Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Taraf gazetesinin operasyonel gücünü nasıl anlamalı?

Uğur Yıldırım - 

Fakat anlatmak istediğimiz şudur: sağ ve özel olarak İslamcılar 12 Eylül’den, son günlerin moda deyimiyle, hicap duymamışlardır. Aksine 12 Eylül’ü sevinçle karşılamışlardır. Fakat aynı 12 Eylül’e Ergenekon operasyonun ardından tekrar bakan liberallerin, Fethullahçıların ve cümle tarikatçıların neredeyse “faşizme karşı omuz omuza” sloganı atar düzeye geldikleri görülmektedir.

basn2Taraf gazetesi ilk çıktığında sol nezdinde kuvvetli bir tepkiyle karşılaşmadıysa bu solun hanesine utanılacak bir durum olarak yazılmalıdır. Taraf çıktığında, “onun için devletin pisliklerinin ortaya çıkarıyor, bir adım da biz atarsak devleti hepten köşeye sıkıştırabiliriz” diyenler olmuştu. Oysa sıkışan devlet tasfiye edilen devletti, devlet değişiyordu.

Her şey siyasete tabidir
Hiçbir tarihsel dönemeçte sadece gerçekler açığa çıkıyor diye sevinemeyiz. Çünkü gerçekler hangi siyasal konjonktürde açığa çıkıyorsa ona göre bir değerlendirmeden geçirilir. Yoksa, pusulasız kalan sol okyanusun ortasında çırpınır durur. 12 Eylül 1980 darbesini sağcılar desteklemiştir. Türkeş “ben içerdeyim ama fikirlerim iktidarda” diyebilmiştir. Hele İslamcılar, Onlar 12 Eylül darbesinden pek memnun olmuşlardır.  Zira darbeden sonra desteklenip büyütüldüler. Yürürlükteki proje ABD’nin yeşil kuşak projesiydi çünkü. 12 Mart’ın sonuçlarını değerlendiren anti-komünistler, sola yapılan fiziki bir saldırının etkisinin sınırlı olduğunu görmüşlerdi. Sonuçlar ortadaydı: Balyoz (bu şimdiki Balyoz değil) hareketleriyle solcu avı yapılmış, bütün bir sola karşı örgütlü bir şiddet uygulanmış; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın payına da darağacı düşmüştü. Fakat 12 Mart’ın ardından sol toparlanıp yine sahnedeki yerini almıştı. 12 Eylül’den sonra aynı hatayı yapmak istemediler. Yoksullar dinin ‘emin elleri’ne teslim edilmeliydi. 12 Eylül’ün ardından solun tekrar toparlanamamasının tek nedeni elbette toplumun muhafazakârlaştırılması olarak düşünülemez. Fakat anlatmak istediğimiz şudur: sağ ve özel olarak İslamcılar 12 Eylül’den, son günlerin moda deyimiyle, hicap duymamışlardır. Aksine 12 Eylül’ü sevinçle karşılamışlardır. Fakat aynı 12 Eylül’e Ergenekon operasyonun ardından tekrar bakan liberallerin, Fethullahçıların ve cümle tarikatçıların neredeyse “faşizme karşı omuz omuza” sloganı atar düzeye geldikleri görülmektedir. Sivas’ta Madımak otelinde yaşanan katliamın ardından zil takıp oynayan, “katliamın sorumlusu Aziz Nesin’dir” diyen İslamcılar, şimdi o olayda bir Ergenekon parmağı aramaktadırlar. 1950’lerden bu yana yaşanan her türlü kötülüğün kaynağında Ergenekon vardır, Özel Harpçiler (kontrgerilla) vardır fakat kendilerinin bu olaylarla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Doğrudur bu ülkede tarihe geçmiş provokasyonların tamamını Özel Harpçiler planlamış ve uygulamıştır. Fakat o Özel Harp’i kim alkışlamış, kim ona yardımcı olmuştur. Sol mu? Aksine bu provokasyonların tek hedefi daima sol olmuştur. Uzatmadan söyleyelim: Türkiye’de kontrgerilla faaliyetinin uzantıları daima Ülkücü ve İslamcı akımlar olmuştur.
