Gururcan Çalışkan -
Hiç şüphesiz İsrail’in başta Filistin halkı olmak üzere bütün Ortadoğu’da yaşatmış olduğu zulme karşı gelmek, siyonist politikalara düşmanca tavır takınarak onunla mücadele etmek, Suriye, Lübnan ve Ermenistan gibi ülkelerle işbirliğine gitmek, kısacası komşularla barış içinde ve sorunsuz yaşamak kulağa hoş gelmektedir. Fakat coğrafyadaki sorunun esas kaynağı olan emperyalist ve siyonist politikalarla işbirliği yaparak, o politikalardan beslenerek yapılan her eylem bugüne kadar çözüm değil daha fazla kan ve gözyaşı ortaya çıkarmıştır.
Son günlerde Ortadoğu’da bir tiyatro oynanmaktadır. Bu tiyatronun başrollerinde İsrail ve Türkiye oynarken oyun yazarı da ABD’dir. Oyunun amacı ise 1 numaralı seribaşı düşman İran’ı bölgede yalnız bırakmak ve olası bir İran savaşında İran’a destek verme ihtimali bulunan ülkeleri ve çeşitli silahlı grupları etkisiz hale getirirken öte yandan İran’ın haricindeki bölgeleri savaşsız kontrol altına almaktır. Peki ABD Ortadoğu’da savaşsız bir kontrolü ve yalnız bir İran’ı nasıl sağlayabilir?
ABD, soğuk savaştan bugüne bu bölgede yaptığı her kirli işte olduğu gibi yine Türkiye’yi düşünmektedir. Soğuk savaşta Sovyetlere karşı olduğu gibi, İsrail kurulduğunda ilk tanıyan ülkenin Türkiye olması gibi, ya da bazen çekiç güç vs. ile Saddam’a karşı kullandığı gibi, şimdi de İran’a, İran’a destek verme olasılığı bulunan ülkelere ve gruplara karşı kullanmak istiyor. Aynen Afganistan’da da Talibana karşı kullandığı ve bundan sonra da kullanmak istediği gibi... Geçmişte ABD’nin Türkiye üzerinden uyguladığı Ortadoğu projelerinin daha geliştirilmiş ve bugüne uyarlanmış tipi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin daha da geliştirilmiş versiyonu Obama yönetimiyle beraber yürürlüğe girmiş durumda… Bu yeni versiyonla Obama yönetimi, Irak ve Afganistan’da yaşadığı problemleri yeniden yaşamadan bölgedeki hakimiyeti ele almak istemektedir. Peki bunu nasıl bir plan çerçevesinde yapacaktır? Bu sorunun cevabı herkesin bildiği bir takım olaylarla çok fazla bilinmeyen bir takım olayların yan yana konulmasıyla ortaya çıkıyor.
1979 İran İslam Devrimi öncesinde ABD, “Çift mesnetli- twin pillars policy” politikası gereği Şah’ın hükümet ettiği İran ve Suudi Arabistan’a dayanan bir strateji ile Ortadoğu’da etkinliğini sağlamaya çalışmaktaydı. Ancak, İslam Devrimi ile İran elinden kayınca Ortadoğu’da gerekli işbirliğini sağlayabilecek bir NATO ülkesi olan Türkiye, bu iş için biçilmiş kaftan olarak görülmüştür. Bu doğrultuda 1980’lerle beraber daha da hızlı bir biçimde ABD’nin bölgedeki işbirlikçisi konumuna gelmiştir Türkiye.
Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı’ndan itibaren Yahudi lobisiyle özel bir ilişkisi bulunduğu bilinen Tayyip Erdoğan’ın son dönemlerde İsrail karşıtı söylemleri artırması, Erdoğan’ın özüne döndüğü şeklinde yorumlanıyor AKP yanlısı medyada. Oysa Erdoğan’ın İsrail konusundaki politikasını belirleyen de yıllar öncesi söylediği “iktidar için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim” çizgisidir! Erdoğan’ın 8 yıla yaklaşan iktidar pratiğinde izlediği İsrail politikası da bunun en açık kanıtı... Her ABD ziyaretinde Yahudi lobisiyle görüşmeler yapmaya özel önem gösteren Tayyip Erdoğan yönetiminde, Türk-İsrail ilişkilerinin gerilemesini bırakın tam tersine ciddi ölçüde ilerlediğini, Davos vakasının ardından İsrailli yetkililer açıklamıştı. Peki şimdi ne oluyor? Danışıklı dövüş mü? Yaşananları tam olarak danışıklı dövüş olarak nitelemek doğru değil. Amerika’nın sınırlı zamanda acil uygulamaya sokmaya çalıştığı yukarıda bahsi geçen planlar doğrultusunda önemli bir taktik değişiklik içine girdiğini söylemek mümkün. Son gelişmeyi Erdoğan’ın Lübnan, Suriye, Irak ve Barzani yönetimiyle geliştirdiği ilişkilerle birleştirip değerlendirmek gerekiyor. Amerika’nın Barzani yönetimini bölge ülkelerine kabul ettirebilmesinin, İran ile ilişkisi bulunan bazı ülkelerin İran’la olan bağını koparmasının yolu bölge ülkelerini Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’ye yaklaştırmaktan geçiyor. AKP’nin mikro ‘genius’u Ahmet Davutoğlu’nun misyonunun merkezinde de bu var: ABD’nin İsrail ile olan ortaklığı nedeniyle savaşarak bir türlü kontrol altına alınamayan Hamas, Hizbullah, çeşitli ülkelerdeki Sünni ve Şii Arap direnişçileri Türkiye’nin arabuluculuğu ile kontrol altına almak… Burada bu gruplar ile İsrail’in asla bir araya getirilemeyeceği gerçeğinden hareketle ABD, bölgede İsrail’le arası açıkmış gibi görünen ama alttan alta bir işbirliği içine girmiş olan Türkiye ve İsrail tiyatrosu hazırlamıştır. Bu doğrultuda önce Hamas’lı bazı liderlerin Türkiye’ye davet edilmesi, malum Davos vakası, Konya’da yapılacak olan tatbikattan İsrail’in çıkartılması ve son olarak da İsrail’li bir Dışişleri yetkilisinin Türkiye’nin İsrail büyük elçisini alçakta oturtması v.s. gibi olaylar yaşanarak ortam gerginmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
Fakat bütün bu kavga dövüşün devam ettiği dönemlerde İsrail’den tohum ithalatı, 50’den fazla savaş uçağının bakım ve modernizasyonun İsrail’e verilmesi, İsrail’le 8 yılda ticaret hacminin %30 artması ve bilindiği gibi Suriye’nin burnunun dibindeki sınır arazisindeki mayın temizleme çalışmasının da İsrail’e verilmek istenmesi AKP hükümetinin İsrail ile yasak bir aşk yaşadığı gerçeğini ortaya koyuyor. Bu mayın temizleme meselesi nedeniyle eleştiri yapanlara, Tayyip Erdoğan’ın Yahudi düşmanı benzetmesi “Davos Fatihi Padişah Tayyip”le İsrail dostu Tayyip Erdoğan’ın aynı kişi olup olmadığı sorusunu akıllara getirmektedir.
Sadece Ortadoğu’da değil bir diğer sıkıntılı bölge olan Kafkaslarda da Türkiye’ye benzer bir politika biçilmiştir. Bu nedenle aynı anda Kafkasya Birliği v.s. gibi projelerle birlikte Ermeni açılımına gidilmiştir. Burada da hedef ABD’nin bölgedeki en önemli rakiplerinden Rusya’yı yalnızlaştırmak idi.
Hiç şüphesiz İsrail’in başta Filistin halkı olmak üzere bütün Ortadoğu’da yaşatmış olduğu zulme karşı gelmek, siyonist politikalara düşmanca tavır takınarak onunla mücadele etmek, Suriye, Lübnan ve Ermenistan gibi ülkelerle işbirliğine gitmek, kısacası komşularla barış içinde ve sorunsuz yaşamak kulağa hoş gelmektedir. Fakat coğrafyadaki sorunun esas kaynağı olan emperyalist ve siyonist politikalarla işbirliği yaparak, o politikalardan beslenerek yapılan her eylem bugüne kadar çözüm değil daha fazla kan ve gözyaşı ortaya çıkarmıştır. Yaşadığımız coğrafya emperyalizmin topyekün saldırısı altındadır ve bütün problem de bundan kaynaklanmaktadır. Bu doğrultuda çözümün adresi de bellidir. Yeni Osmanlıcılık gibi politikalara karşı emperyalizmi ve siyonizmi bölgeden yok etmek için mücadele etmek tek çıkar yoldur…{jcomments on}