Gerçek düşman teorik bir düşman değildir. Gerçek olaylar, soyutlamaların ürünü değildirler; gerçek olaylar, maddi koşulların belirli bir zamandaki belirli bir örgütsel cisimleşmesi ile gerçekleşirler. Onun için Türkiye devletini sermaye devleti olarak nitelemek sadece bir başlangıç olabilir ama yeterli olamaz.
Bundan tam 19 yıl önce, 4 Ocak 1991’de, büyük madenci yürüyüşü başladığında, yola çıkan işçilere mikrofon uzatan bir haberci sorar: ne için yürüyorsunuz? Hayatının en heyecanlı gününü yaşadığı her halinden belli olan orta yaşlı bir kadın cevap verir: “haklarımızı almak için yürüyoruz”. İşçiler “haklarını almak” için “Çankaya’nın Şişmanı’nın (Turgut Özal)” yanına gitmektedirler. En etkili sloganlardan biri “Çankaya’nın Şişmanı işçilerin düşmanı” sloganıdır. Haklar o Şişman’dan alınacaktır. TEKEL işçilerinin eylemini gözledikçe aynı unsurları görmek ne kadar öğretici bir durumdur. TEKEL işçisinin sloganları; Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal’in gemiciğini, yan gelip yatmadıklarını, bu devranın dönüp AKP’nin halka hesap vereceğini, 4/C’nin kölelik demek olduğunu ve bunların yanında kararlılık bildiren sloganları içeriyor. İşçiler sermaye, kapitalizm gibi soyutlama içeren düşmanlara karşı değil AKP ve hatta Tayyip Erdoğan gibi somut bir düşmana karşı dövüşüyorlar. İşçiler Kapitalizmi kavrayamamış bu nedenle sermayeyi değil de AKP’yi hedef alıyorlar denilebilir. İşçiler gerçekten de çoğunlukla kapitalizmi kavrayamamış olurlar. Ancak bu gerçeğin altındaki asıl eğilim, yaşam pratiğinin getirdiği refleksleşmiş bir bilinçtir. Bu refleksin ne olduğuna geleceğiz.
Teori ve siyaset
Teori bir soyutlamalar ve kavramlaştırmalar bütünüdür. Tabii ki teorinin gerçekle ne ölçüde bağdaştığı ve belirli bir döneme uygulanışı belirleyicidir. Bu devlet bir sermaye devletidir demek ne kadar doğru ise bu devlet çeşitli sermaye gruplarının, ABD’nin, tarikatların, hükümetin, devletin çeşitli kurumlarının bir bileşkesidir demek de o kadar doğrudur. Bu anlamıyla bir sermaye devletinden bahsetmek yerine her güç odağını tek tek değerlendirmek bu odakların birbirleriyle olan ortaklıkları ve çelişkilerini tanımlamak daha gerçek bir devlet tanımı olacaktır. Eğer böyle yapılırsa bütün bu güç ilişkilerinde belirleyenin kim olduğu bulunabilir ve hedef tahtasına o yerleştirilir. Çünkü gerçek düşman teorik bir düşman değildir. Gerçek olaylar, soyutlamaların ürünü değildirler; gerçek olaylar, maddi koşulların belirli bir zamandaki belirli bir örgütsel cisimleşmesi ile gerçekleşirler. Onun için Türkiye devletini sermaye devleti olarak nitelemek sadece bir başlangıç olabilir ama yeterli olamaz. Bu gerekli bir koşuldur ancak bir yeterli koşul değildir.
Devlet ve toplum içerisinde hem toplumsal taban, hem mali olanaklar hem de operasyonel anlamda daha etkin güçler olur. Bu özellikler tek bir örgüt ve ideolojik formasyon etrafında şekillenmek zorunda da değildir. Sermaye yapılanması ayrı ve kendine has bir örgütlenmeyle, ordu ve polis teşkilatının örgütlenmesi ayrı ve kendine has gelenekleriyle, burjuva partilerinin örgütlenişi ve devletin mali olanaklarından faydalanışıysa tamamen ayrı bir biçimde olur. Böyle bir ortamda yeni zenginlerin ve güç odaklarının ortaya çıkışı da kendine özgü olur. AKP iktidarı da çok kendine has koşullarla tarih sahnesine çıkabilmiştir. İlk olarak 2000 Kasım ve 2001 Şubat olmak üzere iki tane sarsıcı ekonomik krizle yüz yüze gelen DSP-MHP-ANAP koalisyonu toplum nezdinde bütün itibarını yitirmiştir. İkincisi 90’lar boyunca İslamcı hareketin yükselişe geçmiş olması ve 28 Şubat’ı ufak sıyrıklarla atlatmış olması bir toplumsal tabana imkân vermiştir. Üçüncüsü partinin bütün işlerinin yürütülmesine yetecek kadar parasal olanaklara sahip olunmuştur. Kendi etrafında bir sermayedarlar kümesi oluşturulmuştur. Nihayet dördüncüsü ABD desteğinin sağlanıyor oluşuyla denklem tamamlanmıştır. Önce sadece hükümet olan tarikatlar koalisyonu AKP; basını, sermayeyi, devleti kendisine göre yeniden düzenlemeye başlamıştır. 2007 seçimlerinden sonra da tam bir fetih harekâtı başlamıştır ve bu harekât tam bir siyasal tekelleşmeye doğru gitmektedir. Görüldüğü gibi, “sermaye devleti” demek yetersizdir. Bu tespitin hemen ardından şu sorular gündeme gelmelidir: hangi sermaye devleti ve bu sermaye devleti ne tarafa doğru ilerlemektedir? Devletin etkin aktörleri her dönem belirli bir örgütsel cisimleşme yaşar ve bu cisimleşmeye göre de devletin derinlikleri belirlenir.