Ergenekon operasyonun yürütülme amacı Türkiye devletinin geleneksel yapısından arındırılması, bölgeye ve ABD hizmetine en uygun hale getirilmesidir. Bu nedenle ‘Özel Harp’in karargâhı’ yer değiştirmektedir.  Yaşanmış olayları tarihsel bağlamından, sorumlulularından ve kimlere hizmet ettiğinden kopartıp da ele almak yine bir Özel Harp psikolojik savaş yöntemidir. Türkiye’yi 12 Eylül’e hazırlayan ABD’nin yönetimindeki Özel Harp dairesidir ve 12 Eylül’den en çok Fethullahçılar faydalanmıştır. Fakat aynı Fethullahçılar şimdi 12 Eylül’den bile hesap soran demokrasi havarisi haline gelmişlerdir. Devir değişmiş, ‘demokrasi söylemi’ ABD marifetiyle devleti dönüştürme harekâtının en önemli unsuru olmuştur. Şimdi artık Kenan Evren isimlerini okullardan kaldırmak bile AKP ve Fethullah tekeline girmiştir. Bu durumda “aman ne kadar güzel 12 Eylül’den hesap soruluyor” diye sevinemeyiz. Çünkü her şey siyasete tabidir. Şimdi Onlar açısından 12 Eylül karşıtlığı sadece işe yarayan bir enstrümandır. Yarın bir gün Deniz Gezmiş’i de Nazım Hikmet gibi ideolojisinden ayırdıklarını düşünürlerse ona bile iade-i itibar yapacaklar. Bakın darbeciler Deniz Gezmiş’i asmışlardı o halde demokrasinin yerleşmesi için bize destek vermelisiniz diyecekler hiç utanmadan. Sanki 68 kuşağına Komünizmle Mücadele Dernekleriyle saldıranlar onlar değilmiş gibi. Aklınız da bulunsun!

Tarikata dokunan yanar
İşte o iktidarı fethetme harekâtının büyülü sözcüğü ‘demokrasi’ o kadar yerleşmiştir ki,  Erzincan’da 2007 yılında İsmailağa Tarikatı’na karşı soruşturma başlatan Erzincan Savcısı İlhan Cihaner’in elinden önce soruşturma alınmış, ardından Cihaner hakkında Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, MİT binası basılmış, jandarma subay, astsubayları ve Eskişehir’e tayin olan Erzincan eski Jandarma Alay komutanı tutuklanmıştır. Aynı operasyon son olarak Erzincan’daki 3. Ordu’yu da hedef almıştır. Saf bir liberal olsaydık, “ne güzel Türkiye’de artık dokunulmayan kurum kalmadı” diyebilirdik. Fakat evrensel bir devlet yasasından bahsetmemiz gerekiyor. Bu ilke şöyle tarif edilebilir: Devlet içerisinde mutlaka dokunulmaz kurumlar olur ve dokunulmazlık yok olmaz ancak başka kurumlara geçebilir. Dokunulmazlığı elde tutan kurumun ideolojisi ne ise o ideolojiye sahip olan devlet dışı kurumlar da dokunulmazlığa sahip olur. Bundan 10 yıl kadar önce hiç kimse sözgelimi Atatürkçü Düşünce Derneğine dokunamazdı. O zamanlar dokunulmaz renk kışla yeşiliydi. Şimdi ise söz gelimi hiç kimse İsmailağa Tarikatı’na dokunamaz. Şimdi dokunulmayan renk ise İslam yeşilidir. Biz bu ilkeyi daha bilimsel bir biçimde ifade edecek olursak şöyle söyleyebiliriz. Evrendeki dokunulmazlık sabittir yani zamanla değişmez. Değişen tek şey dokunulmazlığın vücut bulduğu cisimlerdir. Onun için Kozmik odaların yeri değişebilmektedir fakat birden fazla kozmik oda bulunması imkânsızdır. Geçmişte Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Anakara Kirazlıdere’deki kışlasında bulunan kozmik odaya girmek imkânsızken, şimdi dinlemelerin merkezi durumundaki Ankara Cevizlidere’deki Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) girmek imkânsız hale gelmiştir. Bir ‘kozmik’ transfer yaşanmıştır.

