Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Mezardan çıkan sınıf siyasete yol gösteriyor!

İşçi sınıfı, bu sefer, fabrikalardan tarlalardan gelip ‘sınıf’ olmamıştır. Mezardan çıkmıştır! Mezardan nefes alabilmek için çıkılır, yaşayabilmek için! Mezardan çıkar çıkmaz karşısında burjuvazinin hükümetini ve polisini bulan işçi sınıfının atacağı geri adım kendisini çıktığı mezara geri götürecektir, başka bir yere değil! O yüzden TEKEL işçisi hep bir ağızdan “Ölmek var dönmek yok” diye haykırmaktadır, çünkü ‘dönmek’ zaten ‘ölmek’ demektir!

9113480e7c68213defa94b68d4920e5fMarks, Komünist Manifesto’da, işçi sınıfını “burjuvazinin mezar kazıcıları” olarak tanımlar. Bugün işçi sınıfı, elinde eskisinden daha büyük bir kazmayla ‘burjuvazinin mezarını kazmak’ için geri dönmüştür. “İşçi sınıfı hep buradaydı”  diyenler olabilir, ya da “Bu geri dönüş işçi sınıfının ilk dönüşü değil” diyenler... Doğrudur! İşçi sınıfı, burjuvazinin iktidarı var oldukça hep var olacaktır ve burjuvaziye karşı verdiği savaşım da inişli-çıkışlı bir süreç olacaktır. Ancak bu seferki işçi sınıfı farklıdır; elindeki kazmayı çok daha sıkı tutmaktadır. Daha sıkı tutmaktadır, çünkü elindeki kazma işçi sınıfının kendisini, burjuvazinin gömdüğü yerden çıkartırken kullandığı kazmadır. Yani işçi sınıfı, bu sefer, fabrikalardan tarlalardan gelip ‘sınıf’ olmamıştır. Mezardan çıkmıştır! Mezardan nefes alabilmek için çıkılır, yaşayabilmek için! Kendisini mezardan çıkaran kazma, işçi sınıfının can simididir de aynı zamanda. Bu yüzden Mezardan çıkar çıkmaz karşısında burjuvazinin hükümetini ve polisini bulan işçi sınıfının atacağı geri adım, can simidini bırakmak, çıktığı mezara yeniden girmek demektir!  O yüzden TEKEL işçisi hep bir ağızdan “Ölmek var dönmek yok” diye haykırmaktadır, çünkü ‘dönmek’ zaten ‘ölmek’ demektir!
Peki ‘mezardan çıkan sınıf’ ne istemektedir? Devrimciler ve sosyalistler için kritik soru budur. Solun sınıfla bütünleşmesinin nasıl sağlanabileceğinin yanıtını arayanlar için de, ilk önce bu soruya yanıt bulmak elzemdir. Mezardan çıkan sınıfın taleplerine bakıp, onun sınıf bilincinin düzeyini belirlemeye çalışanlar varsa, boşuna kafa patlatmasınlar! Çünkü sınıf başka sınıf, düzen başka düzendir. Burjuva düzeninin paradigması değişmiştir, hem de bizzat burjuvazi tarafından değiştirilmiştir: Burjuvazinin mezara koyduğu işçi sınıfı, sadece ‘yaşamak’ için mezardan çıkmıştır. Ama artık, yaşamak sadece yaşamak değildir. Yaşamak isteyen mücadele etmek, direnmek zorundadır. Sadece yaşamak için Ankara’nın soğuğunda, yağmurunda, karında geceleri dışarıda kalmak gerekmektedir hem de çocuk ve eşlerle birlikte! Yaşamak artık açlık grevine yatmak, iki ay önce omuzlara alınan Türk-İş başkanına içten bir “yuh” çekmektir. Sadece bunlardan ötürü bile, ‘yaşama’nın kendisi , bundan böyle, devrimci bir eylemdir mezardan çıkan sınıf için. Sınıf ya ‘devrimci’ olacaktır; ya da olmayacaktır!

