Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

İşçi sınıfı hareketi ve sendikalar

Uğur Erözkan - 

İşçiler nasıl kazanacaklarını sendikadan öğrenmiyorlar. Öğrendikleri yer, bizzat kendi mücadele pratikleridir. Mücadelelerinin ilk günlerinde, polisin attığı gaz bombalarına atıfla, bir TEKEL işçisi, “gaz yemeden gaza gelinmez” diyordu. İlerleyen günlerde ise işçiler arasında en popüler olan sloganlar “ölmek var, dönmek yok”, “kefenleri giydik, geri dönüş yok” gibi sloganlar oldu.

6f86e22066db4e537b02788e8cfd1ab3İşçi sınıfı mücadelesinin, tüm mücadele pratiklerinde olduğu gibi, bazı dönemeçleri, iniş-çıkışları, bunalımları ve patlamalı dönemleri vardır. Bazı dönemlerde yoksulluğa, işsizliğe, işten çıkarmalara ve her türden sermaye saldırısına rağmen işçilerden hiç ses çıkmaz. Sermaye sınıfının tüm saldırılarını teşhir etmek, bu saldırılara karşı mücadeleye çağırmak emekçilerde hiçbir harekete yol açmaz. Bazı dönemlerde ise artık özel olarak vurgulama gereğinin olmadığının düşünüldüğü gelişmeler emekçilerin cephesinde fırtınalar koparır. TEKEL işçilerinin haftalardır Ankara’da gerçekleştirdiği eylemler bunun en iyi örneğini oluşturuyor. 24 Ocak 1980 kararları ile memleketin başına bela edilen ve başta Özal olmak üzere bütün hükümetlerce yürütülen özelleştirme programı boyunca emekçilerden kayda değer bir tepki gelmemiş olduğu hatırlanacak olursa TEKEL’in özelleştirmesinin bir artçı sarsıntısı olarak 4/C uygulamasını durdurmak üzere işçilerin Ankara’ya çıkarma yapması herkes için sürpriz oldu. Hele bir de polisin gaz bombalı coplu saldırısı karşısında geri adım atmadan eylemlerine devam etme kararlılığı göstermeleri ve Türk-İş binasının önündeki sokağı bir direniş mevzisine dönüştürmeleri “bu halk adam olmaz” diye ahkâm kesenlerin bile lafını ağzına tıkadı.
Haftalardır kesintisiz sürdürdükleri eylemleri, hemen her yazıda anlatıldığı gibi Ankara’nın karına, ayazına; hükümetin ve valiliğin baskısına karşı olduğu kadar sendika bürokrasisine karşı da mücadele etmeyi gerektiriyor. TEKEL işçilerinin sendikanın iradesinden bağımsız her türlü eylem girişimi sendika yöneticileri tarafından durdurulmaya çalışılıyor. Durdurulamadığı yerde de, sendika eyleme öncülük ederek eylemi zararsızlaştırmanın yollarını arıyor. Türk-İş’e kalsa işçiler çadırlarından başlarını bile çıkarmasalar iyi ederler. 24 saat boyunca sürekli bir hareketliliğin olduğu Türk-İş önünde, işçilere sendikanın önerdiği oturup beklemekten başka bir şey değildir. Neyi beklemelerini istiyorlar? Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun hükümetle sürdürdüğü görüşmelerden bir sonuç çıkmasını. 30 yıldır beklemiş ve bıçağı kemiğinde hissetmiş olan işçilere “bekleyin” dediğinizde ne cevap alacağınız belli değil mi? Onlar da beklemiyorlar haliyle. Yol kesme eylemlerinden bakanlık önüne yürüyüşlere, akşamları binlerce kişilik bir kortejle Sakarya Caddesi’nde gerçekleştirilen eylemlere kadar bütün eylemler işçilerin inisiyatifiyle ortaya çıkıyor ve sendikanın zararsızlaştırma girişimleriyle militan unsurları törpülenerek gerçekleştiriliyor. İşçiler, mücadeleye başladıklarında nasıl kazanacaklarını bilmiyor olabilirler. Birçoğunun mücadele deneyimi yok. Birçoğu mücadele etmek yerine kendisine sunulana razı olmuş yıllardır. Ancak bilmediklerini öğrenmeleri için çok önemli bir fırsatları var ellerinde.