Bütün yerleşmiş geleneklerin tasfiyesi
Devletteki bu dönüşümün yeni çıktılarını gözlemeye başladık bile. İlk çıktı geçtiğimiz yıl Bilim ve Teknik dergisinin Evrim konulu kapağının basılmasının engellenmesiyle görülmüştü. Bu yıl bir adım daha atıldı: Aralarında dünyanın en iyi evrim bilimcilerinden olan Richard Dawkins’in kitaplarının da bulunduğu TUBİTAK popüler bilim kitapları serisindeki evrim kitapları basılmamaya başlandı. Bunu umursamayanlar ya da yeterince umursamayanlar çıkacaktır. Hatta bunu işçilerle ilişkilendirip, “biz meseleye işçilerin cephesinden bakarız, işçilerin böyle bir sorunu yok” diyenler de olabilir. Oysa müritleştirilmiş, sadakalarla tarikatına bağlanmış halkın isyan etmesini bekleyemezsiniz. Türkiye’de yaşanan dönüşümün bir tarafı da, yerleşmiş olan aydınlanmacı gelenek ve kurumların tasfiyesidir. Üniversitelerdeki ve diğer aydınlanmacı geleneğe sahip kurumlardaki tasfiye ve yeniden yapılandırma süreci bu bağlamda düşünülmelidir.

Bir duygudaşlık projesi
Böyle bir siyasal operasyonda Taraf gazetesi nasıl bir işleve sahip oluyor? Taraf’ın işlevi sadece operasyonun tetikçisi işleviyle açıklanabilir mi? O zaman o kadar eski solcunun orada ne işi var? Sonuç olarak yapılacak iş gelen raporların basıma uygun hale getirilmesinden ibaret değil mi? Yani, Yasemin Çongar’ın bu işi yapabilmesi için neden eski solculara ihtiyacı olsun ki? Öyleyse Taraf’ın işlevi tetikçilikten ibaret değildir. Aksine Taraf daha çok bir siyaset projesidir: Devlet’tin sopasını sırtında hissetmiş Kürt’ün, halktan aradığını bulamamış sözde sol aydının, Kemalizm’den haz etmeyen İslamcı’nın ve Gençsivilvari liberallerin tek bir potada eritilip bunun topluma ‘sol’ olarak sunulmasıdır Taraf projesi… Taraf’ın işlevi, solun reflekslerinin törpülenmesine ve Kürt siyasi hareketinin tarikatlarla uzlaştırılmasına tekabül eder. Zamanında sola bulaşmış bıkkın solcular, Kürt aydınları Taraf gibi ideolojik bir tünele sokulursa, bir daha hedeflerine ne emperyalizmi, ne gericiliği, ne özelleştirmeleri koyabilir ve hedefte bütün kötülüklerin anası – ama ne olduğu belirsiz- olan ‘Ergenekon’dan başka bir şey kalmaz! Toplumda Sol’un ortalaması Taraf’a çekilmiş olur. Bu geçiş süreci tamamlanınca, yani kesin bir AKP-tarikatlar hâkimiyeti kurulursa bir dostumuzun deyimiyle “bu kozmopolit unsurlar işlevleri bittiğinde bir kenara atılırlar”. Çünkü yine aynı dostumuzun deyimiyle “asıl siyaset tarikatlar etrafında şekilleniyor”. Net bir biçimde söyleyecek olursak: Taraf devletin ve toplumun yeniden yapılandırıldığı bu geçiş döneminde solu etkisizleştirmenin, demokrasi şekeriyle oyalamanın projesidir. Sola bu geçiş döneminde “al abisi, bak kâğıtlı şeker” denmektedir.

Taraf derhal solun dışına sürülmeli
Bazen öyle bir söylemsel ‘şiddet’ uygulanır ki, insanlar ağızlarını açıp konuşmak cesaretinden alıkonulurlar. “Şunu söylersem bana ulusalcı derler” psikolojisine girerler. Bu ruh halinde, tarikatların hegemonyasına karşı çıkmak ‘darbecilik’ olur. Tarikatlar, Ömer Laçiner gibiler tarafından ‘sivil toplum örgütü’ muamelesi görür ve kimse çıkıp da “hop bir durun bakalım” bile diyemez hale gelir. Solculuk, Nazlı Ilıcak’la, Baskın Hoca’yla, ‘milletin temsilcisi’ Ufuk Uras’la “dur de, dur de, darbelere dur de” gibi acayip bir eylemi yapmaya dönüşür. Şiddetten kasıt budur. Bu şiddet sol içinde -malesef- etkili de olmuştur. Ancak artık koşullar olgunlaşmış, liberal etkiyi solun dışına sürmenin zamanı gelmiştir! Gerek işçi mücadelesinin yarattığı olanaklarla, gerekse Ergenekon operasyonunun muhtevasının iyice anlaşılmasıyla… Ağzımızı açtığımız her yerde bir cümlemizi de emekçi düşmanı, sol düşmanı Taraf’a ayıracağız. Taraf solun dışına sürülene kadar. Şimdiden ağzımıza sağlık…{jcomments on}

Taraf gazetesi ilk çıktığında sol nezdinde kuvvetli bir tepkiyle karşılaşmadıysa bu solun hanesine utanılacak bir durum olarak yazılmalıdır. Taraf çıktığında, “onun için devletin pisliklerinin ortaya çıkarıyor, bir adım da biz atarsak devleti hepten köşeye sıkıştırabiliriz” diyenler olmuştu. Oysa sıkışan devlet tasfiye edilen devletti, devlet değişiyordu.  