Mücadelenin paradigması değişirken…
Peki tüm bu zulüm ve işkenceye ne için katlanılmaktadır? Karşımızda her türlü fedakârlığı yapabilecek devrimciler mi vardır? TEKEL işçisi Marksizmi hatim etmiş sınıf bilincine bu şekilde ulaşmış sosyalistlerden mi oluşmaktadır? Direnen işçiler siyasi iktidarı mı hedeflemektedir? Yoksa -beklentileri biraz daha aşağıya çekelim- işçiler özelleştirme karşıtı bir mücadele mi vermektedir? Bütün sorulara “hayır” yanıtı verilebilir; zira işçiler özlük haklarının korunmasından başka bir şey istememektedirler.  Yani kadrolu işçi olmak, makul düzeyde bir ücret almak, bir işçi sendikasına üye olmak ve hepsinden önemlisi iş güvencelerini korumak istemektedirler. Yani ‘kazanmak’ bile değil sadece ‘korumak’ istemektedirler. Bu tablo ilk bakışta görünendir ve öyle olduğu için de yanıltıcıdır!
Yukarıda dediğimiz gibi TEKEL işçileri fabrikalardan gelen değil, mezardan çıkanlardır. Öyle olduğu için de dillendirdikleri talepleri küçük ama mücadelesi büyüktür. Bundan böyle; sendikal hak ve özgürlüklerin bile altında, en yaşamsal -en iktisadi- ihtiyaçların talebi için dahi radikalleşmek zorundadır işçi sınıfı… TEKEL işçisi de bunun en somut örneğidir. Taleplerin küçük, mücadelenin büyük olması ve buna rağmen işçi sınıfının ‘sınıf’ olarak yaşaması, en az kendi iradesi kadar burjuvazinin haddini bilmez saldırısının sonucudur da: Son 30 yılda burjuvazi öyle bir dünya öyle bir ülke yaratmaya çalışmaktadır ki, işçi sınıfına ayrılan tek yer ‘mezarlıktan‘ ayrılmıştır… Yani neo-liberal süreçte burjuvaziden koparılabilecek en küçük bir taviz için bile büyük bir mücadele vermek gerekmektedir. Bu tablo, bir ölçüde burjuvazinin işçi sınıfını köşeye sıkıştırmasının, onu mezara gömmesinin de bir sonucudur. Uzun lafın kısası, ikinci tablo da işçi sınıfının aleyhine bir süreç gibi okunabilir. Ancak, bu da bardağın sadece boş kısmını görmektir.
Ama son tablo, ki birinci ve ikinci tabloların bileşimi olan tablodan bahsediyoruz, işçi sınıfı ve sosyalizm mücadelesi için umut vericidir ve “Ölmek var dönmek yok” sloganında kendini ifade etmektedir. Dönmeyen işçi sınıfı yaşayacaktır! Hem de ‘sınıf’ olarak yaşayacaktır. Mezardan çıkmak bile, işçi sınıfı için belki bir zafer değildir, ama burjuvazi için yenilgidir! Abarttığımız sanılmasın: Dikensiz gül bahçesi isteyen burjuvazi, dikenleri temizlediğini düşündüğünden, eline batan ilk dikende akrep sokmuşa dönmüştür. Tayyip Erdoğan’ın; TEKEL işçilerinin ‘paylaşarak simit yeme’lerini bile AKP grup toplantısına taşımasını, ‘dengi olmayan’ sendika başkanının açıklamasına çocuk gibi “avcunu yalarsın” diye tepki göstermesini, yine TEKEL işçilerinin eylemini ‘hükümete karşı bir eylem’ olarak nitelemesini sadece Tayyip Erdoğan’ın kişiliği ile açıklamaya çalışanlar fena halde yanılırlar; çünkü Tayyip Erdoğan’ın tavrı tam bir sınıf tavrıdır. Bu sınıf tavrı, karşısına çıkan gücün de sınıf olduğunu iyi bilmektedir; hem de mezardan çıkan bir sınıf olduğunu… Tam da bu nedenle, ‘mezardan çıkan sınıf’ mezardan uzaklaşmak için attığı her adımda kendisini mezara koyan sınıfı kendi kazdığı mezara biraz daha yaklaştırmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın homurtuları mezara yaklaşmak istemeyen burjuvazinin homurtusudur. TEKEL işçilerinin kazanılmış ve son derece ‘ekonomik’ olan haklarını direniş sonucunda korumaları bu sebepten ötürü aslında bir kazanımdır. Kazanım ise, içeriği salt ekonomik de olsa, sonuçları itibariyle kesinlikle politik ve ideolojik olacaktır:

Ne kazanacağız?
Öncelikle, insanın bütün yaşam alanlarının piyasalaştırılma süreci olan neo-liberalizm baltayı bu sefer taşa vurmuş olacaktır! Dahası, neo-liberal kapitalizm emek-sermaye uzlaşmasını kesinkes reddettiğinden, herhangi bir yenilgi akabinde hegemonyası çatlayacaktır. Hegemonya çatladığı andan itibaren ise bundan sonra yürütülecek olan her mücadelenin başarıyla sonuçlanması ideolojik anlamda ‘daha mümkün’ olacaktır.
Yine, neo-liberalizmin iş güvencesine karşı olan topyekun saldırısı somutta ilk defa yenilmiş; iş güvencesi konusunda ilk defa sermayenin dediği değil, emeğin dediği olmuş olacaktır. İş güvencesi hakkının korunması demek, firma rekabeti uğruna her türlü esnek istihdam ve enformelleşmeyi meşru gösteren bir çalışma yaşamı tahayyülünün de sonu demektir.  İş güvencesini bir hak olarak sermayeye kabul ettiren işçi sınıfı, çalışma yaşamında neo-liberalizmi devirmiş ve bu anlamda ‘devrim’ yapmış demektir!  
AKP hükümeti ilk defa, ‘oy deposu’ olarak gördüğü emekçi kitlelerin muhalefeti sonucunda geriletilmiş olacak, Tayyip Erdoğan’a bu ülkenin babasının çiftliği olmadığı hatırlatılacak, işçi sınıfının ise o çiftlikte çalışan ırgatlara hiç mi hiç benzemediği özellikle ‘AKP karşıtı’ orta sınıf elitizmine karşı ispatlanmış olacaktır!
Sendika yöneticilerinin sendikal stratejileri temelinden sarsılacaktır: ‘En güçlü sendika’ devletle en iyi geçinen sendika olmaktan çıkacak, emekçilerle bütünleşen onlara dayanarak sendikacılık yapan sendikalar, hükümetlerle iyi ilişkiler kurarak taviz elde etmeye çalışan sendikaların önüne geçecektir.   
Devrimciler ve sosyalistler için ise hiç kuşkusuz en önemli kazanım sınıf siyasetine daha çok sarılmak ve sınıfla bütünleşmek olacaktır. Olası her kazanım, neo-liberalizmin sadece ve sadece işçi sınıfı tarafından geriletilebileceğini dosta düşmana ispatlayacak, sınıf temelli siyaset sol içinde yeniden hegemonik hale gelecektir. Bundan böyle sol, ya sınıf temelli siyaset yapacak ya da ‘sol’ olmaktan çıkacaktır.
TEKEL işçisinin direnişi, yarattığı etkiler açısından, işçi sınıfının herhangi bir kimlik kategorisinin içerisine hapsedilemeyecek kadar ‘genel bir oluşum’ olduğunu göstermiştir. Yani, sadece TEKEL işçilerinin özlük hakları için yapılan bir direniş Türkiye genelinde ses getirmiş, halkın gözünde meşrulaşmış, bütün sendika konfederasyonlarını ‘bir şeyler yapma’ya zorlamıştır. Öyle ki, sarı sendika bile sayılamayacak kadar hükümet yanlısı olan Hak-İş ve Memuru-Sen bile peşinen “bu işte ben yokum” diyememiştir! Bunun dışında, Kürt-Türk kardeşliği için en etkili adımların en iyi emekçiler tarafından atılabileceği TEKEL direnişi sırasında bir kez daha ortaya çıkmıştır. Türk bayrağının asılı olduğu çadırın karşısında Kürtçe türküler eşliğinde halaylar çekilmesi ‘otantik bir görüntü’ değil, “yaşasın halkların kardeşliği” şiarının ete kemiğe bürünmüş halidir. TEKEL direnişi özelinde Türkiye işçi sınıfı, toplumsal muhalefeti ayrıştıran bir kimlik gibi değil, birleştiren bir odak olarak hareket etmiştir.
Artık ortaya çıkmıştır ki: sınıfla bağ kurmak sınıf mücadelesi içinde şekillenir. Sınıfın mücadelesine uzak olanın, o mücadelenin diline ve kültürüne yabancı olanın sınıfla bağ kurması da mümkün değildir. Bir başka deyişle, işçi sınıfı sosyalistleri mücadele içinde tanıyacaktır ve normal olan da zaten budur. Kendisini tanıtmak isteyen sosyalistler ise ‘işçilerin bilinçsizliği’nden şikâyet etmekten vazgeçip, mücadele edeceklerdir. Son olarak, sosyalistler ve devrimciler her sınıf kalkışmasının kendi özgünlüğü içinde anlaşılabileceğini ve o özgünlük içinde etkili olabileceğini anlayacaklardır. TEKEL işçisinin direnişi ile başlayan yeni süreç ‘mezardan çıkan sınıf’ın direnişidir. Sınıf mezardan çıktığı için dile getirdiği talep de ilk bakışta politik olarak ‘hiçbir şey’dir. Ancak bugünün burjuva siyasetinin özü ‘işçi sınıfını mezara koymak’ olduğu için,  mezardan çıkan sınıfın talebinin de aslında ‘her şey’ olduğu bütün devrimciler ve sosyalistler tarafından görülmelidir!
Bugün için ise sosyalist ve devrimciler, her türlü samimiyetlerine rağmen işçilerle dayanışma misyonunun ötesine geçememişlerdir. Sınıfla somut bağ kurmak ve kitle içinde meşrulaşmak küçümsenecek kazanımlar değildir ama, biraz önce dediğimiz gibi, sınıfın istediği şey ‘her şey’se, elde edilen kazanımlar bir ‘önderlik’ yaratmaya -maalesef- yetmemektedir! Peki iş işten geçmiş midir? Onun yanıtını da direnişçi işçilerden alalım: “Kavga bitmedi! Daha yeni başlıyor!”