Mücadele öğretir
İşçiler nasıl kazanacaklarını sendikadan öğrenmiyorlar. Öğrendikleri yer, bizzat kendi mücadele pratikleridir. Mücadelelerinin ilk günlerinde, polisin attığı gaz bombalarına atıfla, bir TEKEL işçisi, “gaz yemeden gaza gelinmez” diyordu. İlerleyen günlerde ise işçiler arasında en popüler olan sloganlar “ölmek var, dönmek yok”, “kefenleri giydik, geri dönüş yok” gibi sloganlar oldu. Türk-İş’in direnişi rölantiye alma çabalarına karşı da “genel grev genel direniş” ve “işçi memur el ele, genel greve” sloganlarının dozu giderek arttı. Nihayet işçiler 17 Ocak’ta Sıhhiye’de düzenlenen mitingde Kumlu’nun konuşmasının ardından kürsüyü işgal ederek genel grev taleplerini dile getirdiler. Bununla da yetinmeyen işçiler mitingin ardından Türk-İş binasını işgal ettiler ve sendikacıların bütün yatıştırma çabalarına karşı genel grev konusunda ısrarcı olduklarını ortaya koydular. Genel grev talebi artık görmezden gelinemez bir hal alınca ve DİSK ve KESK ilan edilecek genel greve tam destek sözü verince artık Türk-İş daha fazla ayak direyemedi ve 4 konfederasyonun genel grev örgütlemesini sağladı. Ancak 4 Şubat’ta gerçekleştirilen genel grevde ortaya çıkan tablo Türk-İş’in genel grevi gerçek anlamda örgütlemediğini ortaya koydu. İzmir haricinde ülkenin geri kalanında pek fazla etkili olmayan grev, hayatı durduramadığı için amacına ulaşamadı. Sürecin başından beri attığı her adımda olduğu gibi genel grevde de Türk-İş son derece isteksiz bir şekilde adım atarak işçilerin mücadelesini soğutmaya çalışıyor. Türk-İş yönetimi, TEKEL işçilerine, eylemlerini bitirip evlerine gitmelerini istediğini açıkça hissettiriyor. Sendikanın, işçilerin eylemine öncülük etmesi ve yön vermesi beklenirken, TEKEL eyleminde ortaya çıkan durum, Türk-İş’in işçilere ayak bağı olduğunu gösteriyor.

Mücadele aracı eksikliği ve sendika
Sendikanın, üstlenmesi beklenen işçilere öncülük etme misyonunu üstlenmediği açıkça ortadadır. Sendika, varlığı itibariyle işçilerin hem işyerinde birlik ve mücadele aracı olacak hem de çalıştıkları işkolunda ve nihayet ulusal bazda diğer işkollarında çalışan işçilerle ortak bir mücadele inşa etmelerini sağlayacak bir araçtır. Bu anlamda ekonomik taleplerin ortaya çıkarılması ve örgütlenmesi kadar siyasi taleplerin de bayraktarlığını yapacak bir araçtır. Ancak günümüzde en basit ekonomik taleplerini bile dile getirmek ve bu talepler üzerinden bir mücadele örmek için bile işçilerin sendikaları peşlerinden sürüklemeleri gerekmektedir. Karşı karşıya olduğumuz bu gerçeği teslim etmekle birlikte sendikasız bir mücadele örmenin bugün için imkanı olmadığını da teslim etmemiz gerekmektedir. Ekonomik taleplerle ortaya çıkan ve genel grev talepleriyle birlikte siyasallaşmaya çok müsait bir zemine oturan TEKEL işçilerinin direnişi, sendikaların işçi hareketine öncülük etmekten uzak olduğunu ortaya çıkarmasının yanı sıra eyleme öncülük edecek başka bir kuvvetin de görünürde olmadığını ortaya çıkarmıştır. Sosyalist partiler ve çevreler, TEKEL eylemine başından beri en büyük desteği vermiş olmalarına ve her türlü eylemlerinde işçilerin yanında olmalarına rağmen işçilere öncülük etmeyi başaramamıştır. Gerek direniş bölgesindeki çalışmalarla gerekse sık sık kitlesel şekilde gerçekleştirilen ziyaretler ve eylemlerle TEKEL işçilerinin mücadelesini sürdürmesinde ve mücadelenin siyasal bir boyut kazanmasında etkili olabilmesine rağmen, sosyalistler, destekçi konumundan öncü konumuna gelmeyi başaramamıştır. İşçiler, bütün olumsuz deneyimlerine ve güvensizliklerine rağmen hala eylemin başarısını Türk-İş’ten ve özel olarak da Kumlu’nun hükümet ile yürüttüğü görüşmelerden beklemektedir. İşçiler arasında gerçek bir örgütsel güce sahip olması ve Diyarbakır’dan İzmir’e, Trabzon’dan Hatay’a kadar memleketin her köşesinden emekçilerin ortak bir mücadele örmesine vesile olduğu düşünüldüğünde sendikanın, işçi hareketinde hala en örgütlü kuvvet olduğu ortaya çıkmaktadır. Önümüzdeki dönemde, özellikle kamu sektörünün özelleştirmelerle yerle bir edildiği düşünüldüğünde, var olan sendikal örgütlenmenin de yerini başka örgütlenme modellerine ya da en azından başka pratiklere bırakacağı düşünülebilir. Ancak verili durumda sendikaları ite kaka mücadeleye sevk etmekten başka bir çıkar yol da gözükmemektedir.