Her şey siyasete tabidir
Hiçbir tarihsel dönemeçte sadece gerçekler açığa çıkıyor diye sevinemeyiz. Çünkü gerçekler hangi siyasal konjonktürde açığa çıkıyorsa ona göre bir değerlendirmeden geçirilir. Yoksa, pusulasız kalan sol okyanusun ortasında çırpınır durur. 12 Eylül 1980 darbesini sağcılar desteklemiştir. Türkeş “ben içerdeyim ama fikirlerim iktidarda” diyebilmiştir. Hele İslamcılar, Onlar 12 Eylül darbesinden pek memnun olmuşlardır.  Zira darbeden sonra desteklenip büyütüldüler. Yürürlükteki proje ABD’nin yeşil kuşak projesiydi çünkü. 12 Mart’ın sonuçlarını değerlendiren anti-komünistler, sola yapılan fiziki bir saldırının etkisinin sınırlı olduğunu görmüşlerdi. Sonuçlar ortadaydı: Balyoz (bu şimdiki Balyoz değil) hareketleriyle solcu avı yapılmış, bütün bir sola karşı örgütlü bir şiddet uygulanmış; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın payına da darağacı düşmüştü. Fakat 12 Mart’ın ardından sol toparlanıp yine sahnedeki yerini almıştı. 12 Eylül’den sonra aynı hatayı yapmak istemediler. Yoksullar dinin ‘emin elleri’ne teslim edilmeliydi. 12 Eylül’ün ardından solun tekrar toparlanamamasının tek nedeni elbette toplumun muhafazakârlaştırılması olarak düşünülemez. Fakat anlatmak istediğimiz şudur: sağ ve özel olarak İslamcılar 12 Eylül’den, son günlerin moda deyimiyle, hicap duymamışlardır. Aksine 12 Eylül’ü sevinçle karşılamışlardır. Fakat aynı 12 Eylül’e Ergenekon operasyonun ardından tekrar bakan liberallerin, Fethullahçıların ve cümle tarikatçıların neredeyse “faşizme karşı omuz omuza” sloganı atar düzeye geldikleri görülmektedir. Sivas’ta Madımak otelinde yaşanan katliamın ardından zil takıp oynayan, “katliamın sorumlusu Aziz Nesin’dir” diyen İslamcılar, şimdi o olayda bir Ergenekon parmağı aramaktadırlar. 1950’lerden bu yana yaşanan her türlü kötülüğün kaynağında Ergenekon vardır, Özel Harpçiler (kontrgerilla) vardır fakat kendilerinin bu olaylarla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Doğrudur bu ülkede tarihe geçmiş provokasyonların tamamını Özel Harpçiler planlamış ve uygulamıştır. Fakat o Özel Harp’i kim alkışlamış, kim ona yardımcı olmuştur. Sol mu? Aksine bu provokasyonların tek hedefi daima sol olmuştur. Uzatmadan söyleyelim: Türkiye’de kontrgerilla faaliyetinin uzantıları daima Ülkücü ve İslamcı akımlar olmuştur.