(Muş’tan bir TEKEL işçisiyle yaptığımız röportajdan bir kısım)

“Müdahale bize ağır gelmedi, yıldırmadı bizi”

Direnişe başlarken AKP’nin sert tutumu, polis saldırıları sizi şaşırttı mı?

Hayır, Ankara’ya girer girmez müdahale ile karşılaştık. Kendi öz irademizle Ankara’ya girdik. Amaçları bizi Ankara’ya sokmamaktı. Bizi Kayaş’ta ikiye ayırmaya çalıştılar. Samsun ve Tokat ekibi birlikte girsin, Muş ve Diyarbakır ekibi sonra girsin dediler. Biz kabul etmedik. Tartışmalar sürerken ben, seyahat özgürlüğümüz olduğunu ve kimsenin bunu kısıtlayamayacağını söyledim. Nihayetinde otobüsler ayrılmadan hareket etti.

Abdi İpekçi Parkı’nda gerçekleşen polis müdahalesini bekliyor muydunuz? Oldukça sert bir müdahaleydi…

Sertti, fakat bize sert gelmedi. Bize oyun gibi geldi fakat diğer arkadaşlara sert gelmiş olabilir. Biber gazı, su ağır gelmedi, yıldırmadı bizi. Müdahaleden sonra gidenler oldu. Benim gözlemlerime göre, onlar da AKP’li tanıdıkları olduğu için korkup gittiler.

Polis saldırısını görüp direnişe başlayanlar da olmuş…

Oldu evet. Gelemeyenlerin büyük bölümü izin alamadıkları için gelememişlerdi. Genelge yollanmış, işçilere rapor verilmemesi için.

Hükümet direnişi uzun bir süre görmezden geldi. Erdoğan, maaşlarınız hakkında yalan söyledi, hakaret etti. Bunu nasıl karşıladınız?

Bunu tüm halk biliyor. Bundan bir yıl öncesini düşünelim. Milletvekilleri kırmızı ceylan derisi koltuklarının peşinde, ihale peşinde. İhaleleri AKP teşkilatı alır, milletvekilleri alır, il başkanları alır. İşe bile garibanım alınmaz, eş, dost, akraba alınır. Yani bu direniş, bir vesile oldu aslında bunlara karşı. AKP; TEKEL işçilerinin bu kadar direneceğini, bu nedenle partisinin itibar kaybedeceğini bilseydi, hepimizi 5’er bin lira maaşı vererek istediğimiz özlük haklarıyla gönderirdi. Dün Erdoğan maaşlarımızı 1400 lira olarak açıklamış. 3000 lira diyordu, şimdi düşürmüş rakamı. İlk defa ağzından doğru bir laf çıkıyor. Gittikçe maskesi düşüyor hükümetin.

Türk-İş’ in AKP hükümetiyle görüşme sürecini iyi yönettiğini düşünüyor musunuz?

AKP hükümeti sendikayı çok hafif görüyor. Halbuki kendileri de seçilerek geldiler, sendika yöneticileri de. Biz de istiyoruz ki bu iş masa başında çözülsün. Ben eşimi çocuğumu bırakıp niye iki ay burada durmak isteyeyim?

Sendika çatısı altında örgütlü olmanın somut kazanımları nedir deneyimlerinize göre?

