştir sevgili okurlarım. Ama ne yazık ki, bu olay üzerinden geçen uzun zaman nedeniyle şu hayatta güzel şeyler oluyor köşesine girme hakkı bulamamakta. İnternet sitemize girerseniz, “bir zamanlar nasıldılar” başlığı altında bu bıyığı doya doya izleyebilir ve inandığınız bir Tanrı var ise, onun büyüklüğüne bir kez daha tanık olabilirsiniz.
Gidiyorum ama gözüm arkada
Tabii büyük Ertüp’ün batışı tıpkı güneşin batışı gibi yavaş olmaktadır. Ertip yavaş yavaş sönmekte ve parlaklığı azalmakta, bazıları onun şimdi daha etkileyici olduğunu düşünse de ek yazarları bile kendisine cevap yazmaya başlamışlardır ki bu içinde bulunduğu durumun vahametini açıkça ortaya koymaktadır. Ek yazarları medya camiasının besin zincirinin en altlarında, sade vatandaşın bir gıdım üzerinde olan adamlardır. Bunlar kendi hallerini iyi bildiklerinden ancak hareketsiz olduğuna emin oldukları hedefe saldıran kimi zavallı varlıklara benzerler. Onlar bile Erkancığa saydırmaya başlamışlarsa, Ertan’ın çıktığı bu yolculuğun gidişi olan ama dönüşü olmayan türden olduğunu varsayabiliriz. Allah bizi utandırmasın. Güle güle Ertuşçuğum. Bu hayatta güzel şeyler de oluyor.{jcomments on}