Ergenekon operasyonun yürütülme amacı Türkiye devletinin geleneksel yapısından arındırılması, bölgeye ve ABD hizmetine en uygun hale getirilmesidir. Bu nedenle ‘Özel Harp’in karargâhı’ yer değiştirmektedir.  Yaşanmış olayları tarihsel bağlamından, sorumlulularından ve kimlere hizmet ettiğinden kopartıp da ele almak yine bir Özel Harp psikolojik savaş yöntemidir. Türkiye’yi 12 Eylül’e hazırlayan ABD’nin yönetimindeki Özel Harp dairesidir ve 12 Eylül’den en çok Fethullahçılar faydalanmıştır. Fakat aynı Fethullahçılar şimdi 12 Eylül’den bile hesap soran demokrasi havarisi haline gelmişlerdir. Devir değişmiş, ‘demokrasi söylemi’ ABD marifetiyle devleti dönüştürme harekâtının en önemli unsuru olmuştur. Şimdi artık Kenan Evren isimlerini okullardan kaldırmak bile AKP ve Fethullah tekeline girmiştir. Bu durumda “aman ne kadar güzel 12 Eylül’den hesap soruluyor” diye sevinemeyiz. Çünkü her şey siyasete tabidir. Şimdi Onlar açısından 12 Eylül karşıtlığı sadece işe yarayan bir enstrümandır. Yarın bir gün Deniz Gezmiş’i de Nazım Hikmet gibi ideolojisinden ayırdıklarını düşünürlerse ona bile iade-i itibar yapacaklar. Bakın darbeciler Deniz Gezmiş’i asmışlardı o halde demokrasinin yerleşmesi için bize destek vermelisiniz diyecekler hiç utanmadan. Sanki 68 kuşağına Komünizmle Mücadele Dernekleriyle saldıranlar onlar değilmiş gibi. Aklınız da bulunsun!
Tarikata dokunan yanar
İşte o iktidarı fethetme harekâtının büyülü sözcüğü ‘demokrasi’ o kadar yerleşmiştir ki,  Erzincan’da 2007 yılında İsmailağa Tarikatı’na karşı soruşturma başlatan Erzincan Savcısı İlhan Cihaner’in elinden önce soruşturma alınmış, ardından Cihaner hakkında Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, MİT binası basılmış, jandarma subay, astsubayları ve Eskişehir’e tayin olan Erzincan eski Jandarma Alay komutanı tutuklanmıştır. Aynı operasyon son olarak Erzincan’daki 3. Ordu’yu da hedef almıştır. Saf bir liberal olsaydık, “ne güzel Türkiye’de artık dokunulmayan kurum kalmadı” diyebilirdik. Fakat evrensel bir devlet yasasından bahsetmemiz gerekiyor. Bu ilke şöyle tarif edilebilir: Devlet içerisinde mutlaka dokunulmaz kurumlar olur ve dokunulmazlık yok olmaz ancak başka kurumlara geçebilir. Dokunulmazlığı elde tutan kurumun ideolojisi ne ise o ideolojiye sahip olan devlet dışı kurumlar da dokunulmazlığa sahip olur. Bundan 10 yıl kadar önce hiç kimse sözgelimi Atatürkçü Düşünce Derneğine dokunamazdı. O zamanlar dokunulmaz renk kışla yeşiliydi. Şimdi ise söz gelimi hiç kimse İsmailağa Tarikatı’na dokunamaz. Şimdi dokunulmayan renk ise İslam yeşilidir. Biz bu ilkeyi daha bilimsel bir biçimde ifade edecek olursak şöyle söyleyebiliriz. Evrendeki dokunulmazlık sabittir yani zamanla değişmez. Değişen tek şey dokunulmazlığın vücut bulduğu cisimlerdir. Onun için Kozmik odaların yeri değişebilmektedir fakat birden fazla kozmik oda bulunması imkânsızdır. Geçmişte Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Anakara Kirazlıdere’deki kışlasında bulunan kozmik odaya girmek imkânsızken, şimdi dinlemelerin merkezi durumundaki Ankara Cevizlidere’deki Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) girmek imkânsız hale gelmiştir. Bir ‘kozmik’ transfer yaşanmıştır.
Bütün yerleşmiş geleneklerin tasfiyesi
Devletteki bu dönüşümün yeni çıktılarını gözlemeye başladık bile. İlk çıktı geçtiğimiz yıl Bilim ve Teknik dergisinin Evrim konulu kapağının basılmasının engellenmesiyle görülmüştü. Bu yıl bir adım daha atıldı: Aralarında dünyanın en iyi evrim bilimcilerinden olan Richard Dawkins’in kitaplarının da bulunduğu TUBİTAK popüler bilim kitapları serisindeki evrim kitapları basılmamaya başlandı. Bunu umursamayanlar ya da yeterince umursamayanlar çıkacaktır. Hatta bunu işçilerle ilişkilendirip, “biz meseleye işçilerin cephesinden bakarız, işçilerin böyle bir sorunu yok” diyenler de olabilir. Oysa müritleştirilmiş, sadakalarla tarikatına bağlanmış halkın isyan etmesini bekleyemezsiniz. Türkiye’de yaşanan dönüşümün bir tarafı da, yerleşmiş olan aydınlanmacı gelenek ve kurumların tasfiyesidir. Üniversitelerdeki ve diğer aydınlanmacı geleneğe sahip kurumlardaki tasfiye ve yeniden yapılandırma süreci bu bağlamda düşünülmelidir.