Siyasetin kılıcı
Siyasetin kılıcı keskindir, çünkü gerçektir. Siyaset teorinin genelleştiriciliğiyle ilgilenmez. Siyaset ‘gerçekleşen’, ‘o an olan’ demektir. Kendisini bütünüyle hissettirir. Mücadelenin sonucuna göre kimlerin asılacağını, kimlerin cezaevine gireceğini, kimlerin ellerinden bir anda bütün mali olanakların uçup gideceğini belirler. Bu bakımdan devrimcilerin güncel düşmanı, o an hâkim olan, emekçilerin o an karşısına dikilen kimse, odur. TEKEL mücadelesi gibi somut talepleri olan bir pratik gelip kendisini dayattığında, gerçek anlamda kazanım olacak tek şey işçilerin özlük haklarının korunup korunmayacağı gerçeğidir. Eğer işçiler özlük haklarıyla birlikte başka kamu kurumlarına aktarılırsa bu mücadele başkalarına da örnek olacak, bu örneğin yarattığı moral ve özgüvenle başka mücadeleler de başlayabilecektir. Aksi durumda biz o mücadeleyi ne kadar önemsesek de, yarattığı etki sınırlı kalacaktır. Hiçbir şey başarı kadar moral bir değere sahip değildir. TEKEL örneği gibi bir durumda, mücadelenin ismi cismi belli olan iki tarafı oluşmuştur. Bir tarafta işçilerin her gün yeniden tazelediği basınçla şekillenen Tek Gıda-İş sendikası bir tarafta da hükümet bulunmaktadır. İşçilerin haklarını alabilmesinin tek yolu da hükümetin bu konuda adım atmasından geçmektedir. Öyleyse başından itibaren bu eylem sermaye ile işçiler arasında değil, işçilerle Tayyip Erdoğan’ın AKP’si arasında şekillendirilmelidir. Mücadelenin odaklandığı tek husus AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın bir toplumsal basınçla sıkıştırılması, işçilerin moralinin en üst düzeyde tutulması ve gündelik ihtiyaçlarının karşılanması olmalıdır. Öyle sloganlar icat edilmelidir ki, her gün işçilerle Tayyip Erdoğan karşı karşıya gelmelidir. Yoksa çok ileri olduğu düşünülerek bütün sermayeyi hedef almak aşılması gereken eşiğin üstünden atlamaya çalışmak anlamına gelir. Mücadelenin söylemsel gücünü zayıflatır, şiddetini azaltır.
AKP’ye karşı dövüşmek başkalarını güçlendirmez mi?
“Peki, öyle diyorsunuz ama AKP karşıtlığı yaparken işçileri CHP’ye ya da MHP’ye kaptırmayalım” denilebilir. Burada AKP karşıtlığını eleştirmenin sorunu emekçi-işçi tepkilerini oy verme yönelimine indirgemiş olmalarıdır. Şöyle ki, AKP karşıtlığı yaparsan, devrimcinin ne dediğinden ve ne istediğinden bağımsız olarak, bilinçsiz işçi MHP’ye CHP’ye yönelecektir. İşçinin bilinçliliği meselesini bir yana bırakalım. Bu tespit oy verme eğilimi özelinde doğrudur; evet işçi diğer burjuva partilere yönelecektir. Ama bu bir şeyi değiştirmez, AKP karşıtlığının anlamsız olduğu anlamına gelmez; çünkü oy verme eğilimi sınıf mücadelesi açısından sadece görüngüdür; ya da her şeyden önce görüngüdür yani öze ilişkin değildir. 1973 ve 1977 genel seçimlerinde işçi mücadelelerinin etkisiyle sosyal demokrat partiler güçlenmiştir. Fakat sonuç değişmemiştir. Siyasetin insiyatifi sokakta belirlenmiş ve mücadelelerin etkisiyle güçlü devrimci hareketler oluşmuştur. Sosyalistler olarak siyaseti seçimlerde kime destek verileceği olarak algılamıyorsak, somut bir mücadelenin kazanılmasında gerçek düşmanın hedef alınmasına da karşı çıkamayız. Çünkü insanı asıl değiştiren eylemdir. Bir grevin pratiğiyle, hele hele kazanılmış pratiğiyle yoğrulan insanlarda gerçekleşen dönüşümün yarattığı etki sonuç olarak toplumda radikal dönüşümlere yol açar ve etkileri sadece seçimle ölçülemez.
Tekrar edecek olursak: Belirli bir anda emekçilerin kazanmasının tek koşulu, o an karşılarına çıkan kimse onun ezilmesinden ibaret olur. O an karşılarına çıkan ise sermaye, kapitalizm gibi soyut bir düşman değildir. Bütün bir sermaye imparatorluğunun somutlaşmış bir ifadesidir. Daha fazlasını yapabilmek için bile o düşmanın yenilmesi gerekir. Yazımızın başında yaşam pratiğinin getirdiği refleksten bahsetmiştik. İşte o refleks buradan kaynaklanır. Böyle durumlarda bütün bir mücadelenin bayrağı olabilecek bir slogan kendisini dayatır. İşte TEKEL mücadelesi böyle bir slogana ihtiyaç duyuyor. “Çankaya’nın Şişmanı İşçilerin düşmanı” gibi bir slogana. Sermaye devletini yıkmak hiçbir işçiyi heyecanlandırmıyor fakat AKP hükümetini yıkmak bütün işçileri. Çünkü bugün yapılabilir olan ve işçi mücadelesinin ufkunda görünen odur. Sonrası ancak bu görev başarılabilirse tartışılabilir hale gelecektir. Siyasetin kılıcı işte bu kadar keskindir. Önünde duranı başaramayan sınıf hiçbir şeyi başaramaz.{jcomments on}