Sendika olmasaydı, iki ay boyunca burada dimdik duramazdık.

(Bitlis’ten bir TEKEL işçisiyle yaptığımız röportajdan bir kısım)

“AKP fakirlerin değil işadamlarının temsilcisi oldu.”

Direnişe başlarken AKP’nin sert tavrını, polis saldırılarını bekliyor muydunuz?

Hayır, çünkü istediğimiz bizim uzun zaman önce kazanılmış özlük haklarımızı almaktı. Ve bunu saldırısız, hakarete uğramadan, ölümün üzerimize serpildiği o günü yaşamadan gerçekleştirip döneceğimizi düşünüyorduk.Ben Doğu ve Güneydoğu’ da uzun yıllardır çatışmanın içinde yaşayan biriyim. Ben hayatım boyu o bölgede böyle bir saldırıyı yaşamamıştım.

Nasıl etkileri oldu Abdi İpekçi Parkı’nda yaşanan saldırının?

Ondan sonra kamuoyunun direnişe destekleri arttı. Fakat bazı işçi arkadaşlarımızın psikolojisini de bozdu. Ben biber gazından nefes alamayacak hale geldim. Lağım suyuyla sırılsıklam oldum. O şekilde bir de sabaha kadar nezarethanede kaldım. Bunlar kolay atlatılacak, unutulacak şeyler değil. Fakat bize uygulanan orantısız güce rağmen, mücadelemizi bugün burada aynı kararlılıkla ve aynı dirençle sürdürüyoruz.

Bir de Erdoğan’ın söylediği yalanlar var…

Evet, Erdoğan’ın iddiasına göre aylık 4 milyara geliyor maaşlarımız. Halbuki biz, o dumanın ve zehirin altında aylık 1400 liraya çalışıyoruz. En son dün gece bir televizyon programında, gerçek maaşımızı açıkladı. Kendimizi idame ettirdiğimiz, çocuklarımızı okuttuğumuz miktar, tam da o kadardı. Açlık sınırında yaşayabileceğimiz bir ücretti. Bunun dışında bir de, bizim yaşam boyu tek güvencemiz ve anayasal hakkımız olan kıdem tazminatlarımız hakkında da yalan söyledi, sanki tazminatlarımızı yağmadan mal kaçırıyormuş gibi almışız… Oysa biz, kıdem tazminatlarımızı almadık, olduğu gibi bankada duruyor. Vakıfbank bizim isteğimiz dışı, iznimizi almadan tazminatlarımızı bir fona aktararak, yaşamımız boyunca bize sadece sefalet getirecek olan 4/C’yi kabullenmişiz gibi göstermek istedi.

Fabrikalarınızın kapatıldığı zamandan direnişte bulunduğunuz bugüne kadar edindiğiniz deneyimler, AKP hükümeti hakkındaki fikirlerinizi nasıl değiştirdi?

AKP ülkeyi yönetmeye talip olduğu dönemlerde, Erdoğan Bitlis’e gelmişti. Tütüncülüğümüzü ve fabrikalarımızı geliştireceğinden, tütüne konan kotaları kaldıracağından söz etti. Bitlis’e yıllardır büyük istihdam alanı sunan TEKEL fabrikasını gözlerini kırpmadan, bir günde kapattılar. Şimdi devletin temsiliyeti orada yalnızca valilik binası, jandarma karakolu ve kaymakamlık binaları tarafından sağlanıyor. İstihdam yaratan, ekmek getiren TEKEL fabrikaları, et ve balık kurumları, çimento fabrikaları AKP döneminde birer birer kapatıldı. Bitlis’te işsizlik yüzde kırkları aştı. Bunu göz ardı edip hâlâ fabrikaları kapatmaya devam ediyorlar. Biz Bitlis’ten 290 kişi buradayız, yaş ortalaması 38-39. O binlerce işsize bir de bizi katıyorlar.

Sizin kişisel fikirleriniz nasıl değişti?

AKP hükümeti iktidara ‘fakirin fukaranın temsilcisi’ olduğunu söyleyerek geldi. Doğruyu söylemek gerekirse, ben öyle de bekliyordum. Ama maalesef AKP fakirin fukaranın temsilcisi olmaktan çıktı, patronların işadamlarının sermayenin hükümetine dönüştü. Ben çok şaşırdım. AKP’nin buna dönüşeceğini düşünmüyordum, açık söyleyeyim.

{jcomments on}