(İstanbul’dan TEKEL işçisi MUstafa ağabey ile yaptığımız röportajdan bir kısım)

“82 Anayasasından sonra sendikalar değişti, işçiyi koruyabilecek durumda değiller”

Direnişin ilk günlerinde yapılan polis saldırılarını bekliyor muydunuz?

Olabileceğini tahmin ediyorduk ama o kadar sert olacağını tahmin etmiyorduk.

AKP hükümetinin saldırıları bununla kalmadı. Sizin için ‘yetim hakkını yiyenler’ dedi…

Evet domuzlar dedi, Haliç Tersanesi’nin açılış konuşmasında… Bunlar bizi kırdı, rencide etti.

Bir de açıktan yalan söylediler aldığınız maaşlar hakkında. 2000-3000 lira alıyormuşsunuz…

Şu anda aldığımız maaş 1200 ile 1600 arasında değişiyor.

Peki AKP’nin bu tavrı sizde nasıl bir tepki uyandırdı? Şaşırdınız mı bu tavır karşısında?

Yok, böyle bir şey bekliyordum ben. Fakat bu, beklediğimizin daha üzerinde bir karşılık oldu. Sonuçta, başbakanın Haliç Tersanesi’ndeki konuşma tarzı bir başbakana yakışmayan bir tarz. Hangi partiden olursa olsun fark etmez, bir başbakan işçilere ‘domuz’ diyemez. Bir başbakana yakışmayacak sözler bunlar.

Sendikanın uzlaşmacı tavrı sizi rahatsız etti mi?

Sendikalar için şöyle bir şey var: 82 anayasasından sonra sendikalar değişti. Devletin güdümüne girdiler. Yani işçiyi savunabilecek durumda değiller. Mesela Kumlu. Kumlu’yu da oraya getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bu yüzden her zaman istediklerini yerine getiremiyorlar.

4/C dayatmasına karşı direniş başlatma ve Ankara’ya gelme kararını sendika kendi inisiyatifiyle mi verdi?

Büyük oranda işçilerin baskısıyla oldu. Sendika bir yerde bu kararları almak zorunda kaldı. Kumlu bile bu baskılardan sonra o kararı almak zorunda kaldı.

Sendikanın bundan sonra izleyeceği yola dair bir öngörünüz var mı?

Artık bu noktadan sonra sendika işçilere bir sorun çıkarmaz. İnsanlar bir aydan fazla süredir buradalar. Öyle bir şey olduğu zaman artık, burası birilerine dar gelir. Bize de, sendika başkanlarına da. Bu nedenle dönüş olmaz. Şöyle düşünelim; bir yol var, geri döndüğün zaman aslan var geride. Geri dönüş olmaz yani.

Deneyimlerinizi de göz önüne alarak sendikalı olmak ne kazandırdı size bu mücadelede?

Sendikalı olmak her zaman iyidir. Ne kadar iyi yönetilmese de iyidir. Çünkü çalışan kesimde sendikasız çalışanlar daha boşta. En kötü sendika en iyi sendikasızlıktan iyidir.

{jcomments on}