Bir duygudaşlık projesi
Böyle bir siyasal operasyonda Taraf gazetesi nasıl bir işleve sahip oluyor? Taraf’ın işlevi sadece operasyonun tetikçisi işleviyle açıklanabilir mi? O zaman o kadar eski solcunun orada ne işi var? Sonuç olarak yapılacak iş gelen raporların basıma uygun hale getirilmesinden ibaret değil mi? Yani, Yasemin Çongar’ın bu işi yapabilmesi için neden eski solculara ihtiyacı olsun ki? Öyleyse Taraf’ın işlevi tetikçilikten ibaret değildir. Aksine Taraf daha çok bir siyaset projesidir: Devlet’tin sopasını sırtında hissetmiş Kürt’ün, halktan aradığını bulamamış sözde sol aydının, Kemalizm’den haz etmeyen İslamcı’nın ve Gençsivilvari liberallerin tek bir potada eritilip bunun topluma ‘sol’ olarak sunulmasıdır Taraf projesi… Taraf’ın işlevi, solun reflekslerinin törpülenmesine ve Kürt siyasi hareketinin tarikatlarla uzlaştırılmasına tekabül eder. Zamanında sola bulaşmış bıkkın solcular, Kürt aydınları Taraf gibi ideolojik bir tünele sokulursa, bir daha hedeflerine ne emperyalizmi, ne gericiliği, ne özelleştirmeleri koyabilir ve hedefte bütün kötülüklerin anası – ama ne olduğu belirsiz- olan ‘Ergenekon’dan başka bir şey kalmaz! Toplumda Sol’un ortalaması Taraf’a çekilmiş olur. Bu geçiş süreci tamamlanınca, yani kesin bir AKP-tarikatlar hâkimiyeti kurulursa bir dostumuzun deyimiyle “bu kozmopolit unsurlar işlevleri bittiğinde bir kenara atılırlar”. Çünkü yine aynı dostumuzun deyimiyle “asıl siyaset tarikatlar etrafında şekilleniyor”. Net bir biçimde söyleyecek olursak: Taraf devletin ve toplumun yeniden yapılandırıldığı bu geçiş döneminde solu etkisizleştirmenin, demokrasi şekeriyle oyalamanın projesidir. Sola bu geçiş döneminde “al abisi, bak kâğıtlı şeker” denmektedir.
Taraf derhal solun dışına sürülmeli
Bazen öyle bir söylemsel ‘şiddet’ uygulanır ki, insanlar ağızlarını açıp konuşmak cesaretinden alıkonulurlar. “Şunu söylersem bana ulusalcı derler” psikolojisine girerler. Bu ruh halinde, tarikatların hegemonyasına karşı çıkmak ‘darbecilik’ olur. Tarikatlar, Ömer Laçiner gibiler tarafından ‘sivil toplum örgütü’ muamelesi görür ve kimse çıkıp da “hop bir durun bakalım” bile diyemez hale gelir. Solculuk, Nazlı Ilıcak’la, Baskın Hoca’yla, ‘milletin temsilcisi’ Ufuk Uras’la “dur de, dur de, darbelere dur de” gibi acayip bir eylemi yapmaya dönüşür. Şiddetten kasıt budur. Bu şiddet sol içinde -malesef- etkili de olmuştur. Ancak artık koşullar olgunlaşmış, liberal etkiyi solun dışına sürmenin zamanı gelmiştir! Gerek işçi mücadelesinin yarattığı olanaklarla, gerekse Ergenekon operasyonunun muhtevasının iyice anlaşılmasıyla… Ağzımızı açtığımız her yerde bir cümlemizi de emekçi düşmanı, sol düşmanı Taraf’a ayıracağız. Taraf solun dışına sürülene kadar. Şimdiden ağzımıza sağlık…