Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Neo-liberalizmin Türkiye macerası

Orhun Demir - 

evren_ozalBugün TEKEL işçilerinin Türkiye gündemine oturan direnişini, emek cephesinin diğer bileşenlerini sokağa çıkaran şeyin ne olduğunu ve neden en basit en ekonomik taleplerin radikalleşmek ve politikleşmek zorunda olduğunu anlayabilmek neo-liberalizmin Türkiye macerasının- ki bu macera bir anlamda Türkiye’nin iktisadı, siyaseti ve ideolojisiyle emperyalizme tam entegrasyon sürecidir-hangi ekonomik, siyasal ve ideolojik uğraklardan geçtiğini bilmeyi gerektiriyor. Öncelikle, her şeyin 12 Eylül ile, yani Türkiye’nin böylesi bir dönüşümüne direnebilecek sosyalist soldan ve emekçi hareketlerinden temizlenme sürecini başlatan faşist bir cunta iktidarıyla, başladığını söylemek gerekir. Nitekim 12 Eylül’den sekiz ay kadar önce Demirel Hükümeti zamanında neo-liberal reçetesini hazırlayan Türkiye burjuvazisi, reçeteyi tatbik edebilmek için toplumsal muhalefetin budanmasını beklemiş ve neo-liberal program 12 Eylül sonrasında etkili bir biçimde uygulamaya konabilmiştir.
12 Eylül darbesinin ardından ise ‘normalleşme’ yaşanmış ve bu normalleşme de Özal’ı ve ANAP’ıyaratmıştır.  12 Eylül ile başlayan neo-liberalleşme süreci Özal ile daha da derinleşmiş ve bu süreç emekçi sınıfların taleplerini baskılamayı önemli ölçüde başarmıştır. Reel ücret seviyeleri aşağıda tutulmuş, sendikal örgütlenmeler 12 Eylül öncesi dönemdeki etkinliklerini yitirmiş, döviz yasallaştırılmış, reel üretim yapmayan spekülasyona dayalı bir sermaye stratejisi benimsenmiş, ihracata dönük ekonomi modeli ile birlikte ‘iç pazara dönük üretim yapma’’ gözden düşmeye başlamıştır. ‘Özelleştirme’nin yasal zemini kurulmuş ve ilk özelleştirme faaliyetleri de yine Özal döneminde başlamıştır.
Politik açıdan ise ilk olarak söylenmesi gereken, burjuvazinin diktatörlülüğünün pekiştirilmesi ve emek ile sermaye arasındaki bütün kısmi uzlaşmaların sermaye lehine tasfiye edilmesidir. Devlet ile burjuvazi arasındaki ilişkiler yeniden yapılandırılmaya başlanmış ve devlet aygıtı göreli özerk niteliğini büyük ölçüde kaybederek burjuvazinin özelleşmiş bir baskı aracı haline gelmiştir. “Türk-İslam sentezi” olarak telaffuz edilen ve Türkiye koşullarında harmanlanmış liberalizm, milliyetçilik ve dinci gericilikten oluşan ideoloji de neo-liberalizmle tanışan Türkiye’nin yeni ideolojisi olmuştur. Sonuç itibariyle Türkiye işçi sınıfı; iktisadi açıdan piyasacı bir düzenle, politik açıdan uzlaşma kabul etmeyen bir sermaye devleti ile ve ideolojik açından da liberal, milliyetçi ve dinci gerici bir sermaye kuşatmasına tabi olmaya başlamıştır. Bu kuşatma sadece ulusal ölçekte işleyen bir sermaye stratejisi değil; aynı zamanda, emperyalizmin Türkiye emekçilerini kuşatma stratejisinin de bir bileşenidir. Şöyle ki; ekonomik ilişkiler piyasanın despotizmine ne kadar açılsa, emperyalist tekeller o ölçüde Türkiye ekonomisi üzerinde söz sahibi olmuşlar; devlet iktidarı emekçi kesimlerin taleplerine ne kadar kapansa, o ölçüde emperyalizmin uşağı olmuş ve Türkiye halkı liberal-milliyetçi-dinci gerici ideolojinin hegemonyasından ne kadar etkilense, o ölçüde siyaset emekçi kitlelerden uzaklaşmış ve kompradorlaşmıştır.

AKP ve neo-liberalizm
Özal sonrası ANAP iktidarları da, 1991’de başlayan ve 2002’ye kadar süren koalisyon hükümetleri de neo-liberalizmin yapısal dönüşümlerini tamamlayabilecek bir siyasi istikrarı sağlamada aciz kalmışlardır. Burjuvazinin siyasi istikrar talebine yanıt vermek ise 2002’de iktidar olan AKP hükümetine kısmet olmuştur. Bu bağlamda, neo-liberalizmin Türkiye macerasının ivme kazanması için aranan ilk nitelik, yani siyasi istikrar, AKP’nin tek parti hükümeti ile Özal sonrasında yeniden sağlanmıştır. İkinci nitelik ise AKP’yi iktidar yapan burjuva kliğinin iktisadi yönelimi ile neo-liberal kapitalizmin yönelimi arasında tam bir uyumun olmasıdır. Üretimin büyük sanayi merkezlerinden küçük ölçekli merkezlere kayması, buna paralel olarak da istihdam yapısının güvenceli-yüksek ücretli-sendikalı çalışanlardan, güvencesiz-düşük ücretli-örgütsüz çalışanlara doğru kayması ve son olarak da “Anadolu Kaplanları” gibi zamanın küçük sermaye gruplarına yapılan teşviklerin aslında ‘adam kayırmak’tan ziyade, sermayenin uluslararası tercihleriyle ilgili olması AKP’yi iktidar yapan sermaye odaklarının palazlanmasına ve daha da önemlisi bu grupların ‘neo-liberalizmin burjuvazisi’ olmalarına yol açmıştır.  Üçüncü nitelik ise AKP’nin İslamcı geleneğinde saklıdır. 12 Eylül sonrasında palazlandırılan islamcı siyasetin 28 Şubat süreci ile hizaya getirilmesi, düzenle uyumlu olanların önünün açılmasına neden olmuştur: Erbakan’ın islamcılığı düzenin çarkları tarafından fırlatıp atılmış, Erdoğan’ın islamcılığı ise düzene dâhil olmakla kalmamış, düzenin kendisi olmaya doğru koşmaya başlamıştır. Yine bu süreçte, siyasi ilişkilerden dışlanan emekçi kitleler ise cemaatlerin kucağına düşürülmüş ve bu sayede sınıf tepkisi soğurulmuştur. Bu anlamda, AKP ile birlikte, Siyasal İslam ve dini cemaatler neo-liberalizmin unsurları haline dönüşmüştür. Siyasal –ılımlı- İslam neo-liberalizmin ideolojisi, dini cemaatler ise neo-liberalizmin sivil toplum kuruluşlarıdır.
Bütün bu nedenlerden ötürü, AKP’nin iktidar dönemi aynı zamanda neo-liberalizmin de en keskin ve en son dönemecidir. Bugün TEKEL işçilerinin direnişiyle başlayan ve “kavga bitmedi daha yeni başlıyor” sloganında kendini bulan tepki ise işte bu son dönemecin hangi anlamda ‘son’ olacağı ve kimin kazanacağıyla ilgilidir. Başka bir ifadeyle, ‘Türkiye’nin neo-liberal dönüşümü sonlanacak mıdır yoksa sona mı erecektir?’  Soruyu sormanın en güzel yanı ise yanıtını direnişçi işçilerin öfkeli ve kararlı seslerinden duymak: “Biz haklıyız biz kazanacağız!”